Category Archives: Dr.Can Güngen

Gözü Tamamen Kapalı -1999

Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler’in Rüya Roman adı ile Türkçeye çevrilen eseri İngiliz yönetmen Stanley Kubrick tarafından 1999 yılında beyazperdeye uyarlandığında ismi “Eyes Closed Wide” “Gözleri Tamamen Kapalı” olarak değiştirildi. Romanın orijinal ismi “Traumnovelle”. Arthur Schnitzler (1862 – 1931) Viyanalı Yahudi bir hekim. Yan uğraş olarak psikiyatri ile ilgilenen Schnitzler, romanı 1907-1928 arası Avusturya-Macaristan monarşisinin en çalkantılı döneminde yazıyor. Schnizter’ın eserinin çağdaşı ve hemşerisi olan Freud tarafından okunduğunu ve aralarında geçen mektuplaşmanın konusu olduğunu biliyoruz. Freud, mektubunda kendisinin uzun yıllara yayılan psikanaliz çalışmaları sonucu edindiği bilgilere Schnitzler’ın edebiyat yoluyla ulaşmasına şaşırmış görünür. Yine de ikilinin yüzyüze gelerek tanışması uzun sürer. Freud, kendisine bir ruh ikizi olarak gördüğü yazara ve eserine duyduğu hayranlığı 1916 yılında, 60. yaş gününde yazdığı mektupta şu sözlerla dile getirir:

“ … Sizin güzel eserlerinizin derinliğine her inişimde, onların şiirsel yansılarının (yüzeydeki parlaklıklarının) arkasında, benim kendiminkiler olarak bildiğim önkoşullan, ilgi ve sonuçlan bulduğuma inandım. Sizin determinizminiz ve şüpheciliğiniz -hani insanların karamsarlık diye adlandırdıkları şey- sizin bilinçdışının (bilinçötesinin) hakikatlerinden, insanın dürtü doğasından müthiş etkilenişiniz kültürel-geleneksel (uzlaşımsal) güvenceleri (sağlam dayanakları) parçalayışınız, hayat ile ölümün kutupluluğu hakkındaki düşünceleriniz, bütün bunlar bana müthiş (korkutacak kadar) bildik, tanıdık göründü. 1920 tarihli küçük bir denememde (‘Haz İlkesinin Ötesinde’) Eros ile Ölüm-dürtüsünün, karşılıklı ilişkileriyle hayatın bütün bilmecelerine hakim olan en eski (ilksel) güçler olduklarını göstermeye çalıştım. Sizin sezgi üzerinden -ama aslında çok hassas bir şekilde kendinizi algılayarak- benim başka insanlar üzerinde yaptığım uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya çıkardığım sonuçların hepsini edindiğiniz izlenimini edindim. Evet, sizin varlığınızın derinlerinde (temelinde). Henüz kimsenin olmadığı kadar dürüst ve yansız, korkusuz bir derinlik psikolojisi araştırmacısı olduğunuzu biliyorum;  ve siz bu (böyle bir derinlik psikolojisi araştırmacısı) olmasaydınız. sizin sanatçı yetenekleriniz, dil ustalığınız ve canlandırma gücünüz serbestçe at koşturacak ve sizi daha çok, kitlenin arzusuna göre (yazan) bir edebiyatçı yapacaktı.”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Nietzsche’de üst insan kavramı

Varoluşçu görüşlerin serpilip gelişmesinde Nietzsche’nin (1844-1900) “nihilizm çağının başladığını” ilan edişinin etkisi büyük olmuştur. Kierkegaard’ın ölümünden otuz üç yıl sonra yayınlanan “Böyle Buyurdu Zerdüşt” (1885) isimli eserinde Nietzsche, bir Pers bilgesi olan Zerdüşt’ün ağzından Tanrının öldüğünü ve bundan böyle o güne değin savunulan değerlerin geçerliliğinin yitirildiğini duyurur. Nietzsche’nin yaşadığı dönem
Avrupa’da büyük altüst oluşların yaşandığı bir dönemdir. Aydınlanma düşüncesi ve bilimdeki gelişmeler dini otoriteyi sallamakta, Fransız devriminin etkisi ile yayılan milliyetçilik akımı emperyal düzenin altını oymakta, kapitalizmin yükselişi ise eski sınıfların yerine yenilerini koymaktadır. Hıristiyanlık eski özgün anlamını yitirmiş ve tanrıya duyulan inancın sahicilik zemini ortadan kalkmaya başlamıştır. Değerlerin alt üst oluşu ve yerine yenilerinin ortaya konulamayışı nihilizm çağının doğuşuna işaret etmektedir. Tanrıya, İsa ve Musa’ya, ruhban sınıfına, krala ve aristokrasiye ve o güne değin doğru diye bilinen her şeye karşı derin bir güvensizlik yaşanmaktadır. Batı metafiziği (felsefesi) ise Sokrates’ten başlayarak her şeyi akılcılaştırma yanlışına düşmüş, nihayetinde acı vermeye ve acı duymaya yol açtığı için güce duyulan hayranlığı küçümsemiş ve yaşamı olumsuzlamak adına elinden ne geldiyse yapmıştır. Bugün ise tanrıya olan inanç ve güvenç de yitip gitmiş,elde yaşamı olumlamaya imkân verecek neredeyse hiçbir imkân kalmamıştır. Çoktan yitip gitmiş değerlere tutunarak ayakta kalmaya çalışmanın olanaksız hale geldiğini fark eden Nietzsche, çarpıcı bir değişim önerisi dile getirmektedir: Bugüne değin geçerli olan tüm değerleri yerle bir ettikten sonra yepyeni değerler yaratmak ve eskisinden üstün bir bilince sahip olan “üst insana” dönüşmek. Nietzsche’nin eserlerinde üst insan; güce sahip olmaktan ve onu kullanmaktan kaçınmayan, ölümden, ızdıraptan çekinmeyen, öte dünyadaki yaşamı bu dünyadaki yaşama yeğ tutmayan, mantığı ve korkuları ile değil, bedeni ve duyguları ile yaşayan, şiir, müzik ve şarapla kendinden geçmeyi /esrimeyi bilen bir insan türü olarak resmedilmiştir.

İnsan ve Dünyası s.176 Kitabı almak için İnsan ve Dünyası

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Amigdala ve Altıncı His-Görmeden hissetmek

Amigdalanın fonksiyonlarına verilen en ilginç örneklerinden birisi bilimsel raporlarda geçen adıyla “Bay X’in” durumuyla ilgili olanıdır.Galler’deki Bangor üniversitesi psikoloji bölümünde araştırma altında olan, iki kez inme geçirmiş ve beynin görme merkezi tahrip olmuş 52 yaşındaki bay X, kendisine gösterilen fotoğraflardaki yüzleri görememesine karşın ilginç biçimde yüzlerin duygusal ifadesini tanıyabilmekte, üzgün, mutlu veya kızgın yüzleri birbirinden ayırt edebilmektedir. Üniversiteden Dr. Alan Pegna, bu hastanın yüzler hakkında duygusal yorumda bulunurken amigdala çekirdeklerinin yüksek aktivite gösterdiğini ve özellikle sağ amigdala’nın yüz ifadelerini tanıma konusunda görme merkezinden bağımsız özel bir işleve sahip olduğunu bildirmiştir.

İnsan ve Dünyası s.264 Mehmet Can Güngen

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldız tozu-İnsan ve Dünyası

“DNA’mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum,
kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon,
çöken yıldızların içlerinde yapıldı.
Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık.”
Carl Sagan

Eğer Yıldızların bazıları ömürlerinin sonunda bir süpernovaya dönüşerek patlamasaydı, içlerindeki ağır elementler uzay boşluğuna saçıldıktan sonra gezegenlerin oluşumuna katılmasaydı, bu gün ne o gezegenler ne de o gezegenlerin içindeki materyalden yapılma, biz, canlılar hayatta olamazdık. Aklımızın ucuna gelmeyen şey işte bu: Yeryüzü ve biz üzerindeki tüm canlılar Yıldız Tozlarından yapıldık.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan ve Dünyası-Dünyanın oluşumundan insan zihnine uzanan büyük yolculuk

Yeni çıkan bu kitabımda okuyacaklarınız

Dünya gezegeni nasıl oluştu? Canlı yaşamın temeli nasıl atıldı?

İnsan bu günkü haline hangi evrimsel süreçlerden geçerek geldi?

İnsan özünde nedir? İnsan doğasına ilişkin nasıl bir bilgiye sahibiz?

Dünya üzerinde hemen hemen bütün kültürlerde rastlanan “aşkınlık” ve “tanrı düşüncesinin” kaynağı nedir?

Varoluş gerçeğimiz nedir? Hayatımızın bir anlamı var mı?

İnsan psikolojisi varoluş gerçeği ile nasıl başa çıkıyor?

Beyin nasıl çalışıyor?

Zihin dünyadaki gerçekliği öznel bir gerçekliğe nasıl dönüştürüyor?

Anlam denilen fenomen nedir ve zihin dünyayı nasıl anlamlandırıyor?

Gerçekten sandığımız gibi özgür irademizle karar veren, seçimler yapan varlıklar mıyız?

Zekâ nedir? Yapay zekâ insan zekâsından neleri ödünç alıyor?

Tüm bu konuların bölüm bölüm incelendiği bu kitapta, kendinizi koca bir bilgi evreninin içinde bulacaksınız.

Yaşamın başlangıcından yapay zekâya kadar uzanan bu yolculukta duyarlılığınız keskinleşecek,  yeni öğrendiklerinizle hayata ve insana farklı bir bakış açısı ile bakma olanağına kavuşacaksınız.

https://www.perseusyayinevi.com/kitap/insan-ve-dunyasi/

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sonsuzluk ve Bir Gün

Sonsuzluk ve Bir Gün

Sana bir keresinde

“Yarın ne kadar uzun?” diye sordum.

Ve sen de…

Sonsuzluk ve bir gün dedin…

Alexander,  ertesi gün hastaneye yatacaktır, anlaşılan odur ki ölümcül ağır bir hastalığı vardır.. O günün sabahında başlar hikaye…

Yunanlıların çok sevdiği, kendilerine namzet belledikleri büyük şairin yaşamak için son yirmi dört saati vardır.

Oysa şair, yalnızdır, sevenlerinden uzaktadır…Karısı Anna hayatta değildir..Geri dönüşlerle anlatıldığı kadarı ile Alzheimer hastası annesi de..Bu günlerde tek ilişki kurabildiği insan, evinin karşısında bir apartmanda oturan ve pencereyi açarak çaldığı müziğe kısa bir süre sonra aynı müziği çalarak cevap veren bir yabancıdır. Kızının evine uğrar Alexander..Ancak, hayatlarını geçirdikleri deniz kıyısındaki müsatkil iki katlı evlerinin damadının da baskısıyla satıldığını öğrenir. Deprem tehlikesi vardır hem de son zamanlarda böyle müstalik evler kalmamıştır, hepsi arsa bekleyen müteahhitlere gitmektedir. Ertesi günü hastaneye yatacağını ve muhtemelen hayata bir daha geri dönemeyeceğini bilen Alexander, köpeğini güvenebileceği  birisine emanet etmek istemektedir. Ama kızı  ve damadı ile ne hastalığını, ne yarın yatacağı hastaneyi ne de köpeğini bırakabilme mevzusunu konuşabilecek yakınlıktan çok uzaktır. Evi köpeğiyle sessizce terkeder.

Sonra arabasını sürmekte iken, arabaların camlarını temizlemek için koşuşan küçük yabancı uyruklu çocuklarla karşılaşır. Polis kovalerken onlardan birisini korumak için arabasının içine alır. O andan itibaren Arnavutluk’tan kısa zaman önce göç etmiş, dilini konuşmakta zorlanan bu çocukla arkadaş olur. Çocuğu güvenliği için memleketine geri dönmeye ikna etmeye çalışır ancak çocuk direnir. Hayatta kalmak için bu zorlu yolu seçmiştir çocuk. O esnada çocukları kaçıran ve zengin Yunan vatandaşlarına satan bir çetenin kurbanı olur. Alexander, çocukları pazarladıkları  izbe bir binanın bodrum katında zengin alıcıların arasına karışarak ufak arkadaşına yaklaşır. Onu oradan gizlice çıkarırken yakalanır ve bütün cüzdanını boşaltmak zorunda kalır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aforizmalarım 1

1-Sıradan bilinç, dünyada neden bulunduğunu, amacının ne olduğunu düşünmez. Ya da en basit haliyle gündelik dinsel pratikte kendisine yapmasının uygun olduğu bildirilenlerle yetinecek kadar ilgilenir. Sıradan bilincin üzerine çıkmak, aktif olarak bu sorunların üzerinde düşünmek ve bir takım varsayımlarda bulunmayı gerektirir. Eğer bu safhada kendinizi hissediyorsanız, bir şeyler okumak, bir şeyler dinlemek ve bir şeyler söylemek ihtiyacı içindesiniz demektir. BU BAŞLANGIÇTIR!

2- İyiyi ve kötüyü ayırt etmek; “iyinin içindeki kötüyü” ve kötünün içindeki iyiyi” ayırt etmeyi zorunlu olarak gerektirir. Bu ayrımı yapmayı beceremeyen bir zihnin yapacağı “iyi ve kötü ayrımının” hiç bir nesnel değeri yoktur. Yalnızca insanları ve kendisini oyalamaya, insanları ve kendisini kutuplaştırmaya hizmet eden bir etkinlik olmaktan ileri gidemez.

3- Melek ve Şeytan bir arada oldukları müddetçe varlıklarından söz ettirebilirler. Birisi yoksa diğeri de olamaz. Şeytanı lanetlemek bir anlamda melekleri yok saymaktır. Yaşamak için her ikisine de ihtiyacımız var!

4. Zulmeden ilk eylemiyle “cezalanmaya” başlamış olur. (Suç işlemenin kendisi cezaya içseldir) Daha sonra gelecek ceza ertelenmiş cezadır, hiç gelmeyebilir de…Ama ilk cezadan kurtuluş yoktur. O, zulmüyle başka birisi olmuştur artık ve bütün adalet arayışlarının hedefinde yer almayı hak etmiş, geri dönemeyeceği bir ölçüsüzlüğün içerisinde çoktan can çekişmeye başlamıştır. Gülüşlerinin bir inlemeye dönüşmesi an meselesidir..

5. Iyi kötüden kaçmaz kötünün içindeki iyiliğin galebe çalacağını umar kötü iyiden kaçar zira iyinin içindeki antidotun kendisini zehirleyeceğine inanır.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Paddleton

Netflixte yayınlanan ölüm ve anlamsızlık temaları ile dikkat çeken düşük bütçeli varoluşçu bir film Paddleton. Düşük gelir gruplarının yaşadığı prefabrik evlerde altlı üstlü oturan iki arkadaş mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Sıkıcı, sıradan iş hayatlarından arta kalan zamanı paddelton adını verdikleri duvar tenisinden bozma kendi icatları olan bir oyun oynayarak, mutfakta başarısız pizza denemeleri yaparak ve “ölüm yumruğu” isimli ruhani yönleri olduğuna inandıkları üçüncü sınıf bir kung fu filmini tekrar tekrar seyrederek geçirmektedirler. Ne yazık ki rutin hayatlarından aldıkları istikrarlı keyif arkadaşlardan birisine ileri evre kanser tanısı konulması ile bozulur. Filmin kalan dakikalarında ötenazi yapmaya karar veren arkadaşların trajikomik macerasını izleriz. Ölüm, yalnızlık, anlamsızlık, korku ve dostluk (ilişki) gibi varoluşçu temaları barındıran basit ama düşündürücü bir film Paddleton.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Merak etme, fazla uzaklaşamaz (2018)

Amerikalı yönetmen Gus Van Sant’ın dostu karikatürist John Callahan’ın hayatından bir kesit aktardığı film psikolojik ağrılıklı dramalardan hoşlananlar için muhakkak izlenesi bir yapıt olmuş. Callahan’ın alkol bağımlılığı neticesi geçirdiği trafik kazası  sonucu boyundan aşağısının felç olmasıyla açılan film, rehabilitasyon süreci boyunca bir yandan bağımlılığı bir yandan engelli hayatın güçlükleri ile boğuşan Callahan’ın yaşadıklarına odaklanıyor. Kazadan sonra ancak omzunu hareket ettirebilen ve tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Callahan her nasılsa karikatür çizebildiğini fark ediyor ve çizgilerini geliştirdikçe gazetelerde yayınlanan karikatürleri sayesinde hayata tutunuyor. Alkol bağımlılarının katıldığı grup tedavileri esnasında ise geçmişiyle yüzleşmeyi ve bağımlılığını aşmayı başarıyor.

Filmin grup tedavisi süreci ile ilgili bölümünü gerçekten beğendim, Dünyayı suçlayan, geçmişine kabahat bulan, kendisini doğumundan hemen sonra terk eden annesi ile içten içe kavga eden Callahan, bu tutumu nedeni ile tam da içinde bulunduğu hale düştüğünü anlamaya başladığında dönüşüm de gerçekleşmeye başlıyor. Öfkesini ve üzüntüsünü uyuşturmak ve insanlar ile arasında duvar örmek için kullandığı alkol, üzüntü ve öfke duymaktan vazgeçtikçe işlevsiz hale gelmeye başlıyor. Üzüntü ve öfkesinden nasıl vazgeçebiliyor peki? Bunun için filmi izlemek lazım diyeyim ve kapatayım. Ancak “affetme olgusunun” önemine dikkat çekildiğini de belirteyim. Önce dünyayı, sonra kendini affetmek, herkesin kendisine özgü şartları ve handikapları olduğunu görebilmek gerekiyor duygusal yoğunluktan kurtulabilmek için.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Toplumsal gerçeklik algısının kuruluşunda ideolojik fantazinin yeri

Hayatta edindiğimiz tecrübeler toplumsal gerçekliğimize dair bir algı oluşmasına yol açar. Aile, üretim şekli,  insan ilişkileri, toplumsal hayat, kamu düzeni, sanat ve eğlence dünyası  vb. bütün bunlar bize bir tür toplumsal hayat bilgisi dersi verir. Bu bilgiyi muhakeme gücüyle değerlendirir ve  doğru olduğuna inandığımız  ve  başka türlü olması gerektiğini  düşündüklerimizi birbirinden ayırırız. Bu süreçte acaba algımızı oluşturan şey gerçekliğe dair dosdoğru bir bilgi midir, yoksa gerçekliğin doğasına dair inanç ve fantazilerimiz midir?

Kafamızdaki  toplumsal gerçeklik tahayyülünün  bilgisel bir sürecin ürünü olduğunu farzedersek  sosyoloji biliminin yaptığı türden, bilimsel bir yaklaşım yapmış oluruz. Burada yeni bir şey yok. Daha ileri gider ve toplumsal  gerçekliğimiz olarak tanıdığımız  zihinsel temsilin,  esasen gerçek duruma ait bilgiyi maskeleme vazifesi gören bir yanılsamalı bir sürecin ürünü  olduğunu  iddia edersek klasik  bir “ideoloji eleştirisi”   gerçekleştirmiş oluruz. Bu durumda bizi yanlış yönlendiren (aldatan, algımızı yöneten) rejimin ideolojik aygıtlarının propagandasının kurbanı olmuşuzdur. İdeolojik propagandanın etkisi ile algılarımız yönetilmesi  kötü bir şey belki, ama en kötüsü değil. Zira bu durumda ,  gerçek ile bilinçlerimiz arasına konulan,  algımızı yöneten ara-yüz (televizyon ekranı-basın yayın vb ) her ne ise   onu söküp atmamız ve uyanmak için bir yol düşünmemiz mümkün olabilir.

Sorunumuz ,  dışsal bir gücün algımızı yanlış yönlendirmesiyle  toplumsal gerçekliği  yanlış tanımamız olgusundan da  öte bir yerlerde..  Belirli bir seviyede   kapitalist propaganda makinesinin etkisi altında kaldığımız gerçek. Ama yine de bilgi düzeyinde; kapitalizmin iyi bir şey olmadığını, mevcut sınıfsal antagonizmanın kutuplarından birinde yer alan emekçilerin, sistemin  çilesini çeken,  bedel ödeyen kesim olduğunu hepimiz  gayet iyi biliyoruz. Örneğin,  kapitalizmi  eleştiren bir tartışmanın ortasına düştüğünüzde, çevrenizde  doğrudan sistemi  savunan kimseyi  göremeyebilirsiniz. Ancak aynı zamanda görüş bildirenlerin sinik bir tutum ile soruna yaklaştığını da fark edersiniz. Şöyle ki; hemen herkes kapitalist liberal ekonominin  sıklıkla kriz üreten yapısından şikayet edecektir  , bedel  ödemek zorunda bırakılan emekçi  kesimin hakkı  teslim edilecektir,  geleceğe  dair karamsar tahminler ortaya konulacaktır . Ancak söz burada kalmayacak , cümleye bir bağlaç konulup  devam edilecektir:  “Evet, tüm bunlar kabul, ama yine de,   kapitalist sistemde  yürüyen, sistemin  ayakta kalmasını sağlayan, tercih edilebilir bir şey var.”   Bu bağlaç, “evet,  şu  çingenelerin,  siyahların ve ya  eşcinsellerin  esasında , benim, senin  gibi sıradan insanlar olduklarını biliyorum, ama yine de…onlar da çözemediğim, bizlerden farklı olmalarına neden olan,  tuhaf bir şey var”  diyen ırkçının  kullandığı türden bir bağlaçtır. İşte bu bağlacı kurduran güç,  günlük toplumsal  hayatımızın  dayandığı gerçeklikleri  çok iyi bildiğimiz halde davranışlarımızı istemediğimiz bir şekilde yönlendiren  “bilinçdışı fantezi “ düzeyidir. Zizek’in “ideolojik fantezi” düzeyi dediği bu düzeyde bastırılan ve bilinçdışında biriken  çıkar, güç ve zenginlik düşlemlerinin  toplumsal gerçekliğe dair yanılsamalı bir vizyon oluşturması söz konusudur. Bu fanteziyi yaratan şey nedir peki? Bu sorunun cevabı basit: İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bizatihi kendisi. Gerçekten de “körle yatan, şaşı kalkar” sözünü doğrulayacak bir gerçekliktir bu. Günlük yaşam pratiklerimiz içerisine derin bir şekilde sinmiş, sindirilmiş meta fetişizmi tarafından yönlendirildiğimize şaşmalı mıyız?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melanie Klein ve nesne ilişkileri ekolü

Melanie Klein (1882-1960)

Melanie Klein, 1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk Sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de birinci dünya savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921 de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz enstitüsünde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’in çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934 ten itibaren kuramsal katkılarda bulunmuş,özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Klein’in çalışmaları çocuk psikanalizlerine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freud’yen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı.Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi.. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Klein’ın diğer bir özelliği Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” ,terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, ”libido ve sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü ve haset” sözcüklerine karşı aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Bilinçdışı,  Freud’yen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimi ile birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre , doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir. Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında kaybedilen nesnenin (ölüm-terk vb) bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu.Demek ki Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır,çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi bir görevi vardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır

Yitme, yitirilme, yok olma, karanlığın içine savrulup gitme  korkusu mu yaşıyoruz? Neden, yitirilecek neyimiz var ki zaten?

Karanlık evrenin içine doğduğumuz an düşmedik mi, ilk kez savrulacakmış gibi hüzünlenelim?

Devasa bir evrenin küçük bir köşesine sıkışmış, iğne ucu ebadında bir gezegenin üzerinde yaşıyoruz. İnsan ırkı bir gün, bir felaket sonucu yok olsa, bir zamanlar, kısa bir süreliğine de olsa yaşamış olduğumuzu evrende kimse bilmeyecek.

Biyolojik varlığımız zaten bize ait değil, yaptığımız şey ona bir süreliğine göz kulak olmaktan ibaret.

Şu an yaşadığımız zamana, coğrafyaya, toplumun içine doğmayı seçmedik. Kişilik özelliklerimiz, yeteneklerimiz büyük ölçüde önceden belirlenmişti.. Hayatı düzenleyen koşullar dışımızda gelişti. Kültürün öğrettiği gibi yaşıyoruz; doğuyoruz, okul okuyoruz, işe giriyoruz, evleniyoruz ve yeni tohumlar saçıyoruz dünyaya. Kültürü reddedenler, ona karşı bir hayat sürmeye çalışanların bile, reaksiyonlarını kültürün normları belirliyor. Ona karşı konumlanmaya çalışırken merkezlerine yine kültürü alıyorlar. Yaptığımız şey, bir yandan kendini özgür zannetmek bir yandan da kendimizi özgür sanıyorken belirli kültürel streotipleri yaşamaya devam etmek. Hayat bizim ilk defa keşfettiğimiz bir şey olsaydı keşke, ama öyle değil.. Hayat kendisini tıpkı bir organizma gibi çoğaltan, tekrar tekrar var eden bir süreç. Bu sürecin ancak  bir kopyası olarak bizler, yaşamın büyük resminin yanında ne bir kayıp ne de kazancız.

Dawkins, biyolojik bedenlerimizin sonsuz yaşamı hedefleyen genlerimizi içinde barındıran “yaşam- kalım makineleri” olduğunu söylüyor. Asıl amaç genleri bir süreliğine bedenlerde muhafaza etmek, başka bedenlere iletmek, yaymak ve  biyolojik olarak yaşlanıp yıprandığında sessizce evrenin karanlık yüzüne doğru kayıp gitmek.. Pek de haksız görünmüyor doğrusu Dawkins. Her daim hayatta  kalan, belirli özellikleri koruyan genler, hayatın büyük dolaşımına sürekli giren ve çıkan bedenler sayesinde bu lükse sahipler.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İslam coğrafyasında korku ve şiddet nasıl tohumlanıyor?

Psikanalitik kurama göre; psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında akış halinde olan “erotik ve saldırgan dürtüler” ebeveynlerin ve toplumun caydırıcı tavrıyla süzgeçten geçirilmeye ve  biçim değiştirmeye teşvik edilir. Çıplak, çiğ haldeki dürtülerin kendilerini örtük ve sofistike biçimlerde ortaya koymalarına imkan tanıyan kültürel (spor, müzik, resim, sanat, bilim, felsefe ve zararsız bir doz “din” gibi)“yüceltme kanalları” açılır.

İslam kültüründe ise psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında  filizlenen  saldırgan, ötekileştirici dürtülerin bilinç dışına bastırılmasına veya yüceltilmesine imkan tanıyan kültürel iklim koşulları  yazık ki yeterince olgunlaşmış değil. Ümmet ile kafirlerin dünyası arasındaki derin ayrım, “ötekini” kendisiyle eşit görmeme hali bu coğrafyada marazi boyutlara ulaşmış durumda.

İnsanların arasında eşitlik ve kardeşliği tesis etmeye uğraştığımız bir çağdayız. Bu çağın siyasal ve sosyolojik meselelerini tartıştığımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biri “ötekileştirmek.” Ötekileştirme denilen olgunun insanlar arasında gerçekleşen   empati yitiminde rol oynayan  başlıca dinamik olduğunu biliyoruz. Ötekileştirmek, diğerini salt başka bir dine, siyasi görüşe, sosyolojik sınıfa ait olarak görmek değil onunda ötesinde “insani anlamda kendi eşiti olarak görmemek” demek. Bu kabullenememe hali, kendi sahip olduğu haklara ötekinin sahip olmasını kabullenmemekten başlayan ve “yeryüzünde yaşam hakkını tanımamaya” kadar giden algısal bir spektrum üzerinde konumlanabilir.

İslami bağlamda önemli bir kavrama işaret eden  ”kafir” sözcüğü  kültüre sirayet etmiş derin “ötekileştirme” olgusuna işaret eder.  Freud, medeniyet üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adlı eserinde, açıkça eyleme vurulması uygun olmayan dürtülerin  bilinç dışına bastırılmasının uygarlık için öneminden bahsetmişti. Dürtülerin ve düşüncelerin filtrelenmesi sürecinde aktif rol alan ruhsal kompartıman olan üstbenlik aynı zamanda dürtülerin doyuma kavuşamamasından dolayı hissedilen engellenme duygusu ve ortaya çıkan nevrotik tabiatlı ruhi arazlardan da sorumluydu. Freud bu arazların “uygarlık adına ödenmesi gereken bedel” olduğuna dikkat çekiyordu.

Bastırma ve yüceltme denilen ego mekanizmalarının çalışabilmesi için belirli bir medeniyet seviyesine, kültürel iklime ihtiyaç duyulduğu açıktır. Başkasına saygıyı,  kendi eşiti olarak görmesini telkin eden,  onu erotik ve tahripkar içgüdülerin nesnesi olmaktan men eden bir kültürel iklimdir söz konusu olan. Bu kültürel iklim sayesinde sağlıklı bir üst benlik gelişebilir ve ego işlevleri uygun biçimde yürüyebilir. Ötekileştirmenin mübah olduğu  kültürel iklimlerde ise bu işlevleri yerine getirecek sağlıklı  üstbenlik gelişemez,  bastırma ve yüceltme ile ilgili ego işlevleri de aksar.  Freud’un bahsettiği ruhsal çatışma ve “medeniyet için katlanılması gereken nevrotik bedelin” artık görülmeyeceği ama dürtülerin herhangi bir engel ile karşılaşmadan eyleme koyma ile orta yere serileceği medeniyet öncesi bir iklimdir artık söz konusu olan.

İşte belki de bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında nevrotik değil, psikopatik düzeyde örgütlenmiş kişilikler ile sıklıkla karşılaşıyoruz.   Bu kişiliklerin ego seviyesinde kullandıkları savunma mekanizmaları  yüceltme ne bastırma ile ilgili değil. Ancak masif miktarda    rasyonalizasyona  (Allah’ın istediği olur, kader böyleymiş) ve inkar-projeksiyon mekanizmalarına (hak ile batılın mücadelesini yaşıyoruz, çektiklerimizin sorumlusu haçlı dünyasıdır vb.) başvurulduğu görülüyor.

Freud’a göre medeniyet olgusunun ruhsal dinamiklere ait lugattaki terimsel karşılığı “yüceltme ve bastırmadır.” Barbarlığın karşılığı ise “inkar, projeksiyon ve dürtüyü doğrudan eyleme dökmedir.” İslam’ın doktriner yapısı ne erotik, ne de yıkıcı dürtülere yönelik yüceltme kanallarının işlevselliğine imkan tanımıyor. Sanata açıkça kapalı. Resim, heykel, müzik , edebiyat yasak. Kadın, erkek ve kadın cinselliğinin toplumsal hayata kazandıracağı güçlü dinamizmi yok etmek, kültürü fakirleştirmek istercesine kapatılmış, köşeye sürülmüş.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile?

Ludwig Wittgenstein (1889-1951)

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile? Witgenstein, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” demişti. Bu cümle ile zihninin tasarladığı her şeyin arkasında dilsel yapıların işbaşında olduğunu ifade etmek istiyordu. Dil iletişimde rol alan sıradan bir araç mıdır yoksa düşünceyi kuran, olmazsa olmaz ana unsur mudur? Dilsiz de düşünebilir miyiz? Eğer sesler ile, imgeler ile, resimler ile, canlı akan hayaller ile düşünebiliyorsak dilsiz de düşünebiliyoruz demektir. Derdimizi işaret diliyle ya da mors alfabesiyle anlatabiliyorsak dilsiz de iletişim kurabiliyoruz demektir. Bunlar düşüncenin dili öncelediğini gösterir. Bu konuda bir başka dayanak da tanrı, adalet, özgürlük gibi kavramların yapısal farklılıkları olsa da değişik dillerde her zaman karşılıkları olmasıdır. Eski Yunan zamanında yazılan felsefi eserler daha sonra Arapça’ya oradan Latince’ye tercüme edilmiş ancak her dilde aynı biçimde anlaşılabilmiş. Yani dilsel farklar düşünsel temeli etkilememiş. Bu  şekilde düşündüğümüzde düşünce dilden önce gelir diyebiliyoruz.

Ancak Witgenstein “bir dakika”  diyor bize oradan. Evet şu an kavramlar  onu ifade edilen dile iyice oturmuşken aktarılabiliyor ama kavramlar hatta daha onlar gelişmeden önce onlara öncelik eden basit nesneler ve olgular çocukluktan itibaren isimlendirilmeleri suretiyle  nasıl öğreniliyorlar. Öğrendiğimiz her basit şey ile dünyamızı kurduğumuz uzun bir süreçten geçerek bu güne geliyoruz, bunu dilsiz yapabilir miydik? Ya da dilsiz yapsaydık dünyamız bu günkü gibi olurmuydu, acaba nasıl bir dünya olurdu? Ağacın ne olduğunu üç yaşında öğrendiğimizde ve onu diğer nesnelerden iyice ayırt ettiğimizde ağaçlar ile ilgili bir düşünceye sahip olmuş olduk. Ama bu düşünceyi dilin sayesinde, onun üzerinden öğrendik. Şimdi ağacın canlı olduğunu, kesilince dalının yeniden çıktığını, bir ömrü olduğunu, yaşaması için düzenli sulamak gerektiğini, belirli zamanlarda meyve verdiğini ve tepesine çıkıp etrafı gözlemenin bazen faydalı bazen de yalnızca eğlenceli bir şey olduğunu biliyoruz. Ama tüm bu düşünceleri dilin üzerinden öğrendik. Eğlencenin, faydanın meyvenin, ağaca çıkmanın ne olduğunu tek tek öğrenmiştik hatırlarsanız. Bunları öğrenmeden önce bunlarla ilgili kafamızda hiçbir düşünce de yoktu. Dolayısı ile Witgenstein’a hak vermemek mümkün değil. Biraz aksi, biraz gizemli, ketum ve tuhaf davranışları olan bir insan o. Pek yeni bir şey söylemiyor gibi de geliyor ilk bakışta. Ama dehası yukarıdaki tartışmada tuttuğu safa ve söylediği söze baktığınızda anlaşılıyor. Ne demişti bir keresinde bay Wittgenstein: “Eğer aslan konuşabilseydi bile, biz onu anlayamazdık.” Aslanın dilini çözmek için bir çevirmen bulmamız gerektiği kastedilmiyor şüphesiz. Aslanın dünyasının, onun dilini belirleyeceğinden ve bu dünyayla (yaşam pratiğiyle) ortaklığa sahip olmayan insanın bu dili yabancılayacağından bahsediliyor. Çok haklı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Borderline patolojide kontrol edilme duygusu ve öfke

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilikte göze çarpan önemli bir bileşen “kontrol edilme duygusu” ve “kontrol edilmeye aşırı hassasiyettir”. Bireyleşme-ayrılma döneminde yaşanan çatışma ve kaygının sonucunda gelişir. Annenin çocuğun bireyleşme sürecine olan olumsuz müdahalesi çocuğun bireyleşme çabasından zaman zaman vazgeçerek anne ile birleşmeye tekrar yönelmesine yol açar. Ne var ki bu zaman içinde kötü çocuk imgesine yönelik saldırganca duygular üzerinden suçluluk duygularına ve kötü anne imgesine yansıtılan agresyonla öfke duygusuna sebebiyet verir. İlişkilerde istikrarsızlığın önemli bir sebebi borderline kişiliğin eleştirilmeye karşı kontrol edilme ve reddedilme duygularıyla yoğun bir şekilde tepki vermesidir.

Kontrol edilme duygusuna aşırı hassasiyet kontrol edici anne imgesinin hala canlı ve etkin olmasına bağlıdır. Anne imgesini temsil eden kişilere karşı borderline hem hem itaat etme (birleşme) hem de karşı çıkma ve reddetme (bireyleşme)  arzusu ile tepki verir. Olası sonuçlar ise terk edilme ve terk etmedir ki bu ilişkiler esnasında sık sık görülen bir osilasyon hareketidir. Anne temsilini terk etme eyleminin sonucunda canlanan kötü çocuk imgesi (suçluluk duyguları) borderline’ın bireyleşme arzusuna ket vurur. Pişmanlık ve yeniden birleşme arzularıyla geri dönüşüne yol açar. Haz egosu yeniden birleşmeyle harekete geçse de bu davranışın bedeli de bireyleşme arzusuna ket vurulması ve yetersizlik/değersizlik hislerinin aktive olmasıdır. Birey birleşme sürecine dönmesi ile değer kazanır ancak bu değerin yalnızca anne ile ilişkisi kapsamında geçerli olması, dış dünyada bireysel yetenekleri ile kendisini kabul ettiremekte sınırlı faaliyeti değersizlik duygularına yol açar. Dolayısı ile borderline’da normal, sıradan olmak hatta annenin kıstasları ile “iyi çocuk” imgesindense “kötü çocuk” imgesine yakın olmak içten içe arzulanan bir şeydir. Bu arzu  eyleme vurmalar ile zaman ortaya konur ve borderline’ın anlaşılmaz görünen cinsel eyleme vurma, aşırı alkol uyuşturucu alma, pervasızca araba kullanma, kumar oynama vb dürtüsel/kötücül davranışlarından sorumludur

Bu eylemlerin ruhsal ekonomi üzerine etkisi iki yönlüdür. Hem kötü çocuk imgesini harekete geçirerek anneden epeyce uzaklaşmanın verdiği haz söz konusudur, hem de kötü çocuk imgesi ile özdeşleşmenin verdiği suçluluk duyguları ile kendine dönen saldırganca duyguların boşalması. Ne var ki her ikisi de bu araya sıkışmışlığın verdiği rahatsızlığı etkili ve kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaya yetmez.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Felsefe’de üzerinde düşünülmesi gereken on soru

1) Özne nedir?
Bu soru kartezyen özgür özne varsayımını tartışıyor. Maddi bir temele dayalı, deterministik tabiat (fizik ve kimya) güçleri tarafından yönetildiği aşikar bir organ olan beynin bir fonksiyonu olarak “özgür-özerk özne” mümkün müdür?

Özne kendiliğinden, doğal bir varlık mıdır, yoksa toplum tarafından, dil vasıtasıyla kurulan bir olanak mıdır?

———————————

2) Özgür özne denilen, toplumsal yapıların belirlemesinden ne denli özgür olabilir? Özgürlük tamamıyla bir yanılsama mıdır, yoksa özgürlüğün mümkün olduğu deterministik toplumsal etkilerden azade bir alan var mıdır? Varsa bu alanı tanımlamak mümkün müdür?

————————

3)İnsan kendisine yabancı mıdır, değilse kendini neden öyle hisseder? Eğer yabancıysa hangi dış ve iç güçlerin etkisi ile yabancılaşmıştır kendisine? Ve yabancılığını nasıl aşabilir. Yabancılığını aşabilirse ulaştığı gerçek kendiliği nedir? (gerçek kendilik ya da insanın özü diye bir şey var mıdır?)

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı Semptom ve Synthom

Semptom, tutarlılığı, öznenin belli bir bilgisizliğini gerektiren bir oluşum olarak da tanımlanabilir: Özne “semptomunun keyfini”, ancak onun mantığını gözden kaçırdığı sürece çıkarabilir – semptomun yorumunun başarı ölçütü tam da semptomu ortadan kaldırmasıdır.”
Zizek

************
Lacan (ve onun çağdaş takipçisi Zizek) , öznenin ortaya çıkış sürecini  speküle ederken “kurucu eksiklik” fikrini eksen almasıyla bilinir.  Zizek “semptomu” icat eden ilk kişinin Marx olduğunu, Freud’un Marx’dan esinlenerek bu kavramı psikanalize taşıdığını ifade eder. Lakin, Freud’un Marx okumadığı, Marx’ın kuramsal fikirleriyle alakalı olmadığı da bilinmektedir. Freud eserlerinde pek çok düşünür ve sanatçıdan alıntılar yapardı ancak Marx’a değindiği görülmemiştir. Birbirinden habersiz de olsa belki iki “mucitin” aynı kavramı tarihsel bir faz farkıyla ve değişik sahalarda icat ettiklerini düşünmek mümkün.Nedir semptom kavramını önemli kılan şey?
———

Bir rahatsızlık belirtisi eskiden beri sağlıklı, normal şekilde gerçekleşmesi gereken bir fizyolojik işlevde görülen aksaklık sonucu ortaya çıkan patolojik durum olarak görülürdü. Sağlıklı işleyen süreçler bir dış etkenin (enfeksiyon, travma, kanser vb. ) araya girmesiyle eskisi gibi normal işleyemiyor ve ortaya ağrılı, sancılı, şekil bozukluğu içeren bir görüntü çıkıyordu. Tıbbi anlamıyla semptom bir “patolojik fazla” idi ve doğrudan bu fazlaya yönelik tedavi (semptomatik tedavi)  ile giderilmesi gerekiyordu.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yaşama “sonsuzluğun ufkundan” bakmak

Sonsuzluğun ufkunda

Yaşam bir kıvılcımdır, çaktığı andan itibaren tutuşmak, yanmak, sonsuza kadar yanmak ister. Tek bir şeyin farkındadır, o da yalnızca kıvılcımın çaktığı an tutuşup yanmaya başladığı, yandığı an itibarıyla da var olduğudur. Yaşamın her anı,  varlığın  anı bir daha yaşama, yanmaya ilelebet devam etme arzusu ile yüklüdür. Varlığın tüm   derdi tasası “var olma bilincini” yitirmemektir..

Kıvılcım olma ayrıksı olma halidir. Kainatı dolduran maddenin kendisini türlü türlü ortaya koyuş biçimlerinin  kenarında, ayrıksı bir konumda, bir an sonra varlığının bilincinde olamama tehlikesini duyumsayarak kaygıyla varolma halidir. Varoluşunun temelindeki bu zayıflıktan ötürü olsa gerek unutma erdemi bahşedilmiştir insana. Cansız doğaya özenircesine, ezel ebed varmış, varolacakmış gibi geçmişini ve geleceğini sessizce unutur.  Daha doğrusu unutmuş görünür. Zira her unutkanlık anının  ardından Lacan’cı gerçek “travmatik bir şekilde geri döner”, varoluşun temelindeki o derin  korkuyu hatırlatacak bir işaret ile karşılaşılır. Şu bizim küçük kıvılcımı “kifayetsiz bir muhterise” benzetsek yeridir. Gücünün asla yetmeyeceği bir şeyi istemesini,  imkansız bir arzuya saplanıp kalması  hor görü duygusu uyandırsa da,   naif tavrı, çocuksu saflığı  kendisini affettirmeyi becerir.

Kıvılcım sönmeye mahkum olduğunu unutmalıdır ama nasıl? Belki de hiç çakmamış olduğunu, varoluş deneyiminin bir sanrıdan öteye gitmediğini düşünüp varoluşunu anlamsızlaştırabilir. Yahut iradesinin sınırlarına işaret edecek şekilde,“elinden gelen tek şeyin, sonsuz  karanlıkta bir an olsun parlamak olduğunu” düşünerek teselli bulabilir. Devasa boyutlardaki evren karşısında  mikroskopik boyutlarda kalan varlığının önemsizliği,    travmatik gerçekliğin etkisini katlanılır hale getirir.

Spinoza, “sonsuzluğun ufkundan” bakıldığında her türlü ayrışmanın,  acının nihai bir öneme sahip olmadığını, her tür karmaşanın bir adım ötesinde kainatı kaplayan, huzur ve dinginlik ile varlığı kucaklayan ayrışmamış “tek bir tözün” varlığını idrak etmenin  hayatın acısını affettirdiğini söylemişti. Varlıklarda görülen tüm çeşitlilik Aristo’nun da ifade ettiği gibi yalnızca biçimsel bir çeşitlilikten ibarettir. Einstein’ın madde ve enerji arasındaki geçişgenliği ortaya koyan  denkleminden sonra her şeyin “Bir”den ibaret olduğunu, onun vücut bulmuş biçimsel hallerinden ibaret olduğunu anlamadık mı?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:1- Boyut problemi

Tanrının varlığı konusu tartışmaya açık bir konudur. İnsan düşüncesi varolan dünyayı yaratan bir gücün olması gerektiği fikrine meyilli. Öte yandan tanrısal gücün fiziki dünyada kendisini gösteren özel bir etkisini tecrübe edemiyoruz, her şey doğa yasaları çerçevesinde öngörülebilir bir seyir izliyor. Evrenin ufak bir köşesinde sade ve nihai olarak anlamsız bir yaşam sürmekteyken tanrının varlığına nasıl inanmaya devam edebilir insan?

Düşünmeye başlarken önce şu evrensel boyutları göz önüne alalım..

İnsan, elde edebildiğimiz son bilimsel kanıtlara göre türümüz itibarıyla (Homo Sapiens) 130.000 yıl ve ilk insansılara kadar köken takip edildiğinde kabaca beş milyon yıla giden bir geçmişe sahip. Dünyanın tarihi ise 4.5 milyar yıla uzanıyor. Tarım devrimi gerçekleşeli yalnızca 10.000 sene olduğu tahmin ediliyor. Yazılı metinlerin geçmişi  MÖ. 3500 yıllarında Sümerlerin kil tabakalarının üzerine kazıdıkları çivi yazılarına uzanıyor. Semavi dinler üç bin beş yüz senelik bir tarihe  sahip.

Öte yandan evrene bakalım. Dünyanın çapı 12.750 km,Güneşin çapı 1 milyon 380 bin km, dünyaya uzaklığı 150 milyon km ; güneş sisteminin çapı 15 trilyon km veya 1.5 ışık yılı (1 ışık yılı:10 trilyon km), amanyolu’nun merkezine uzaklığı 30 ışık yılı,Samanyolu galaksisinin çapı 100 bin ışık yılı,Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda’nın uzaklığı 2 milyon ışık yılı ve evrenin çapı (bizim görebildiğimiz en uzak gök cismi esas alınarak) 20 milyar ışık yılı….

İnsan bu boyutları göz önüne alarak düşündüğünde, evrenin boyutları ve tarihi içinde neredeyse varlığı bile fark edilmeyecek insanın tanrı tarafından yaratılarak, tüm diğer varlıklar içerisinde özel bir paye verilmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-3:Homo sapiens ve diğer insansılar

Homo Habilis

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar. Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu. Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar, premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu, kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor.  Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı. Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-2:Ayağa kalkan insansılar

Laetoli ayak izleri

Laetoli ayak izleri ve Bipedalizm

1978 de İngiliz paleoantropolog Mary Leakey Tanzanya Laetoli’de sertleşmiş volkanik küllerin arasında muhafaza olmuş A.afarensis’e ait Australofit’lerin iki ayak üzerinde yürüyebildiğinin açık kanıtını sunan eşsiz ayak izlerini keşfetti.

Bipedalizm’in insan evriminde çok önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.  İnsanın ayağa kalkmasının getirdiği evrimsel yararlar arasında ellerin serbestlenmesi ve besinlerin güvenli bir yere taşınıp, alet yapımının mümkün olması;  hayli uzun otların üstünden yırtıcı hayvanların daha kolay görülüp sakınılabilmesi; vücudun sıcak güneş ışınlarına daha az, serinletici rüzgara daha fazla maruz kalması; yere yakın dallara uzanılıp beslenme imkanı bulunabilmesi sayılabilir. Şempanzeler de sıklıkla uzanabilecekleri dallar olduğu zaman ayakları üzerinde doğrulabiliyor ancak Australofitler gibi uzun mesafeler boyunca yürüyemiyorlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın Evrimi-1:Primatlardan insansılara

Lemur

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. 230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlar gibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.

  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.
  • Continue reading
  • Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Sorularla psikanaliz

    Freud'un psikanalizi uyguladığı divan

    Psikanaliz nedir?

    Psikanaliz Freud’un özgün buluşudur. Serbest çağrışım metodunun uygulanmasını kabul ederek hasta aklına gelen her şeyi söyleyeceğini psikanaliste taahhüt eder. Bir sedire uzanan hasta görüşme esnasında kendisine sansür uygulamadan bütün aklından geçenleri aktarır. Psikanalist gerekli yerlerde araya girip yönlendirerek konunun mecrasından iyice sapmamasına yardımcı olur. Psikanalist hastanın ortaya koyduğu materyale ilişkin değerlendirmelerini “yorum” adı altında açıklar. Bu esnada klasik psikanaliz uygulamasında, psikanalist hastanın kendisini göremeyeceği şekilde divanın arkasına doğru konumlanmış bir koltukta oturur. Bu alışkanlık çokça eleştirilmiş ve yüz yüze yeterince insani etkileşime imkan vermediği belirtilmiştir. Freud’un bu yaklaşımı benimsemesinin muhtemel nedeni hastanın serbestçe çağrışım yaparken hiç bir şekilde etkilenmemesi düşüncesi ve saatler süren seanslar sırasında (Freud , günde yedi-sekiz hasta bakıyordu) psikanalistin hasta ile yüzyüze gelerek yorulma tehlikesidir.

    Psikanalizde amaç nedir, iyileşme nasıl sağlanır?

    Amaç hastanın rahatsızlığına neden olan bilinçdışına bastırılmış anı , cinsel veya saldırgan arzular ve düşlemleri ortaya çıkartarak belirti oluşumuna son vermektir. Zira belirtiler hastanın kabul edemediği,toplumun ona ve onun kendisine yakıştıramadığı bu yüzdende bastırdığı düşünce içeriği yüzünden ödediği kefarettir (bedeldir-cezadır). Psikanaliz ruhsal enerjinin tıpkı fiziksel enerji gibi kapalı bir sistem içerisinde korunduğunu varsayar.Bu esnada doyum yolu kapanan ve bastırılan ruhsal enerji vücutta sinir ağı boyunca dağılır ve organları etkileyerek hastalık belirtilerinin oluşumuna yol açabilir.

    Psikanaliz kimlere uygulanabilir?

    Psikanaliz ancak hasta ego’sunun kısmen de olsa bütünlüğünü sağlayabildiği ve terapistle ittifak kurabildiği durumlarda uygulanır. Nevroz grubu denilen hastalıklarda ve sınır kişilik bozukluğu ile narsistik kişilik bozukluklarında psikanaliz uygulanabilmektedir. Ancak psikozlarda (şizofreni) ve antisosyal kişilik bozukluğunda (psikopati) psikanaliz uygulanamaz.  Anti sosyal kişilik bozukluğunun iyi gelişmiş bir vicdanı yoktur ve terapiye uyumu iyi değildir. Şizofreni hastalarının ego’su ise psikanalizin bilinçdışını ortaya çıkaran stratejilerine ve ortaya çıkan yoğun anksiyeteye karşı ayakta kalabilecek kuvvete sahip değildir.Psikanaliz genellikle şizofreni hastalarının hastalığını alevlendirir.Bununla birlikte özellikle şizofreni hastalarını seçerek sabırla yıllarca psikanaliz uygulamış terapistler vardır.Ancak açık sözlü olmak gerekirse sonuçlar hiç de cesaretlendirici görünmemektedir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir: