Varoluşçuluk nedir?

Varoluşçuluk 19. Yüzyılın ikinci yarısında temelleri atılan ve 20.yüzyıl içersinde önemli ölçüde taraftar bulan bir felsefe akımıdır. Bireysel varoluş, özgürlük ve seçim yapabilme kudreti gibi temel varoluşçu esaslar çerçevesinde eser vermiş pek çok yazarın ortak çabalarının bir ürünü gibi görülebilir.

Bununla birlikte bu kategoriye dahil edilen pek çok düşünürün, Heidegger örneğinde görüldüğü üzere “varoluşçu” oldukları şeklindeki düşüncelere açıkça karşı çıktıkları da görülmüştür. Varoluşçu yazarlar düşüncelerini açıklarken sistematik bir yöntem takip etmezler. Felsefelerini aforizmalar, meseller, manzum eserler, roman veya tiyatro oyunları gibi sanat eserleri aracılığıyla ortaya koymuşlardır.

Varoluşçuluğun sistematik olamayan yapısı terimin açık bir tanımını yapmaya müsaade etmiyor. Ancak değişik yazarlarca ele alınan temaların birbirine benzer olanları seçildiğinde varoluşçuluğun ana hatları anlaşılabilir.
Bu temalara bakalım:

1.Bireysel ahlak anlayışı:

Varoluşçuluk(existentialism) terimini ortaya koyan ilk filozof Danimarkalı Kierkegaard olmuştu. Kierkegaard yazılarında, doğru ve yanlışın ayırt edilebileceği rasyonel (akılcı) ve objektif(tarafsız-nesnel) hiçbir normun olmadığını vurguluyordu. Birey için en yüksek iyi hayatını adayabileceği , uğrunda ölebileceği kendi doğrusunu arayıp bulmaktan geçiyordu.

Kierkegaard dini bütün bir Protestan olmasına rağmen Danimarka kilisesi ile savunduğu bireyci ahlak anlayışı ve otorite karşıtı tavrı ile karşı karşıya geldi.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı Semptom ve Synthom

Semptom, tutarlılığı, öznenin belli bir bilgisizliğini gerektiren bir oluşum olarak da tanımlanabilir: Özne “semptomunun keyfini”, ancak onun mantığını gözden kaçırdığı sürece çıkarabilir – semptomun yorumunun başarı ölçütü tam da semptomu ortadan kaldırmasıdır.”
Zizek

************
Lacan (ve onun çağdaş takipçisi Zizek) , öznenin ortaya çıkış sürecini  speküle ederken “kurucu eksiklik” fikrini eksen almasıyla bilinir.  Zizek “semptomu” icat eden ilk kişinin Marx olduğunu, Freud’un Marx’dan esinlenerek bu kavramı psikanalize taşıdığını ifade eder. Lakin, Freud’un Marx okumadığı, Marx’ın kuramsal fikirleriyle alakalı olmadığı da bilinmektedir. Freud eserlerinde pek çok düşünür ve sanatçıdan alıntılar yapardı ancak Marx’a değindiği görülmemiştir. Birbirinden habersiz de olsa belki iki “mucitin” aynı kavramı tarihsel bir faz farkıyla ve değişik sahalarda icat ettiklerini düşünmek mümkün.Nedir semptom kavramını önemli kılan şey?
———

Bir rahatsızlık belirtisi eskiden beri sağlıklı, normal şekilde gerçekleşmesi gereken bir fizyolojik işlevde görülen aksaklık sonucu ortaya çıkan patolojik durum olarak görülürdü. Sağlıklı işleyen süreçler bir dış etkenin (enfeksiyon, travma, kanser vb. ) araya girmesiyle eskisi gibi normal işleyemiyor ve ortaya ağrılı, sancılı, şekil bozukluğu içeren bir görüntü çıkıyordu. Tıbbi anlamıyla semptom bir “patolojik fazla” idi ve doğrudan bu fazlaya yönelik tedavi (semptomatik tedavi)  ile giderilmesi gerekiyordu.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sokratik Felsefe ve Psikoterapi

“Benlik teknolojileri” üzerine yazan önemli bir düşünür Foucault’tur. Foucault, tarihi eski Yunan’a uzanan bu teknolojileri günümüzdeki akıl sağlığı uygulamaları ile kıyaslar. Benlik teknolojileri ile kasıt insanın kendisi, hayatı üzerine düşünerek daha iyi, acıdan elemden, kederden uzak, hayatın gerçeğini idrak ederek ve onunla uzlaşarak , doğru tabirle “kendi ile barışık” bir hayat sürmesi yönünde geliştirilmeye çalışılan tekniklerdir. Etkilenmesi, hedeflenen benliktir ancak üzerinde çalışılan benliği etkilemesi maksadıyla beden de olabilir. Atinadaki sportif oyunlar yahut uzak doğu felsefesinde ortaya çıkan “Kama sutra” gibi teknikler bu kapsamdadır.
Eski Yunan felsefesinde Sokrates önemli bir dönüm noktası oldu. Sokrates ile birlikte dünyayı, kainatı inceleyen felsefe insanın üzerine eğildi ve daha iyi bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu üzerine yoğunlaştı. Böylece “erdem” fikri doğdu.

Sokrates “bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir” diyerek ne demek istedi? Burada sahip olduğu bir erdemden bahsediyordu. O erdem neydi?Sokrates’in “önyargıya, büyüklenmeye, böbürlenmeye” karşı duruş sergilediğini görüyorum. Sahiplendiği erdem ”tevazu ve esneklikti”. Zizek’in de sıklıkla ifade ettiği gibi bir olgunun baktığın perspektife göre değişen gerçeklikleri var (yamuk bakmak.)

Değişik düşünce biçimlerine açık olmak, diyaloglar ile farklı bakış açılarını ortaya çıkarmak. Bu da Sokrates’in “merak” erdemini sahiplendiğini gösteriyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yaşama “sonsuzluğun ufkundan” bakmak

Sonsuzluğun ufkunda

Yaşam bir kıvılcımdır, çaktığı andan itibaren tutuşmak, yanmak, sonsuza kadar yanmak ister. Tek bir şeyin farkındadır, o da yalnızca kıvılcımın çaktığı an tutuşup yanmaya başladığı, yandığı an itibarıyla da var olduğudur. Yaşamın her anı,  varlığın  anı bir daha yaşama, yanmaya ilelebet devam etme arzusu ile yüklüdür. Varlığın tüm   derdi tasası “var olma bilincini” yitirmemektir..

Kıvılcım olma ayrıksı olma halidir. Kainatı dolduran maddenin kendisini türlü türlü ortaya koyuş biçimlerinin  kenarında, ayrıksı bir konumda, bir an sonra varlığının bilincinde olamama tehlikesini duyumsayarak kaygıyla varolma halidir. Varoluşunun temelindeki bu zayıflıktan ötürü olsa gerek unutma erdemi bahşedilmiştir insana. Cansız doğaya özenircesine, ezel ebed varmış, varolacakmış gibi geçmişini ve geleceğini sessizce unutur.  Daha doğrusu unutmuş görünür. Zira her unutkanlık anının  ardından Lacan’cı gerçek “travmatik bir şekilde geri döner”, varoluşun temelindeki o derin  korkuyu hatırlatacak bir işaret ile karşılaşılır. Şu bizim küçük kıvılcımı “kifayetsiz bir muhterise” benzetsek yeridir. Gücünün asla yetmeyeceği bir şeyi istemesini,  imkansız bir arzuya saplanıp kalması  hor görü duygusu uyandırsa da,   naif tavrı, çocuksu saflığı  kendisini affettirmeyi becerir.

Kıvılcım sönmeye mahkum olduğunu unutmalıdır ama nasıl? Belki de hiç çakmamış olduğunu, varoluş deneyiminin bir sanrıdan öteye gitmediğini düşünüp varoluşunu anlamsızlaştırabilir. Yahut iradesinin sınırlarına işaret edecek şekilde,“elinden gelen tek şeyin, sonsuz  karanlıkta bir an olsun parlamak olduğunu” düşünerek teselli bulabilir. Devasa boyutlardaki evren karşısında  mikroskopik boyutlarda kalan varlığının önemsizliği,    travmatik gerçekliğin etkisini katlanılır hale getirir.

Spinoza, “sonsuzluğun ufkundan” bakıldığında her türlü ayrışmanın,  acının nihai bir öneme sahip olmadığını, her tür karmaşanın bir adım ötesinde kainatı kaplayan, huzur ve dinginlik ile varlığı kucaklayan ayrışmamış “tek bir tözün” varlığını idrak etmenin  hayatın acısını affettirdiğini söylemişti. Varlıklarda görülen tüm çeşitlilik Aristo’nun da ifade ettiği gibi yalnızca biçimsel bir çeşitlilikten ibarettir. Einstein’ın madde ve enerji arasındaki geçişgenliği ortaya koyan  denkleminden sonra her şeyin “Bir”den ibaret olduğunu, onun vücut bulmuş biçimsel hallerinden ibaret olduğunu anlamadık mı?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:1- Boyut problemi

Tanrının varlığı konusu tartışmaya açık bir konudur. İnsan düşüncesi varolan dünyayı yaratan bir gücün olması gerektiği fikrine meyilli. Öte yandan tanrısal gücün fiziki dünyada kendisini gösteren özel bir etkisini tecrübe edemiyoruz, her şey doğa yasaları çerçevesinde öngörülebilir bir seyir izliyor. Evrenin ufak bir köşesinde sade ve nihai olarak anlamsız bir yaşam sürmekteyken tanrının varlığına nasıl inanmaya devam edebilir insan?

Düşünmeye başlarken önce şu evrensel boyutları göz önüne alalım..

İnsan, elde edebildiğimiz son bilimsel kanıtlara göre türümüz itibarıyla (Homo Sapiens) 130.000 yıl ve ilk insansılara kadar köken takip edildiğinde kabaca beş milyon yıla giden bir geçmişe sahip. Dünyanın tarihi ise 4.5 milyar yıla uzanıyor. Tarım devrimi gerçekleşeli yalnızca 10.000 sene olduğu tahmin ediliyor. Yazılı metinlerin geçmişi  MÖ. 3500 yıllarında Sümerlerin kil tabakalarının üzerine kazıdıkları çivi yazılarına uzanıyor. Semavi dinler üç bin beş yüz senelik bir tarihe  sahip.

Öte yandan evrene bakalım. Dünyanın çapı 12.750 km,Güneşin çapı 1 milyon 380 bin km, dünyaya uzaklığı 150 milyon km ; güneş sisteminin çapı 15 trilyon km veya 1.5 ışık yılı (1 ışık yılı:10 trilyon km), amanyolu’nun merkezine uzaklığı 30 ışık yılı,Samanyolu galaksisinin çapı 100 bin ışık yılı,Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda’nın uzaklığı 2 milyon ışık yılı ve evrenin çapı (bizim görebildiğimiz en uzak gök cismi esas alınarak) 20 milyar ışık yılı….

İnsan bu boyutları göz önüne alarak düşündüğünde, evrenin boyutları ve tarihi içinde neredeyse varlığı bile fark edilmeyecek insanın tanrı tarafından yaratılarak, tüm diğer varlıklar içerisinde özel bir paye verilmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-3:Homo sapiens ve diğer insansılar

Homo Habilis

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar. Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu. Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar, premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu, kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor.  Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı. Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-2:Ayağa kalkan insansılar

Laetoli ayak izleri

Laetoli ayak izleri ve Bipedalizm

1978 de İngiliz paleoantropolog Mary Leakey Tanzanya Laetoli’de sertleşmiş volkanik küllerin arasında muhafaza olmuş A.afarensis’e ait Australofit’lerin iki ayak üzerinde yürüyebildiğinin açık kanıtını sunan eşsiz ayak izlerini keşfetti.

Bipedalizm’in insan evriminde çok önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.  İnsanın ayağa kalkmasının getirdiği evrimsel yararlar arasında ellerin serbestlenmesi ve besinlerin güvenli bir yere taşınıp, alet yapımının mümkün olması;  hayli uzun otların üstünden yırtıcı hayvanların daha kolay görülüp sakınılabilmesi; vücudun sıcak güneş ışınlarına daha az, serinletici rüzgara daha fazla maruz kalması; yere yakın dallara uzanılıp beslenme imkanı bulunabilmesi sayılabilir. Şempanzeler de sıklıkla uzanabilecekleri dallar olduğu zaman ayakları üzerinde doğrulabiliyor ancak Australofitler gibi uzun mesafeler boyunca yürüyemiyorlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın Evrimi-1:Primatlardan insansılara

Lemur

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. 230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlar gibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.

  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.
  • Continue reading
  • Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Erik Erikson-Yaşamın sekiz evresi

    Erik Erikson (1902-1994)

    Anne babası Danimarkalı olan , Erikson 1902 de Frankfurt’ta doğdu. Küçük yaşda babasını kaybeden Erikson üvey babası Yahudi pediatrist olan Theodor Hamburger’i gerçek babası zannederek büyümüştür.

    Yahudiler arasında sarışın mavi gözlü Danimarkalı fiziğiyle, Almanlar arasında ise fiziksel görünümüne uymayan Yahudi kimliğiyle yetişen Erikson’un “kimlik karmaşası” tezini ileri sürerek çığır açan bir psikoterapist olması çok manidardır.

    Erikson, orta öğretimini esnasında artistik alanlarda gösterdiği sınırlı başarı dışında kayda değer bir performans göstermeden tamamladı. 1927 yılında önemli bir şahsın çocuklarına eğitim vermek üzere yapılandırılmış gayrı resmi bir okulda, sonraları ünlü bir çocuk psikologu olarak anılacak olan Peter Blos’un ekibinde çalışmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bu çalışmalar vesilesiyle Anna Freudile karşılaşan Erikson bir süre sonra onunla terapi görmeye başladı ve 1933 deViyana Psikanaliz Enstitüsünden mezun oldu.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Kohut ve kendilik psikolojisi

    Heinz Kohut

    Heinz Kohut, asimile olmuş bir yahudi ailesinin çocuğu olarak 1913 de Viyana’da doğdu. Burada tıp fakültesini bitirdi. 1936 yılında babası lösemi hastalığına yakalanarak öldü. Bu tarihten sonra Kohut Freud’un yakın çevresinde yer alan bir analist olan August Aichhorn ile psikanalitik terapiye başladı.  Hitler rejiminin yahudiler üzerindeki baskısının artması üzerine 1940 yılında önce İngiltere’ye ardından ABD’de Chicago kentine göç etmek durumunda kaldı. Chicago psikanaliz enstitüsünde kendisine önemli bir yer edindi. İlk başlarda geleneksel psikanalize oldukça yakın bir çizgi izleyen Kohut, psikanalizin yetersiz kaldığı alanları gördükçe yeni bir psikolojik gelişim paradigması üzerinde çalışmaya başladı. Psikanalizin temelinde yer alan   “id-ego ve süperego” şeklinde üç parçaya dayalı benlik anlayışına ulaşabilmek için öncelikle benliğin kendisini yeterince değerli ve bütünlüklü hissettiği bir evreden geçmesi gereğine işaret etti. Narsistik gelişim süreci adını verdiği bir süreç sonunda ancak bütünlüklü bir kendiliğin oluşabildiğini ileri sürdü.  Bu süreç boyunca bebek, her şeye kadir olduğunu düşündüğü tüm güçlü narsistik bir evreden adım adım sınırlarını bildiği, kendisini yeterince değerli hissettiği bütünlüklü bir kendiliğe ulaşıyordu. Bu aşamada karşılaştığı engeller değersizlik duyguları ile dolu ve kendi içinde bölünmüş bir kendilik oluşumu ile sonuçlanıyordu. Bölünmüş kendiliğin bir bölümü kendisini değersiz ve zayıf hissederken bir başka bölümü kadir-i mutlak (narsistik)  bir hissiyat içerisinde bulunuyordu. Böylece psikanalizin nevrozları ,  cinsel dürtüler ile ebeveynin koyduğu yasaklar arasında kalan çocuğun yaşadığı  suçluluk duygularına ve cinselliğin baskılanmasına bağlayan klasik psikanalitik teoriden farklı olarak cinsellik ufkunun dışına doğru yönelerek  benlikte hissedilen değersizlik duygularının menşeini araştıran yeni bir psikoloji kuramı ile karşılaşıyorduk. Şimdi Kohut’un kuramına biraz daha yakından bakalım.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Gestalt terapisi

    Fritz Perls

    Geştalt sözcüğü Almanca’da şekil-biçim anlamlarına gelir. Bu sözcük aynı adı taşıyan terapi anlayışında “bütün” ve “bağlam” anlamlarında kullanılmaktadır. Geştalt sözcüğü; çeşitli parçaların kompozisyonundan oluşan bir sistemin “bütünlüğüne-bir bütün olarak algılanmasına” atıfta bulunur. Bir sistemin, tek tek parçaları ile ifade edilemeyeceği, anlam ve işlevselliğin bütünlük içerisinde anlaşılması gerektiği ileri sürülür.

    Gestalt psikolojsinin kurucusu olarak Max Wertheimer ismi geçerse de çağdaş felsefe ve psikolojide Gestalt kavramını dünyaya tanıtan “Über Gestaltqualitäten” (1890) isimli kitabı ile Avusturyalı filozof Christian von Ehrenfels (1859-1932) olmuştur. Goethe, Kant ve Ernsch’den etkilenen Geştalt psikolojisinin başlıca gözlemi insanın görsel algısının; bir görüntünün onu oluşturan tek tek parçalarına (nokta,çizgi ve şekillere) değil , görüntünün anlamlı bütünlüğüne yöneldiği olmuştur.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Sorularla psikanaliz

    Freud'un psikanalizi uyguladığı divan

    Psikanaliz nedir?

    Psikanaliz Freud’un özgün buluşudur. Serbest çağrışım metodunun uygulanmasını kabul ederek hasta aklına gelen her şeyi söyleyeceğini psikanaliste taahhüt eder. Bir sedire uzanan hasta görüşme esnasında kendisine sansür uygulamadan bütün aklından geçenleri aktarır. Psikanalist gerekli yerlerde araya girip yönlendirerek konunun mecrasından iyice sapmamasına yardımcı olur. Psikanalist hastanın ortaya koyduğu materyale ilişkin değerlendirmelerini “yorum” adı altında açıklar. Bu esnada klasik psikanaliz uygulamasında, psikanalist hastanın kendisini göremeyeceği şekilde divanın arkasına doğru konumlanmış bir koltukta oturur. Bu alışkanlık çokça eleştirilmiş ve yüz yüze yeterince insani etkileşime imkan vermediği belirtilmiştir. Freud’un bu yaklaşımı benimsemesinin muhtemel nedeni hastanın serbestçe çağrışım yaparken hiç bir şekilde etkilenmemesi düşüncesi ve saatler süren seanslar sırasında (Freud , günde yedi-sekiz hasta bakıyordu) psikanalistin hasta ile yüzyüze gelerek yorulma tehlikesidir.

    Psikanalizde amaç nedir, iyileşme nasıl sağlanır?

    Amaç hastanın rahatsızlığına neden olan bilinçdışına bastırılmış anı , cinsel veya saldırgan arzular ve düşlemleri ortaya çıkartarak belirti oluşumuna son vermektir. Zira belirtiler hastanın kabul edemediği,toplumun ona ve onun kendisine yakıştıramadığı bu yüzdende bastırdığı düşünce içeriği yüzünden ödediği kefarettir (bedeldir-cezadır). Psikanaliz ruhsal enerjinin tıpkı fiziksel enerji gibi kapalı bir sistem içerisinde korunduğunu varsayar.Bu esnada doyum yolu kapanan ve bastırılan ruhsal enerji vücutta sinir ağı boyunca dağılır ve organları etkileyerek hastalık belirtilerinin oluşumuna yol açabilir.

    Psikanaliz kimlere uygulanabilir?

    Psikanaliz ancak hasta ego’sunun kısmen de olsa bütünlüğünü sağlayabildiği ve terapistle ittifak kurabildiği durumlarda uygulanır. Nevroz grubu denilen hastalıklarda ve sınır kişilik bozukluğu ile narsistik kişilik bozukluklarında psikanaliz uygulanabilmektedir. Ancak psikozlarda (şizofreni) ve antisosyal kişilik bozukluğunda (psikopati) psikanaliz uygulanamaz.  Anti sosyal kişilik bozukluğunun iyi gelişmiş bir vicdanı yoktur ve terapiye uyumu iyi değildir. Şizofreni hastalarının ego’su ise psikanalizin bilinçdışını ortaya çıkaran stratejilerine ve ortaya çıkan yoğun anksiyeteye karşı ayakta kalabilecek kuvvete sahip değildir.Psikanaliz genellikle şizofreni hastalarının hastalığını alevlendirir.Bununla birlikte özellikle şizofreni hastalarını seçerek sabırla yıllarca psikanaliz uygulamış terapistler vardır.Ancak açık sözlü olmak gerekirse sonuçlar hiç de cesaretlendirici görünmemektedir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Tarihteki Akıl; Weber ve Foucault

    M.Foucault

    Batılı Marksistler, aklın sınıfa dayalı tarihle şekillendiğini ileri sürdüler. Dünyada ortaya çıkan herhangi bir ideoloji veya bir teorisyenin pozisyonu, sınıf tarafından belirlenir. Son dönemlerindeki Sartre’a göre, düşünürün durumunu bir örnek olarak verirsek, onun dünyadaki varlığı, son tahlilde, düşünceye nihai ufkunu veren üretim tarzıyla oluşan sınıfsal bir durumdur.

    Tarihteki akıl tezi, aklın gerçekliğin yargıcı gibi görünüşünün altını oyar; bu tez, aklı varlığa dönüştürmeye yönelik idealist eğilimlere karşı düşünürü koruyan, düşünmenin olanağının bir tür Kantçı koşulu olarak hizmet etti. Ancak, bu korumanın birçok durumda yetersiz kaldığı ispatlanmıştır.

    Çünkü belki de en iyi Lukacs’la örneklendirilebilecek olan Hegel-Marx geleneğindeki eğilim, çoğu zaman gizlice akıl demenin başka bir yolu olan özdeş özne-nesneyi öne sürerek, tarihteki akıl tezinin uyarılarını diyalektiğin dönüşlerine tabi kılmaktır. Tarihsel diyalektik, sınıf mücadelesi boyunca hareket eder; mevcut olanın olumsuzlamasını temsil eden sınıf, tarihin ayrıcalıklı failidir; yani bütünlüğü kavramak için kuramcının benimseyebileceği bu sınıf perspektifi doğru bir perspektiftir. Kurarncı Hakikati formüle etme pozisyonuna o zaman sahip olur. Hegel-Marx tezinin mümkün kıldığı akıl yürütme ve Batı Marksizminin kurucu eseri olan Tarih ve Sınıf Bilinci’ndeki Lukacs’ın aldığı pozisyon budur.

    Frankfurt Okulu‘nu aynı diyalektik sığlık üzerine temellenmekten, en azından geçici olarak kurtaran şey, diyalektiğin proleter devrim hattından sapmış olduğunu algılamalarıdır. Rusya’ da Stalinizm, Batı’ da Refah Devleti ve özellikle Almanya’ da Hitlerizm’ den sonra, Horkheimer, Adorno ve daha az ölçüde Marcuse, işçi sınıfının kapitalizmin olumsuzlaması olmadığına ve tarihe ayrıcalıklı bir perspektif sunmadığına ikna oldular. Bu sebepten, akıl olanaklılık koşullarından yoksundur. Bu duruma cevap olarak, Frankfurt Okulu’nun üyeleri farklı bir pozisyon aldı.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Anti Humanizm nedir?

    Anti Hümanizm

    Antihumanizm terimi filozofik antropoloji projesine muhalif bir kısım düşünür tarafından ortaya konmuş bir terimdir. “İnsan doğası” veya “insan”,”insanlık” gibi soyut kavramların tarihsel olarak göreceli oluşları ve esasen metafizik tabiatlı öğelere karşılık geldikleri iddiası ile reddi anti humanizm nosyonuna içseldir. Nietzsche on dokuzuncu yüzyılda Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş ise Antihumanizm de yirminci yüzyılda insanın ölümünü ilan etmiştir.

    Hümanizma ile hümanizma karşıtlığını ele alırken humanizmanın bazı niteliksel özelliklerini sayarak humanizma karşıtlığının karşı savlarını ortaya koyabiliriz. Humanizma Descartesçi “özne” –Cogito- tasarımı ile işe başlar. “Düşünüyorum, demek ki varım”.. Niyetlerim, amaçlarım, hedeflerim var. Dolayısı ile eylemlerimin biricik kaynağı ve özgür aracısı yalnızca benim. Humanizma ayrıca yöntembilgisel (metodolojik) bireycilikle (toplumların yalnızca bireylerden oluştuğu görüşüyle) birlikte düşünülür. Humanizma kimileyin de ancak sosyalist bir toplumda ilişkilerin şeffaf olacağı düşüncesi eşlik eder. İnsancılık karşıtları ise koşulsuz bir özgürleşimin bir düşlemden öte bir şey olmadığını ileri sürerler-üstelik düşlemler yeri geldiğinde oldukça tehlikeli de olabilirler.

    Geç 18. yy ve erken 19. yy da “Humanizma” Aydınlanma filozofisinin köşe taşıydı. İnsanlık , “olumlu ve evrensel bir ahlaki değer” ile yüklenmiş , tüm insanların eşit ve özgür olduklarına inanılmıştı. Rousseau ve Kant gibi liberal humanistlerce evrensel akıl insanlığın her çeşit baskıcı rejimden (monarşi) kurtuluşuna kılavuzluk edecekti. Bu anlayışa en büyük muhalefet Marx’tan geldi. Genç Marx, “liberal bireysel hakların” insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinin ve eşitsizliğin giderilmesine yetmediğini,  insanların arasındaki eşitliğin ancak komünist rejimde “özel mülkiyetin” kaldırılması ile gerçekleşeceğini ileri sürdü. Olgun Marx için de “insanlık” gerçeklikte karşılığı bulunmayan bir soyutlama idi. Zira adalet ve eşitlik gibi liberal haklar sadece daha fazla eşitsizlik üretmeye yaramaktaydı.

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Jean François Lyotard: Hayatı ve felsefesi

    Jean François Lyotard(1924-1998)

    Jean-François Lyotard 1924′de Versailles’de doğdu. 1956 yılında üniversitenin felsefe bölümünü bitirerek lisede felsefe öğretmeni olarak bir süre çalıştı. 1954 ile 1964 yılları arası Lyotard’ın marksist bir yönelim ile “Sosyalizm ya da Barbarlık” adlı marksist bir dergiye yazı yazdığı dönemdir. Önceleri radikal bir Marksist olan Lyotard “Economie Libidinale” (Libidinal Ekonomi) kitabıyla birlikte(1974) Nietzscheci bir konumdan Marksizm ve Modernizm öğretilerini eleştirmeye başladı.

    1968 Mayıs’ı esnasında Lyotard, Sorbonne-Nantere üniversitesinde dersler vermekteydi. Emekliliğine kadar(1987) Paris ve Saint-Denis üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Lyotard, ABD’nin çeşitli üniversitelerinde Fransız felsefesi ile eleştirel kuram üzerine dersler verdi. 21 Nisan 1998’de Paris’te lösemiden öldü.

    1979 yılında yayınlanan “Postmodern Durum” adlı kitabı dünya çapında ilgi görmüş ve kısa sürede referans gösterilen bir metne dönüşmüştür.

    1983 yılında yayınlanan “Le Differende”de Lyotard Wittgensteinci dil felsefesine yakın durduğu görülür.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Jean Paul Sartre- Felsefesinin ana hatları

    Jean Paul Sartre

    a.Eylem Felsefesi

    Sartre , Heidegger’in “Dasein”inden ve “insanı meşgul eden, varlığın anlamını unutturan küçük ve önemsiz şeylerin” hücumundan etkilenmiş olmalı. Dasein dünya içinde olan insandı. Onun içinde olan , onunla birlikte iç içe geçmiş olan insan. Varoluşçu felsefenin diğer felsefe akımlarından farklı olarak gerçekleri açıklamak, varlığın üzerini örten sır perdesini kaldırmaya çalışmak yerine bireye, bireyin hayatın içindeki eylemine yöneldiğini biliyoruz.

    Sartre’nin felsefesi bir “eylem felsefesi”dir. Düşünmek yerine “eylemek” ve “seçmek” yoluyla bilincimiz oluşur. “Trans haline geçildiğinde kavuşulan” düşünceler değildir yol gösteren. Caddede ya da otobüste , mahallede, bir şeylerin tam ortasında beliren kavrayışlardır.
    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Jean Paul Sartre-Hayatı

    Jean Paul Sartre (1905-1980)

    1905’de Paris’te zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir donanma subayıydı ancak Sartre daha bir yaşındayken ateşli bir hastalıktan ölmüştür. Annesi Anne-Marie Sartre’yi de alarak bir Fransız soylusu olan babası Karl Schweitzer’in evine döndü. Sartre , babasının erken ölümü ile Freud’yen odipus kompleksinin yaşanmadığı bir çocukluk dönemi geçirdiğini iddia etmektedir. Bir otorite figürü olmadan geçirdiği çocukluk döneminde “katı superego-saldırganlık ve evlat itaati” gibi komplekslerden uzak kalmıştır kendi fikrince. Erişkin yaşamında ise ergenliğinden beri otorite karşısında konumlanmışlığını , başına buyruk geçirdiği çocukluk dönemi sonrasında burjuva yaşantısının (konformist) değerlerine itaat etme isteksizliği ile açıklar.

    Sartre, büyükbabasının otoriter bir adam olduğunu belirtmiş ancak kendisi için bir süperego figürü olduğunu reddetmiştir. Çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sonucu sağ gözünde görme kaybına uğradı. Bu hastalık aynı zamanda kötü görünümlü bir şaşılığa da yol açmıştır. Annesi yeniden evlendiğinde Sartre üvey babasının yanına La Rochella’ya taşındı. Okul yaşamında başarılıydı ve bu kısa boylu, zengin giyimli,çelimsiz ve kurbağa suratlı öğrenci üstün zekasıyla diğerleri içinde hemen fark ediliyordu. İlk yazdıkları kahramanlık ve şövalyelik hikayeleri giderek romanlardır.Lise sonrası eğitimini Ecole Normale Sup’erior’da sürdürür. Seine nehrinin sol tarafındaki kafelerde oturan üniversiteliler arasında hemen göze çarpan birisidir Sartre. Sivilceli yüzü ve kalın gözlükleri ile itici görünen bu genç adam konuşmaya başladığı zaman çevresindekileri hemen etrafında toplayıverir.Oluşturdukları grubun popüler konusu felsefedir kuşkusuz.Bir gün aynı üniversiteden 21 yaşında uzun boylu ve ciddi , felsefe konusunda oldukça bilgili , meraklı genç bir kız katılır aralarına.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Edmund Husserl (1859-1938)

    Edmund Husserl (1859-1938)

    Edmund Husserl, “fenomenoloji” felsefesinin kurucusudur. 1916-1928 yılları arası Alman Freiberg üniversitesi felsefe kürsüsünün başında bulunmuştur. Döneminin ürün veren ünlü felsefecilerinden farklı olarak (Marx, Engels,  Feuerbach) akademik yönü de bulunan bir filozoftur. 19. yüzyıl ortalarından itibaren doğa bilimleri karşısında felsefe biliminin alanı sınırlanmaya başlamıştı. Ampirizm ve pozitivizm akımları üniversite çevrelerinde yaygın kabul görüyordu. Husserl, çalışmaları ile felsefenin doğa bilimlerinden farklı , nesnelerden oluşan bir “varlık alanı” olduğunu ortaya koymaya ve bu suretle felsefeyi bağımsız bir disiplin olarak ayakta tutmaya çalıştı. Nesneleri doğa bilimlerinden farklı olarak,duyu verilerinden bağımsız salt bilince ait olgular olarak ele aldığı ve nesnelerin “ ”özlerine” ait bilgiyi ele geçirmeye çalıştığı felsefesine “fenomenoloji”, bu özlere de fenomen denmektedir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Martin Heidegger: Yaşamı ve felsefesi

    Martin Heidegger (1889-1976)

    Varoluşçu görüngübilimi geliştiren yirminci yüzyılın en etkili akademisyenlerinden birisi, bir Alman filozofudur. Baden , Messkirch’de doğdu. Babası Katolik mezhebi mensubu bir zangoç ve fıçı ustası idi. 1909 yılında Freiburg Üniversitesinde görüngübilim (fenomenoloji) çalışmalarıyla tanınan Alman profesör Edmund Husserl’in yanında teoloji ve filozofi eğitimi aldı. 1915 ten itibaren burada felsefe dersleri vermeye başladı.1923-1928 arasında Marburg Üniversitesinde çalışmalarına devam etti. 1927 yılında zamanında çığır açan eseri “Varlık ve zaman”ı (Sein und Zeit)yayınladı. 1928 yılında Freiburg üniversitesine dönerek eski hocası Husserl’in emekliliği ile boşalan pozisyonu aldı.

    Heidegger’in doğduğu yer Messkirch dört bin nüfuslu Katolik Alemanlardan oluşan bir kasabadır.Ancak halk kendisini Protestan Suebya’lılara daha yakın hisseder.Her iki mezhebe ait kilise de bulunur Messkirch’de..

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Varoluşçu Psikoterapi: 3 Savunma mekanizmaları

    Klasik psikanalizin ayrıntılarıyla ortaya koyduğu “ego’nun savunma mekanizmaları” ile bertaraf edilmeye çalışılan temel anksiyete etkenleri bastırma, yer değiştirme, tersine dönüştürme , yüceltme gibi işlemler sonrası asıl görünümlerinden farklı endişe kümeleri ve semptomlar halinde ifade bulur. Böylece az çok değişime uğramış korkular bilinç seviyesine ulaştığında varoluşçu psikoterapinin ortaya koyduğu bazı “özgün savunma mekanizmaları” devreye girerek korkuları gidermeye çalışır.

    a.Ölüm anksiyetesi :

    Klasik psikanalizin ego’nun savunma mekanizmalarının işleminden sonra kendisini ikincil korkular şeklinde gösterir.Sevilmeme ve unutulma korkusu,sevdiklerini kaybetme korkusu,sıradan birisi olma ve başarısızlık korkusu,bir işe ya da ilişkiye bağlanma korkusu(hayatın olanaklarını tüketme ve durağan,hareketsiz kalma=ölüme yaklaşma) ölüm anksiyetesine ikincil korkular arasında sayılabilir.
    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Varoluşçu psikoterapi: 2 Ruhsal dinamikler

    Varoluşçu terapi: ruhsal dinamikler

    Ruhsal çatışma kavramı ve bu çatışmanın algılanmasında psikoterapi ekolleri arasındaki temelde bazı paradigmal farklar bulunmaktadır. Bu paradigmaları karşılaştırarak varoluşçu psikoterapinin bakış açısını ortaya koyabiliriz.

    Freud’un psikolojiye belki de en büyük katkısı “ruhsal çatışma” kavramını ortaya koymuş olmasıdır. Adaptif düzeydeki duygu ve davranışlar ile psikopatoloji düzeyindeki belirtiler bu intrapsişik çatışmanın ürünü olarak anlaşılmaktadır. Freud çatışmanın, bebeğin doğuştan getirdiği cinsel ve saldırgan dürtüler ile bunların doyumunu engelleyen dış dünyanın baskılayıcı güçleri arasında başladığını, dış dünya yemsilleri içselleştirildikten sonra ise çatışmanın dış dünyanın (ve özellikle ebeveynin) temsilcisi olan süperego ile çocuğun cinsel ve saldırgan dürtüleri arasında geçtiğini savlamıştı.  Üstelik bu çatışma büyük ölçüde farkına varılmadan yani bilinçdışı olarak gerçekleşiyordu.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Varoluşçu psikoterapi:1 Tanım ve tarihçe

    varoluşçuluk ve terapi

    Varoluşçu psikoterapi İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da temelleri atılan daha sonra Amerika’da yayılan bir “tedavi yöntemi ve tutumudur.”

    Psikoterapi ,fiziksel tıp bilimlerindeki terapi yöntemlerinden farklı olarak insanlık tarihinde çok geç dönemlerde, ancak son bir yüz yıl içinde filizlenme ve gelişme olanağı bulabilmişti.

    İnsanın ruhsal acılarını dindirme görevi yıllar boyunca kabile büyücülerine, din görevlilerine (günah çıkarma ve bağışlanma), telkine, felsefeye ve bazen edebiyat, tiyatro, opera sanatlarında verilen eserlerin (eski Yunan trajedyaları ve Shakespeare’nin eserleri vb) estetik dokunuşuna bırakılmış olduğu bilinmektedir. Bu zamanlar boyunca ruhsal acının günahkarlık, kıskançlık, kaderine razı olamama, geleneklere ve dinsel öğretilere karşı gelme gibi sebeplerden kaynaklandığı düşünülmekteydi.

    Çağdaş , bilimsel yönelimli psikoterapinin kurucusu ise Sigmund Freud olmuştur. Freud ve Breuer tarafından kaleme alınan 1896 tarihli “Histeri Üzerine Çalışmalar” eseri ve 1900 yılında Freud’un kendisi üzerine yaptığı psikoanalizi bitirdikten hemen sonra yazdığı “Düşlerin Yorumu” isimli eser ile psikanalizin, yani ilk bilimsel yönelimli psikoterapi yönteminin temelleri atılmıştı. Freud, tanıttığı yeni psikoterapi yönteminde, devrimci bir bakış açısı ile gözlerini bireyin psişesinin derinliklerine yönelmiş ve “bilinçdışı iç çatışma” (unconscious intrapsychic conflict) kavramını ortaya koymuştu. Nevrotik birey kendisine acı veren şeyin ne olduğunu çatışma bilinçdışında olduğu için bilemiyordu.Psikanalize göre çatışmanın tarafları bilinçdışı cinsel dürtüler ve bu dürtülerin doyumunu ahlaki kurallarla engelleyen aile ve toplumsal, kültürel yapı idi. Aile ve kültüre ait değerler çocuk büyüdükçe içselleştiriyor ve çatışmanın dürtüye karşı koyan tarafı tarafı vicdan (süperego) haline geliyordu. Psikanaliz, serbest çağrışım yöntemiyle bilinçdışı çatışmanın izlerini sürerken “ruhsal enerjinin (libidonun) ekonomik kuramı” ve “ruhsal aygıt” tasarımı ortaya çıktı. Böylece psikanaliz hem normal kişiliğe hem de psikopatolojiye ilişkin zamanına göre oldukça yetkin bir kuram ortaya koymuş oldu.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Sosyal medyada “felsefesever” güruh ne yapmak istiyor?

    Felsefe forumlarına gönderilen mesajlara, sosyal paylaşım sitelerindeki felsefe etiketli iletilere baktığımda insanların felsefece düşünmekten ne anladığına dair şöylesi bir görüş sahibi olmaya başladım.

    Öncelikle bu insanların çoğu; felsefe ile edebiyatı , eleştirel ve özgür düşünebilme ile özlü-güzel sözler okuyup paylaşmayı  birbirine karıştırıyorlar sanıyorum…  Aforizmalardan hoşlanıyorlar. Tumturaklı, kallavi  kelamın kulakta bıraktığı “bakın, önemli şeyler söyleniyor”  hissine fazla bel bağlıyorlar.  Okudukları metinlerde “bütünsel anlama” ,”fikirler arası göndermelere” ,”konuya dair tez -antitezlerin yarıştırılmasına ” değil,  metnin içinden cımbızla çekilen sözce dizilerinin kenardan köşeden  dahi olsa kendi hislerine tercüman olma kabiliyetine tav oluyorlar..

    Hayatı aforizmlarla idrak edebileceklerine , henüz kendileri gibi dünyayı idrak edemeyenlere Niçeden bir aforizma patlatıp çalım satabileceklerine inanıyorlar ne yazık ki..

    Marx’ın fikirlerinden ne anladığı belli değilken söz konusu düşünürün kadın hakları konusundaki bir kelamından alıntı yapan var mesela..  ”Ünlü düşünür!” Marx’ın  felsefi imajından faydalanıp kadın hakları mevzusunda kendi durduğu yerin haklılığına işaret etmek istiyor belli ki..
    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Jean Baudrillard-2

    Jean Baudrillard

    Postmodernizmin bir diğer önemli temsilcisi ise kendisini “kuramsal düzeyde bir teorist ve nihilist” olarak tanımlayan Baudrillard’dır. Herhangi bir yöntem kullanmadığını, yöntemsizliğin bir yöntem olduğunu, dilbilimin en iyi yönteme sahip olduğunu kabul eden Baudrillard (1988) ,tıpkı Fransız postmodernist meslektaşı Lyotard gibi eski Marksistlerdendir. Ancak Marxizmi aşama aşama alağaşı etmiş “dönek Marksistler” kervanına katılarak postmodernist görüşlere yönelmiştir.

    Baudrillard’ın postmodernizme ilşkin en önemli yapıtları “sessiz yığınların gölgesinde ya da toplumsalın sonu” (1978) “Simülasyonlar (1981)” ve “Kötülüğün Şeffaflığı” (1990)’dır. Baudrillard’ın postmodernizme ilişkin vurgu ve argümanlarına geçmeden önce onun daha önceki çalışmalarında neyi ortaya koymak istediğine ilişkin birkaç saptama yapmaya çalışalım.

    Baudrillard ilk çalışmalarından biri olan nesneler dizgesi (1968)’nde ,Neo-Marxist bir perspektiften, sosyo ekonomik düzenin başlıca unsuru olan tüketim olanağını araştırır.Sarup’un da dediği gibi bir sınıflandırma dizgesi oluşturan tüketim nesnelerinin davranışın şekillenmesi üzerine etkilerinin olduğunu ileri sürer.

    Bunlarda ilginizi çekebilir: