Gözü Tamamen Kapalı -1999

Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler’in Rüya Roman adı ile Türkçeye çevrilen eseri İngiliz yönetmen Stanley Kubrick tarafından 1999 yılında beyazperdeye uyarlandığında ismi “Eyes Closed Wide” “Gözleri Tamamen Kapalı” olarak değiştirildi. Romanın orijinal ismi “Traumnovelle”. Arthur Schnitzler (1862 – 1931) Viyanalı Yahudi bir hekim. Yan uğraş olarak psikiyatri ile ilgilenen Schnitzler, romanı 1907-1928 arası Avusturya-Macaristan monarşisinin en çalkantılı döneminde yazıyor. Schnizter’ın eserinin çağdaşı ve hemşerisi olan Freud tarafından okunduğunu ve aralarında geçen mektuplaşmanın konusu olduğunu biliyoruz. Freud, mektubunda kendisinin uzun yıllara yayılan psikanaliz çalışmaları sonucu edindiği bilgilere Schnitzler’ın edebiyat yoluyla ulaşmasına şaşırmış görünür. Yine de ikilinin yüzyüze gelerek tanışması uzun sürer. Freud, kendisine bir ruh ikizi olarak gördüğü yazara ve eserine duyduğu hayranlığı 1916 yılında, 60. yaş gününde yazdığı mektupta şu sözlerla dile getirir:

“ … Sizin güzel eserlerinizin derinliğine her inişimde, onların şiirsel yansılarının (yüzeydeki parlaklıklarının) arkasında, benim kendiminkiler olarak bildiğim önkoşullan, ilgi ve sonuçlan bulduğuma inandım. Sizin determinizminiz ve şüpheciliğiniz -hani insanların karamsarlık diye adlandırdıkları şey- sizin bilinçdışının (bilinçötesinin) hakikatlerinden, insanın dürtü doğasından müthiş etkilenişiniz kültürel-geleneksel (uzlaşımsal) güvenceleri (sağlam dayanakları) parçalayışınız, hayat ile ölümün kutupluluğu hakkındaki düşünceleriniz, bütün bunlar bana müthiş (korkutacak kadar) bildik, tanıdık göründü. 1920 tarihli küçük bir denememde (‘Haz İlkesinin Ötesinde’) Eros ile Ölüm-dürtüsünün, karşılıklı ilişkileriyle hayatın bütün bilmecelerine hakim olan en eski (ilksel) güçler olduklarını göstermeye çalıştım. Sizin sezgi üzerinden -ama aslında çok hassas bir şekilde kendinizi algılayarak- benim başka insanlar üzerinde yaptığım uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya çıkardığım sonuçların hepsini edindiğiniz izlenimini edindim. Evet, sizin varlığınızın derinlerinde (temelinde). Henüz kimsenin olmadığı kadar dürüst ve yansız, korkusuz bir derinlik psikolojisi araştırmacısı olduğunuzu biliyorum;  ve siz bu (böyle bir derinlik psikolojisi araştırmacısı) olmasaydınız. sizin sanatçı yetenekleriniz, dil ustalığınız ve canlandırma gücünüz serbestçe at koşturacak ve sizi daha çok, kitlenin arzusuna göre (yazan) bir edebiyatçı yapacaktı.”


Freud’un bu sözleri, Rüya Roman eserinin bilinçdışını ele alış biçimine yapılan bir övgüdür. Stanley Kubrick bu eseri beyazperdeye aktarmayı çok önceden istemişti. Ancak bunu gerçekleştirmesi hayatının son dört yılı içerisinde mümkün olmuştu. Gözü tamamen kapalı’nın montajlanmış son halini 7 Mart 1999′da Warner Bross’a  gösteren Kubrick, 70 yaşında uykusu esnasında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti..Yönetmenin son filmi olması ile de çok ilgi çekici bir film olan Eyes Wide Shut, romanın 20.yy başlarında Viyana’da geçen öyküsünü 1990’ların New York’una taşımıştır. Film, fantastik partiyi düzenleyin İlluminati örgütü olduğu iddiaları ile epeyce popüler olmuştur.

Kubrick’in bazı şifreleri filmin içine koyduğundan medyada söz edilir. Kimisine göre ise Kubrick de yüksek derecel bir masondur. Bu şifrelerden birisi Amerikan dolarının yüzünde ve Mason locasının simgelerinden birisi olan “herşeyi takip eden göz” imgesidir. Bu filmde ara ara görünür kaybolur. Diğer bir imge, “gök kuşaüğının bittiği yer” denilen gizemli bir mekândır. Bu simge Mason locasının en üst seviyesine ulaşanların sahip olacağı “büyük gizemin” bilgisidir.

Filmin baş kahramanları Dr William Harford ile karısı Alice Harford’dur. Romanda filmdekilerin yerine geçen isimler ise Dr. Fridolin ile bayan Albertine’dir. Konuyu kısaca özetleyelim.

Filmin başında Amerkan orta sınıfının yüksek bir kesiminde yer alan genç Dr Harford, karısının kendisine karşı zannettiği denli bağlı olmadığını anladığı ve hayal kırıklığı yaşadığı birkaç sahne verilir.  Sarsılan doktor, bir rövanş arayışına girmeye kalkar, bu esnada yüksek burjuvanın düzenlediği özel bir seks-fantezi gecesine davetsiz misafir olarak katılma olanağı bulur. Bu esnada farkedilir ve salonun ortasında bütün gözler kendisine döner. Yaptığı davranışın kefaretini ödemesi beklenirse de davete katılan yüzü maskeli esrarengiz bir kadın tarafından kurtarılır. Akabinde kadının öldüğünü gazetelerde okur. Geceye katılmasını sağlayan arkadaşı, gecede piyanist olarak görev yapan “Bülbül” lakaplı Nick Nightangale ise olayların anlaşılması ile birlikte ortadan kaybedilmiştir.

Bülbül’ün gözlerinin kapatılarak piyano çalmasına izin verimesi filme adını veren tema da olmuş. Gözlerin kapalı olması neden filme adını verecek denli önemli olabilir diye burada sormak gerekiyor. Bu nokta aslında psikanalizin filme temas ettiği nokta da oluyor. Gözlerin kapanması bilinçdışı ile bilinci ayıran sansür mekanizmasının işlemesi anlamına geliyor. Eğer bu sansür mekanizması bir an için bile ortadan kalksaydı bilinçdışı içeriğin bilince sızması olanaklı olacaktı. Filmde Alice’in esrarlı sigara içtikten sonra anlattıkları, yine gördüğü rüyaya dair Dr Harfod’u sarsan içerikler, sansür mekanizmasının delindiği, gözlerin açıldığı anlara işaret ediyor. Bilinçdışı, daha doğrusu Id diyebileceğimiz renkli ve tehlikeli dünya ise Dr Harford’un gizlice katıldığı seks-fantezi gecesinde sergileniyor.

Oysa Harford, bu olayların başlangıcına kadar oldukça düzenli rutin bir hayata sahip. Muayenehanesinde hastalarına bakan, sosyal hayatı kısıtlı, eşine sadık evcimen bir eş görüntüsü veriyordu. Alice’in kendisini sarsan itiraflarının ardından kendisininde ikili bir hayatı olabileceğini düşünür. Neden kendisinin de canlı, seksüel açıdan canlı bir hayatı olmasın? Bu bağlamda önüne gelen ilk fırsat, bir hastasının ölümü sonrasında çağrıldığı matem evinde kendisine ilan-ı aşk eden Marianne ile yakınlaşmasıdır. Bu esnada Alice’ın kendisi dışında bir aşk hayatı düşünebilmesiyle Marianne’nin aynı şeyi düşünebilmesini eşleştirir. Hayat bu şekilde mi işlemektedir? Sadakat, sevgi, aşk, cinsellik tam olarak insan ruhunun neresinde yer alır?

Ne yapacağını bilemez olan Dr Harford’a muhtemelen Yale üniversitesi mensubu birkaç genç yolda tesadüfen çarpar. Bu esnada doktora hakaret ederler ve kendilerine fiziken cevap vermeye çağırırlar.  Bu esnada gireceği bir fiziksel kavgada başına gelebilecekleri düşünen Harford derinden korktuğunu hisseder. New York caddelerinde yürürmeye devam ederken kendisine sıcaklıkla yaklaşan bir fahişe ile karşılaşır. Oldukça seviyeli bir kadındır karşısındaki ve hemen yakındaki evine çağrısına olumlu yanıt verir. Burada geçirdiği yakınlaşma anları esnasında eşinin kendisini telefonla araması karşısında bir krize girer. Son anda kadınla birlikte olmaktan vazgeçer. Bir süre sonra tekrar kadına uğradığında bir arkadaşı kapıyı açar. İçeri girip kadınla yakınlaştığında, bir süre konuştuğunda ise geçen geceki kadının HIV pozitif olduğunu duyar. Dr Harford anlar ki; eğer o kadınla ilişkiye girseydi şu an büyük bir ihtimalle ölümcül bir hastalığa yakalanacaktı. Bu büyük tehlikeyi atlatmış olması karşısında sevinçle karışık bir ürperme duygusu yaşar. Sonrasında geçen geceden sonra katıldığı gecedeki kişilerce izlendiğini görür. Bu da bir tehlikedir. Sığındığı bir kafede okuduğu gazetede katıldığı gecede kendisini kurtaran kadının aşırı dozdan öldüğünü görür. Kendisi bu tehlikelerden kıl payı kurtulmuştur. Kadının bulunduğu hastanede otopsi masasında gördüğü cansız bedeni karşısında bu düşüncesi daha da keskinleşir. Eve döndüğünde fantezi gecesi sonunda kaybettiği maskenin yatakta uyuyan karısının yanındaki yastıkta bulunduğunu görür. Her eşyi itiraf etmek ister. Deneyimlerini anlatır, karısı ise bir süre düşünür ve şu cevabı verir: Bu tehlikelerden sonra hala hayattaysak, şanslıyız. Hiçbir şey olmamış gibi devam edelim.

Filmin, insanın arzusunun ve fantazilerinin peşine takıldığında ulaşabileceği heyecenlar kadar karşılaşabileceği tehlikeler de olduğuna dair bir altyazısı olduğu söylenebilir. Arzunun en sıradan olanı dahi insanın hayatını alt üst etmeye yeteceği, en üst düzeyde ise kendisinin ya da çevresindekilerin hayatına mal olabileceği açıkça belirtilir. Görünüşte sıradan görünen insanların bile hayal dünyaları ne kadar geniştir? Öte yandan hayal dünyasını tamamen bastırmakta tamamen sıradanlaşmaya, insana verilen heyecan duyma yeteneğini görmezden gelmeye neden olur. Bu paradoksu Kubrick filmin alt metninde sürekli seyircinin gözüne sokar. Kubrick’in kendisi film çekildiği sırada bir malikanede çok sevdiği eşi ve çocukları ile birlikte yaşamaktadır. Bu tür endişelere kapılması pek mümkün görünmeyen yönetmenin, hiçbir şey asla tam olarak sandığınız gibi değildir manasına gelen bu filmi çekmesi de oldukça paradoksaldır.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>