Category Archives: Günlük Yazılar

İnsan ve Dünyası-Dünyanın oluşumundan insan zihnine uzanan büyük yolculuk

Yeni çıkan bu kitabımda okuyacaklarınız

Dünya gezegeni nasıl oluştu? Canlı yaşamın temeli nasıl atıldı?

İnsan bu günkü haline hangi evrimsel süreçlerden geçerek geldi?

İnsan özünde nedir? İnsan doğasına ilişkin nasıl bir bilgiye sahibiz?

Dünya üzerinde hemen hemen bütün kültürlerde rastlanan “aşkınlık” ve “tanrı düşüncesinin” kaynağı nedir?

Varoluş gerçeğimiz nedir? Hayatımızın bir anlamı var mı?

İnsan psikolojisi varoluş gerçeği ile nasıl başa çıkıyor?

Beyin nasıl çalışıyor?

Zihin dünyadaki gerçekliği öznel bir gerçekliğe nasıl dönüştürüyor?

Anlam denilen fenomen nedir ve zihin dünyayı nasıl anlamlandırıyor?

Gerçekten sandığımız gibi özgür irademizle karar veren, seçimler yapan varlıklar mıyız?

Zekâ nedir? Yapay zekâ insan zekâsından neleri ödünç alıyor?

Tüm bu konuların bölüm bölüm incelendiği bu kitapta, kendinizi koca bir bilgi evreninin içinde bulacaksınız.

Yaşamın başlangıcından yapay zekâya kadar uzanan bu yolculukta duyarlılığınız keskinleşecek,  yeni öğrendiklerinizle hayata ve insana farklı bir bakış açısı ile bakma olanağına kavuşacaksınız.

https://www.perseusyayinevi.com/kitap/insan-ve-dunyasi/

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aforizmalarım 1

1-Sıradan bilinç, dünyada neden bulunduğunu, amacının ne olduğunu düşünmez. Ya da en basit haliyle gündelik dinsel pratikte kendisine yapmasının uygun olduğu bildirilenlerle yetinecek kadar ilgilenir. Sıradan bilincin üzerine çıkmak, aktif olarak bu sorunların üzerinde düşünmek ve bir takım varsayımlarda bulunmayı gerektirir. Eğer bu safhada kendinizi hissediyorsanız, bir şeyler okumak, bir şeyler dinlemek ve bir şeyler söylemek ihtiyacı içindesiniz demektir. BU BAŞLANGIÇTIR!

2- İyiyi ve kötüyü ayırt etmek; “iyinin içindeki kötüyü” ve kötünün içindeki iyiyi” ayırt etmeyi zorunlu olarak gerektirir. Bu ayrımı yapmayı beceremeyen bir zihnin yapacağı “iyi ve kötü ayrımının” hiç bir nesnel değeri yoktur. Yalnızca insanları ve kendisini oyalamaya, insanları ve kendisini kutuplaştırmaya hizmet eden bir etkinlik olmaktan ileri gidemez.

3- Melek ve Şeytan bir arada oldukları müddetçe varlıklarından söz ettirebilirler. Birisi yoksa diğeri de olamaz. Şeytanı lanetlemek bir anlamda melekleri yok saymaktır. Yaşamak için her ikisine de ihtiyacımız var!

4. Zulmeden ilk eylemiyle “cezalanmaya” başlamış olur. (Suç işlemenin kendisi cezaya içseldir) Daha sonra gelecek ceza ertelenmiş cezadır, hiç gelmeyebilir de…Ama ilk cezadan kurtuluş yoktur. O, zulmüyle başka birisi olmuştur artık ve bütün adalet arayışlarının hedefinde yer almayı hak etmiş, geri dönemeyeceği bir ölçüsüzlüğün içerisinde çoktan can çekişmeye başlamıştır. Gülüşlerinin bir inlemeye dönüşmesi an meselesidir..

5. Iyi kötüden kaçmaz kötünün içindeki iyiliğin galebe çalacağını umar kötü iyiden kaçar zira iyinin içindeki antidotun kendisini zehirleyeceğine inanır.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlişki kurmanın kaba ve zarif yolları ile günümüz Türk insanı

İlişki zor zanaat

Osmanlının başlıca geçim kaynağı yağma ve haraç/vergi idi. Soyadı ve veraset sistemi de yoktu.
Devletten bağımsız ticaret burjuvazisinin ve kapitalizme giden yolu açacak sermaye birikiminin gelişip, gerçekleşmemesi ve İslam’ın batı tarzı sanatlara kapılarını kapatması kültürel yapıyı da etkiledi.

Örneğin insanların elinden kılıcı bırakıp kalemi alması, sopayı bırakıp flüt çalması, topuzu bırakıp resim fırçasını eline alması mümkün olmadı.

İnsanlar birbirleri ile ya ilişki kurar ya dövüşür.

Çocuklar ebeveyn ile ilişki kurmaz ise onların dikkatini çekmek için huysuzlanmaya, saldırganlaşmaya, kötü laflar etmeye kalkar.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kırmızı valiz

Annesi yine hırçınlaşmış, ağlamaya başlamıştı. Konu neydi tam anlaşılamıyordu, muhtemelen babası ile tartışmıştı. Henüz on bir yaşında olan çocuğun tartışmaların mahiyetini bilmesine, kimin haklı olduğuna karar vermesine imkan yoktu. Ama birazdan olacakları gayet iyi biliyordu, defalarca daha önce yaşanmıştı.

Anne hayatının bu işe yaramaz aile uğruna harcandığını defaatle belirttiğinden çocuğun sorunun bir parçası olduğu belliydi. Hatta çocuğun “varlığı”nın sorun olduğu belliydi. Anne çocuğun “varlığı sorunu” üzerinde düşünüp taşınıyor ancak bir türlü karar veremiyor olmalıydı. Çocuk varsa mı iyiydi, yoksa mı? Çocuk büyüyüp sonunda anneyi kötü kaderinin ellerinden kurtaracak “iyi çocuk” muydu, yoksa hayatı dayanılmaz hale getiren kötü kaderinin kendisine oynadığı oyunun bir parçası olan “kötü çocuk mu?”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Ömrümüzden bir sene- 2010-Mike Leigh

Orijinal Adı: Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Lesley Manville, Ruth Sheen, Peter Wigth.

İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden Mike Leigh’in bu yıl vizyona giren en iyi filmlerden birisi olmaya aday ‘Another Year/Ömrümüzden Bir Sene’sini izlemek için bir yıl beklemiş olmamız en basit tanımıyla talihsizlik.

2010 yılının Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan film şanslı olanlar tarafından bu yılki İstanbul Film Festivali’nde seyredilebildi.

Mevsimler gelir geçer…

Mike Leigh, dört mevsimin izinden giderek anlatığı hikayenin bahar bölümünde Tom ve Gerri çiftinin hayatını gözler önüne seriyor. Gerri’nin iş arkadaşı olan Marry’le de bu bölümde tanışıyoruz. Orta yaşı çoktan geçmiş olmasına rağmen ‘dikiş tutturamamış’ yalnız ve mütemadiyen sarhoş olan Marry, Tomm ve Gerri’nin ‘iyiliği’nden fazlasıyla nasibini alıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Deli miyim,neyim…

Neşe, keyif, mizah, yumuşaklık gibi öğeleri erdemden sayar mısınız bilmem. Ben artık saymaya başladım. Eskiden, cesaret, dikbaşlılık, tavizsizlik, gözükaralık, savaşçılık vb saldırgan kişilik eğilimlerini erdemden sayardım. Zaman geçtikçe “doğrular adına savaşmak” denilen şeyin optik yanılsamadan ibaret olduğunu, büyük hekim Hipokratın “önce zarar verme” şeklindeki ilkesinin yaşam sanatında da gözetilmesi gereken bir ilke olduğunu düşünmeye başladım.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dayanış(ama)mak..

Dayanışma

Franz Kafka, “düz bir hat üzerinde yaşıyoruz” der ve ardından ekler “buna rağmen her insan aslında bir labirenttir”…

Çok açık görünen gerçekler, insan denilen labirentin içinde yolunu kaybedebiliyor. Öyle yollara sapıyoruz ki bazen kim olduğumuz, ne için burada bulunduğumuzu, diğer insanlar ile nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu kolayca unutuyoruz. Düşününce, böylesi bir  unutkanlığın sonucunun, anlamsızlık,  hiçlik duygusu, ölüm  korkusu, sinmişlik, dışlanmışlık, hatta ölüm dürtüsü ve sapkınlık olması gayet doğal geliyor… Bu duygular ile baş etmek için yöneldiğimiz  “güç arzusu, güç ihtiyacı” ise duygu dünyamızı iyiden karıştırıp, içinden çıkılmaz hale getiriyor..

Çare ne? Aklıma gelen tek  yol, insanlığımızı, toplumsallığımızı, toplumsal bir varlık olduğumuzu yeniden hatırlayabilmek. Toplumsallıktan kastettiğim şey basitçe, sosyal ve eğlenceli insanlar haline gelmek değil kuşkusuz… Toplumsallaşma, insan gibi yaşama kaygısı taşıma, diğer insanlar ile birlikte eşit, daha doğrusu birbirini eşdeğeri olarak gören bireyler olarak ilişki kurmayı, dayanışmayı yürekten kabullenmektir. Bireysel ihtirasların kıskacından uzaklaşmak, kapitalist ideolojinin insanları toplumsallıktan uzaklaştıran, atomize eden efsunundan uzak bir mesafede konumlanabilmektir.  Bu kısa yazı insanın toplumsal yönü ile bireyselliği arasındaki gerilime politik düzlem üzerinden bakma amacını taşıyor..

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

G.Lukacs ve İnsanın “Şey”leşmesi-Dr Can Güngen

şeyleşmek

Şeyleşme deyince aklınıza ilk ne geliyor, tahmin ediyorum.Ama gelmesin, gelmesin…

İşin gerçeği hepimiz “şey” olduk ama sandığınız manada değil. Lukacs’çı manada “şey” olduk yani “şeyleştirildik”…

“Tarih ve Sınıf Bilinci” isimli ünlü eserinde  Macar, Marksist düşünür Georg Lukacs ne diyordu?: Kapitalizmin önüne çıkan her şeyi metalaştırma arzusunun kaçınılmaz sonucu insanın pazar ekonomisi içinde bir “şey” olması yani “şeyleşmesidir”. Lukacs, “şeyleşme” sözcüğüne özel bir vurgu yaparak kullanır. Şeyleşme hem nesnel hem de öznel yönlere sahiptir. İnsan emeğinin pazara düşmesi, meta üretim döngüsünde “kiralık emek” olarak pazara sunulması emeğin nesnel anlamda şeyleşmesi iken, emeğin yarattığı üründen kopması, yani  insanın emeğinin ürününe yabancılaşması ise  şeyleşmenin öznel boyutunu oluşturur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kendini seyretmek

Bir iç göz bizi izliyor kesintisiz.

Kimse bakmaz ise o bakıyor.Kimse ilgi,merhamet göstermezse,sevmezse o gösteriyor,seviyor…

Bu gerçekten de içsel bir göz mü,yoksa yalnızca benliğe dair bir kuruntu,bir imge mi?
Eğer bir imge ise,insan neden böylesi imgelere tutunma ihtiyacı içinde acaba..

Ne kadar yalnızız aslında. Gözleyen ve gözetlenen olarak içimizde ikiye bölünmeyi göze alacak kadar yalnızız.

Yalnızlığı sadece insanlar mı hisseder acaba? Türümüzün diğer örneklerinde böyle bir duygunun karşılığı var mıdır?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Agora-2009-Yönetmen:A.Amenebar

Agora-Amenebar

Amenebarın ilk seyrettiğim filmi “içimdeki deniz” idi.2004 tarihli bu filmi sevmiştim.İçimdeki denizden sonra seyrettiğim Agora sında da benzer bir drama-trajedi anlayışını gördüm.Gerçek bir hikayeden esinlenen iki filmde de kahramanlar kendi iradeleri dışında gelişen olayların kaderlerini ördüğünde kendi vicdan anlayışları çerçevesinde ,toplumsal-kültürel beklentilerin karşısında durmaktan çekinmeyerek ve pek tabi canları pahasına da olsa bedelini ödeyerek seçimlerini yapıyorlar.İçimdeki denizde Ramon Sampedro hayatını sonlandırmaya kararlı bir kuadriplejik idi.Boynundan altına hükmü geçmeyen Ramon hayatını sonlandırma konusunda Hıristiyan kilisesini karşısına almaktan çekinmeyecek ölçüde güçlü bir irade sahibi olduğunu göstermişti bizlere.Bu kez Hıristiyan kilisesini karşısına alan İskenderiye şehrinde kurulu MS  5.yy da muazzam kütüphane içinde hem astronomi ve matematik konularında çalışma yapan hem de gençlere ders veren ateist kadın filozof Hypatia oluyor.İskenderiye de pagan Roma imparatorluğu valisi ve askeri ile var ancak halk giderek artan ölçüde Hıristiyanlaşmaya başlamış. Pagan Roma nın tanrısı Serapisi kentin  Agorasındaki heykelinin önünde aşağılayan Hıristiyanlar İsa mesihin yaşadığı dört yüzyıl öncesine  göre çok güçlü ve saldırgan görünüyorlar. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: