Gözü Tamamen Kapalı -1999

Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler’in Rüya Roman adı ile Türkçeye çevrilen eseri İngiliz yönetmen Stanley Kubrick tarafından 1999 yılında beyazperdeye uyarlandığında ismi “Eyes Closed Wide” “Gözleri Tamamen Kapalı” olarak değiştirildi. Romanın orijinal ismi “Traumnovelle”. Arthur Schnitzler (1862 – 1931) Viyanalı Yahudi bir hekim. Yan uğraş olarak psikiyatri ile ilgilenen Schnitzler, romanı 1907-1928 arası Avusturya-Macaristan monarşisinin en çalkantılı döneminde yazıyor. Schnizter’ın eserinin çağdaşı ve hemşerisi olan Freud tarafından okunduğunu ve aralarında geçen mektuplaşmanın konusu olduğunu biliyoruz. Freud, mektubunda kendisinin uzun yıllara yayılan psikanaliz çalışmaları sonucu edindiği bilgilere Schnitzler’ın edebiyat yoluyla ulaşmasına şaşırmış görünür. Yine de ikilinin yüzyüze gelerek tanışması uzun sürer. Freud, kendisine bir ruh ikizi olarak gördüğü yazara ve eserine duyduğu hayranlığı 1916 yılında, 60. yaş gününde yazdığı mektupta şu sözlerla dile getirir:

“ … Sizin güzel eserlerinizin derinliğine her inişimde, onların şiirsel yansılarının (yüzeydeki parlaklıklarının) arkasında, benim kendiminkiler olarak bildiğim önkoşullan, ilgi ve sonuçlan bulduğuma inandım. Sizin determinizminiz ve şüpheciliğiniz -hani insanların karamsarlık diye adlandırdıkları şey- sizin bilinçdışının (bilinçötesinin) hakikatlerinden, insanın dürtü doğasından müthiş etkilenişiniz kültürel-geleneksel (uzlaşımsal) güvenceleri (sağlam dayanakları) parçalayışınız, hayat ile ölümün kutupluluğu hakkındaki düşünceleriniz, bütün bunlar bana müthiş (korkutacak kadar) bildik, tanıdık göründü. 1920 tarihli küçük bir denememde (‘Haz İlkesinin Ötesinde’) Eros ile Ölüm-dürtüsünün, karşılıklı ilişkileriyle hayatın bütün bilmecelerine hakim olan en eski (ilksel) güçler olduklarını göstermeye çalıştım. Sizin sezgi üzerinden -ama aslında çok hassas bir şekilde kendinizi algılayarak- benim başka insanlar üzerinde yaptığım uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya çıkardığım sonuçların hepsini edindiğiniz izlenimini edindim. Evet, sizin varlığınızın derinlerinde (temelinde). Henüz kimsenin olmadığı kadar dürüst ve yansız, korkusuz bir derinlik psikolojisi araştırmacısı olduğunuzu biliyorum;  ve siz bu (böyle bir derinlik psikolojisi araştırmacısı) olmasaydınız. sizin sanatçı yetenekleriniz, dil ustalığınız ve canlandırma gücünüz serbestçe at koşturacak ve sizi daha çok, kitlenin arzusuna göre (yazan) bir edebiyatçı yapacaktı.”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Nietzsche’de üst insan kavramı

Varoluşçu görüşlerin serpilip gelişmesinde Nietzsche’nin (1844-1900) “nihilizm çağının başladığını” ilan edişinin etkisi büyük olmuştur. Kierkegaard’ın ölümünden otuz üç yıl sonra yayınlanan “Böyle Buyurdu Zerdüşt” (1885) isimli eserinde Nietzsche, bir Pers bilgesi olan Zerdüşt’ün ağzından Tanrının öldüğünü ve bundan böyle o güne değin savunulan değerlerin geçerliliğinin yitirildiğini duyurur. Nietzsche’nin yaşadığı dönem
Avrupa’da büyük altüst oluşların yaşandığı bir dönemdir. Aydınlanma düşüncesi ve bilimdeki gelişmeler dini otoriteyi sallamakta, Fransız devriminin etkisi ile yayılan milliyetçilik akımı emperyal düzenin altını oymakta, kapitalizmin yükselişi ise eski sınıfların yerine yenilerini koymaktadır. Hıristiyanlık eski özgün anlamını yitirmiş ve tanrıya duyulan inancın sahicilik zemini ortadan kalkmaya başlamıştır. Değerlerin alt üst oluşu ve yerine yenilerinin ortaya konulamayışı nihilizm çağının doğuşuna işaret etmektedir. Tanrıya, İsa ve Musa’ya, ruhban sınıfına, krala ve aristokrasiye ve o güne değin doğru diye bilinen her şeye karşı derin bir güvensizlik yaşanmaktadır. Batı metafiziği (felsefesi) ise Sokrates’ten başlayarak her şeyi akılcılaştırma yanlışına düşmüş, nihayetinde acı vermeye ve acı duymaya yol açtığı için güce duyulan hayranlığı küçümsemiş ve yaşamı olumsuzlamak adına elinden ne geldiyse yapmıştır. Bugün ise tanrıya olan inanç ve güvenç de yitip gitmiş,elde yaşamı olumlamaya imkân verecek neredeyse hiçbir imkân kalmamıştır. Çoktan yitip gitmiş değerlere tutunarak ayakta kalmaya çalışmanın olanaksız hale geldiğini fark eden Nietzsche, çarpıcı bir değişim önerisi dile getirmektedir: Bugüne değin geçerli olan tüm değerleri yerle bir ettikten sonra yepyeni değerler yaratmak ve eskisinden üstün bir bilince sahip olan “üst insana” dönüşmek. Nietzsche’nin eserlerinde üst insan; güce sahip olmaktan ve onu kullanmaktan kaçınmayan, ölümden, ızdıraptan çekinmeyen, öte dünyadaki yaşamı bu dünyadaki yaşama yeğ tutmayan, mantığı ve korkuları ile değil, bedeni ve duyguları ile yaşayan, şiir, müzik ve şarapla kendinden geçmeyi /esrimeyi bilen bir insan türü olarak resmedilmiştir.

İnsan ve Dünyası s.176 Kitabı almak için İnsan ve Dünyası

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Amigdala ve Altıncı His-Görmeden hissetmek

Amigdalanın fonksiyonlarına verilen en ilginç örneklerinden birisi bilimsel raporlarda geçen adıyla “Bay X’in” durumuyla ilgili olanıdır.Galler’deki Bangor üniversitesi psikoloji bölümünde araştırma altında olan, iki kez inme geçirmiş ve beynin görme merkezi tahrip olmuş 52 yaşındaki bay X, kendisine gösterilen fotoğraflardaki yüzleri görememesine karşın ilginç biçimde yüzlerin duygusal ifadesini tanıyabilmekte, üzgün, mutlu veya kızgın yüzleri birbirinden ayırt edebilmektedir. Üniversiteden Dr. Alan Pegna, bu hastanın yüzler hakkında duygusal yorumda bulunurken amigdala çekirdeklerinin yüksek aktivite gösterdiğini ve özellikle sağ amigdala’nın yüz ifadelerini tanıma konusunda görme merkezinden bağımsız özel bir işleve sahip olduğunu bildirmiştir.

İnsan ve Dünyası s.264 Mehmet Can Güngen

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldız tozu-İnsan ve Dünyası

“DNA’mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum,
kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon,
çöken yıldızların içlerinde yapıldı.
Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık.”
Carl Sagan

Eğer Yıldızların bazıları ömürlerinin sonunda bir süpernovaya dönüşerek patlamasaydı, içlerindeki ağır elementler uzay boşluğuna saçıldıktan sonra gezegenlerin oluşumuna katılmasaydı, bu gün ne o gezegenler ne de o gezegenlerin içindeki materyalden yapılma, biz, canlılar hayatta olamazdık. Aklımızın ucuna gelmeyen şey işte bu: Yeryüzü ve biz üzerindeki tüm canlılar Yıldız Tozlarından yapıldık.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan ve Dünyası-Dünyanın oluşumundan insan zihnine uzanan büyük yolculuk

Yeni çıkan bu kitabımda okuyacaklarınız

Dünya gezegeni nasıl oluştu? Canlı yaşamın temeli nasıl atıldı?

İnsan bu günkü haline hangi evrimsel süreçlerden geçerek geldi?

İnsan özünde nedir? İnsan doğasına ilişkin nasıl bir bilgiye sahibiz?

Dünya üzerinde hemen hemen bütün kültürlerde rastlanan “aşkınlık” ve “tanrı düşüncesinin” kaynağı nedir?

Varoluş gerçeğimiz nedir? Hayatımızın bir anlamı var mı?

İnsan psikolojisi varoluş gerçeği ile nasıl başa çıkıyor?

Beyin nasıl çalışıyor?

Zihin dünyadaki gerçekliği öznel bir gerçekliğe nasıl dönüştürüyor?

Anlam denilen fenomen nedir ve zihin dünyayı nasıl anlamlandırıyor?

Gerçekten sandığımız gibi özgür irademizle karar veren, seçimler yapan varlıklar mıyız?

Zekâ nedir? Yapay zekâ insan zekâsından neleri ödünç alıyor?

Tüm bu konuların bölüm bölüm incelendiği bu kitapta, kendinizi koca bir bilgi evreninin içinde bulacaksınız.

Yaşamın başlangıcından yapay zekâya kadar uzanan bu yolculukta duyarlılığınız keskinleşecek,  yeni öğrendiklerinizle hayata ve insana farklı bir bakış açısı ile bakma olanağına kavuşacaksınız.

https://www.perseusyayinevi.com/kitap/insan-ve-dunyasi/

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sonsuzluk ve Bir Gün

Sonsuzluk ve Bir Gün

Sana bir keresinde

“Yarın ne kadar uzun?” diye sordum.

Ve sen de…

Sonsuzluk ve bir gün dedin…

Alexander,  ertesi gün hastaneye yatacaktır, anlaşılan odur ki ölümcül ağır bir hastalığı vardır.. O günün sabahında başlar hikaye…

Yunanlıların çok sevdiği, kendilerine namzet belledikleri büyük şairin yaşamak için son yirmi dört saati vardır.

Oysa şair, yalnızdır, sevenlerinden uzaktadır…Karısı Anna hayatta değildir..Geri dönüşlerle anlatıldığı kadarı ile Alzheimer hastası annesi de..Bu günlerde tek ilişki kurabildiği insan, evinin karşısında bir apartmanda oturan ve pencereyi açarak çaldığı müziğe kısa bir süre sonra aynı müziği çalarak cevap veren bir yabancıdır. Kızının evine uğrar Alexander..Ancak, hayatlarını geçirdikleri deniz kıyısındaki müsatkil iki katlı evlerinin damadının da baskısıyla satıldığını öğrenir. Deprem tehlikesi vardır hem de son zamanlarda böyle müstalik evler kalmamıştır, hepsi arsa bekleyen müteahhitlere gitmektedir. Ertesi günü hastaneye yatacağını ve muhtemelen hayata bir daha geri dönemeyeceğini bilen Alexander, köpeğini güvenebileceği  birisine emanet etmek istemektedir. Ama kızı  ve damadı ile ne hastalığını, ne yarın yatacağı hastaneyi ne de köpeğini bırakabilme mevzusunu konuşabilecek yakınlıktan çok uzaktır. Evi köpeğiyle sessizce terkeder.

Sonra arabasını sürmekte iken, arabaların camlarını temizlemek için koşuşan küçük yabancı uyruklu çocuklarla karşılaşır. Polis kovalerken onlardan birisini korumak için arabasının içine alır. O andan itibaren Arnavutluk’tan kısa zaman önce göç etmiş, dilini konuşmakta zorlanan bu çocukla arkadaş olur. Çocuğu güvenliği için memleketine geri dönmeye ikna etmeye çalışır ancak çocuk direnir. Hayatta kalmak için bu zorlu yolu seçmiştir çocuk. O esnada çocukları kaçıran ve zengin Yunan vatandaşlarına satan bir çetenin kurbanı olur. Alexander, çocukları pazarladıkları  izbe bir binanın bodrum katında zengin alıcıların arasına karışarak ufak arkadaşına yaklaşır. Onu oradan gizlice çıkarırken yakalanır ve bütün cüzdanını boşaltmak zorunda kalır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Doğan Cüceloğlu ekolü ile psikanalitik ekol arasında ne fark var?

Doğan Cüceloğlu

Sevdiğim bir psikolog ve yazar olan, 16 Şubat 2021 tarihinde kaybettiğimiz Sn Doğan Cüceloğlu, Carl Rogers’ın (1902–1987)  Danışan Odaklı Terapi Yöntemine yakın bir psikoterapi ekolüne yakındı. 1940’lı yıllarda geliştirilen bu terapi modelinde bireylerin kendi kişiliklerini geliştirmeye, olgunlaşmaya doğuştan gelen bir eğilime sahip olduğu varsayılır. Danışmanlık hizmeti esnasında danışana koşulsuz değer verilir, hassas ve dürüst bir şekilde kendilerine yaklaşılır. Ruhsal gelişimleri desteklenen danışanların kendi kendilerini gerçekleştirebilecekleri düşünülür. Psikanaliz ise humanist bir ekol değildir. Bireylerin mükemmelliğine ve kendilerini gerçekleştirme potansiyeline sahip olduklarını varsaymaz. Ruhsal çatışma modeli (intrapsişik conflict) üzerinden gider, çatışmanın çözümlenmesi için çocukluk döneminden başlayarak yaşanmış ve bastırılmış anıların bilinç düzeyine çıkartılması amacıyla serbest çağrışım metoduna başvurur. Unutulmuş bağlantıların ortaya çıkması ile bilinçdışı işleyen savunma mekanizmaları işlevsiz hale gelir ve semptomlarda iyileşme görülür.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aforizmalarım 1

1-Sıradan bilinç, dünyada neden bulunduğunu, amacının ne olduğunu düşünmez. Ya da en basit haliyle gündelik dinsel pratikte kendisine yapmasının uygun olduğu bildirilenlerle yetinecek kadar ilgilenir. Sıradan bilincin üzerine çıkmak, aktif olarak bu sorunların üzerinde düşünmek ve bir takım varsayımlarda bulunmayı gerektirir. Eğer bu safhada kendinizi hissediyorsanız, bir şeyler okumak, bir şeyler dinlemek ve bir şeyler söylemek ihtiyacı içindesiniz demektir. BU BAŞLANGIÇTIR!

2- İyiyi ve kötüyü ayırt etmek; “iyinin içindeki kötüyü” ve kötünün içindeki iyiyi” ayırt etmeyi zorunlu olarak gerektirir. Bu ayrımı yapmayı beceremeyen bir zihnin yapacağı “iyi ve kötü ayrımının” hiç bir nesnel değeri yoktur. Yalnızca insanları ve kendisini oyalamaya, insanları ve kendisini kutuplaştırmaya hizmet eden bir etkinlik olmaktan ileri gidemez.

3- Melek ve Şeytan bir arada oldukları müddetçe varlıklarından söz ettirebilirler. Birisi yoksa diğeri de olamaz. Şeytanı lanetlemek bir anlamda melekleri yok saymaktır. Yaşamak için her ikisine de ihtiyacımız var!

4. Zulmeden ilk eylemiyle “cezalanmaya” başlamış olur. (Suç işlemenin kendisi cezaya içseldir) Daha sonra gelecek ceza ertelenmiş cezadır, hiç gelmeyebilir de…Ama ilk cezadan kurtuluş yoktur. O, zulmüyle başka birisi olmuştur artık ve bütün adalet arayışlarının hedefinde yer almayı hak etmiş, geri dönemeyeceği bir ölçüsüzlüğün içerisinde çoktan can çekişmeye başlamıştır. Gülüşlerinin bir inlemeye dönüşmesi an meselesidir..

5. Iyi kötüden kaçmaz kötünün içindeki iyiliğin galebe çalacağını umar kötü iyiden kaçar zira iyinin içindeki antidotun kendisini zehirleyeceğine inanır.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Paddleton

Netflixte yayınlanan ölüm ve anlamsızlık temaları ile dikkat çeken düşük bütçeli varoluşçu bir film Paddleton. Düşük gelir gruplarının yaşadığı prefabrik evlerde altlı üstlü oturan iki arkadaş mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Sıkıcı, sıradan iş hayatlarından arta kalan zamanı paddelton adını verdikleri duvar tenisinden bozma kendi icatları olan bir oyun oynayarak, mutfakta başarısız pizza denemeleri yaparak ve “ölüm yumruğu” isimli ruhani yönleri olduğuna inandıkları üçüncü sınıf bir kung fu filmini tekrar tekrar seyrederek geçirmektedirler. Ne yazık ki rutin hayatlarından aldıkları istikrarlı keyif arkadaşlardan birisine ileri evre kanser tanısı konulması ile bozulur. Filmin kalan dakikalarında ötenazi yapmaya karar veren arkadaşların trajikomik macerasını izleriz. Ölüm, yalnızlık, anlamsızlık, korku ve dostluk (ilişki) gibi varoluşçu temaları barındıran basit ama düşündürücü bir film Paddleton.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Merak etme, fazla uzaklaşamaz (2018)

Amerikalı yönetmen Gus Van Sant’ın dostu karikatürist John Callahan’ın hayatından bir kesit aktardığı film psikolojik ağrılıklı dramalardan hoşlananlar için muhakkak izlenesi bir yapıt olmuş. Callahan’ın alkol bağımlılığı neticesi geçirdiği trafik kazası  sonucu boyundan aşağısının felç olmasıyla açılan film, rehabilitasyon süreci boyunca bir yandan bağımlılığı bir yandan engelli hayatın güçlükleri ile boğuşan Callahan’ın yaşadıklarına odaklanıyor. Kazadan sonra ancak omzunu hareket ettirebilen ve tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Callahan her nasılsa karikatür çizebildiğini fark ediyor ve çizgilerini geliştirdikçe gazetelerde yayınlanan karikatürleri sayesinde hayata tutunuyor. Alkol bağımlılarının katıldığı grup tedavileri esnasında ise geçmişiyle yüzleşmeyi ve bağımlılığını aşmayı başarıyor.

Filmin grup tedavisi süreci ile ilgili bölümünü gerçekten beğendim, Dünyayı suçlayan, geçmişine kabahat bulan, kendisini doğumundan hemen sonra terk eden annesi ile içten içe kavga eden Callahan, bu tutumu nedeni ile tam da içinde bulunduğu hale düştüğünü anlamaya başladığında dönüşüm de gerçekleşmeye başlıyor. Öfkesini ve üzüntüsünü uyuşturmak ve insanlar ile arasında duvar örmek için kullandığı alkol, üzüntü ve öfke duymaktan vazgeçtikçe işlevsiz hale gelmeye başlıyor. Üzüntü ve öfkesinden nasıl vazgeçebiliyor peki? Bunun için filmi izlemek lazım diyeyim ve kapatayım. Ancak “affetme olgusunun” önemine dikkat çekildiğini de belirteyim. Önce dünyayı, sonra kendini affetmek, herkesin kendisine özgü şartları ve handikapları olduğunu görebilmek gerekiyor duygusal yoğunluktan kurtulabilmek için.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Gündüz düşleri görmek üzerine

Çevrenize baktığınızda insanlar görürsünüz..Ve yüzler..Gülümseyen, hüzünlü, düşünceli veya dalgın..Bu yüzlerin arkasında, zihinlerinde neler yaşanmaktadır. Belki bir sorun üzerinde düşünüyorlar, belki planlar yapıyorlar ya da anın tadını çıkarıyorlar. Bunların hepsi mümkün. Ama bunlar kadar mümkün olan bir şey daha var ki o da şu. Bu yüzlerin ardında pek çok zihin gündüz düşleri ile oyalanıyor. İsterseniz bunlara hayal deyin isterseniz biraz daha teşekküllü, organize olmuş haliyle gündüz düşleri deyin. Kanıksadığımız bir durum, belki de neden televizyon seyretmeyi bu kadar sevdiğimizi de açıklıyor. Zira gündüz düşleri televizyon çıkmadan önce de gördüğümüz, sevdiğimiz, alıştığımız bir görsellik sağlıyordu bize ve televizyon sayesinde günün herhangi bir anında değil de saatimizi kurarak istediğimiz zaman dilimi içerisinde seyir zevkimizi tatmin etmekten hoşlandık. Bu alışıldık hale biraz mesafe koyarak uzaktan bakmayı denediğinizde ise çok garip bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Çevrenizdeki insanların zihinlerinde sürekli görüntüler, sesler yanıyor ve sönüyor, hayallerinin içine batıyor ve çıkıyorlar, zamanı belirsiz, süresi belirsiz…Ve sizinle başlarını çevirip göz göze geldiklerinde belki de bir gündüz düşünden uyanmış oluyorlar. Ne garip değil mi? Acaba bu salt insanlara özgü bir durum mu, yoksa hayvanlar dünyasında da benzer deneyimler yaşanıyor mu? Önünüzde dalgın dalgın giden kedi ya da dili dışarıda uzaklara doğru bakan köpek acaba bir gündüz düşü görüyor olabilir mi?

Peki ne sonuca varmalıyız bu durumda? Ne oluyor yani gündüz düşleri ya da hayaller gören bir varlıksak? Bu fikir sayesinde en azından o kadar uyanık, o kadar rasyonel varlıklar olmadığımızı anlarız diye düşünüyorum ben. İç dünyamıza bütünüyle hâkim değiliz, çoğu zaman orada da bir seyirci konumundayız diye düşünebiliriz. Belki humanizma anlayışımıza katkıda bulunur ve insanlara karşı daha toleranslı oluruz. Belki de sık sık gündüz düşleri gören hayalci insanlara göre pek az düş gören ve daha rasyonel ve belki de daha hesapçı insanlara karşı daha dikkatli olmasını öğreniriz.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı “mem’inin (kültürel kodu veya geninin) tarihi ve geleceği üzerine

Tarih boyunca yeryüzünde bir çok kavime ait farklı pek çok  dinsel inanç sistemlerinin ortaya çıktığı görülüyor. İlk çağlarda ortaya çıktığı sanılan animizm-şamanizm düzeyindeki inanışlarda canlı ve cansız her türlü varlığın kendine özgü bir ruha sahip olduğu fikri geçerlilik kazandı. Şaman büyücüler ruhlar ile temas kurmak isteğiyle onlara isimler vererek seslendiler. Ruhların ancak doğru isimler telaffuz edildiğinde kendilerini duyacaklarını düşündüler. Dua, kurban, müzik ve dans, kutsallık atfedilen cinsel birleşme vb ritüelistik metotlar  ile ruhlara saygı ve bağlılıklarını gösterdiler,  karşılığında hatalarından ötürü bağışlanmayı,  bereket, şifa ile beklentilerinin karşılanmasını dilediler.

İnsanoğlu eski çağlarda kendi kabilesine-kavmine ait, kendisini diğer kabile ve kavimlere imtiyazlı kılan (şahsi) tanrılara inanıyordu. Tek tanrıcılığa geçiş döneminde İsrailoğullarında bu anlayış devam etti. Musa kavmine İsrailoğullarına sahip çıkan, yalnızca onları koruma ve kollama sözü veren tanrıyı, Yehova’yı tanıttı. Hıristiyanlık ile birlikte kavme özgü tanrı anlayışı terk edilmeye başlandı.  Geniş coğrafyalara yayılan insan toplumlarını birleştiren ortak bir tanrı anlayışı filizlendi. Musevilerin,  Hıristiyanlığı reddederek  kendi kavimlerine özgü kadim dinlerine tutunmaları sonucu Hıristiyanlık yeni topluluklara açılma zorunluluğu yaşadı   ve evrensel bir tanrı anlayışı bu suretle doğmuş oldu. Keza İslam dininin evrensellik iddiası Arap kabilelerinin farklı ilahlara tapınmaları nedeniyle bir türlü sağlanamayan birlik ve düzeni tesis etmeye soyunan  dini (ve aslında ideolojik) bir çözümü temsil eder.

Musevi ve Hıristiyan dinlerinin devamı olarak kendisini ortaya koyan İslam, putperest Arapları da yeni dine inanmaya davet ederek tam manasıyla evrensel tek bir tanrıyı merkeze aldığını göstermiş,  söylemin başarısını ortaya koyacak şekilde yeni dine yüksek bir birlik ve bağlılık gösteren inançlı askerlerin askeri başarıları  sayesinde  de süratle yayılmış olmalıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Toplumsal gerçeklik algısının kuruluşunda ideolojik fantazinin yeri

Hayatta edindiğimiz tecrübeler toplumsal gerçekliğimize dair bir algı oluşmasına yol açar. Aile, üretim şekli,  insan ilişkileri, toplumsal hayat, kamu düzeni, sanat ve eğlence dünyası  vb. bütün bunlar bize bir tür toplumsal hayat bilgisi dersi verir. Bu bilgiyi muhakeme gücüyle değerlendirir ve  doğru olduğuna inandığımız  ve  başka türlü olması gerektiğini  düşündüklerimizi birbirinden ayırırız. Bu süreçte acaba algımızı oluşturan şey gerçekliğe dair dosdoğru bir bilgi midir, yoksa gerçekliğin doğasına dair inanç ve fantazilerimiz midir?

Kafamızdaki  toplumsal gerçeklik tahayyülünün  bilgisel bir sürecin ürünü olduğunu farzedersek  sosyoloji biliminin yaptığı türden, bilimsel bir yaklaşım yapmış oluruz. Burada yeni bir şey yok. Daha ileri gider ve toplumsal  gerçekliğimiz olarak tanıdığımız  zihinsel temsilin,  esasen gerçek duruma ait bilgiyi maskeleme vazifesi gören bir yanılsamalı bir sürecin ürünü  olduğunu  iddia edersek klasik  bir “ideoloji eleştirisi”   gerçekleştirmiş oluruz. Bu durumda bizi yanlış yönlendiren (aldatan, algımızı yöneten) rejimin ideolojik aygıtlarının propagandasının kurbanı olmuşuzdur. İdeolojik propagandanın etkisi ile algılarımız yönetilmesi  kötü bir şey belki, ama en kötüsü değil. Zira bu durumda ,  gerçek ile bilinçlerimiz arasına konulan,  algımızı yöneten ara-yüz (televizyon ekranı-basın yayın vb ) her ne ise   onu söküp atmamız ve uyanmak için bir yol düşünmemiz mümkün olabilir.

Sorunumuz ,  dışsal bir gücün algımızı yanlış yönlendirmesiyle  toplumsal gerçekliği  yanlış tanımamız olgusundan da  öte bir yerlerde..  Belirli bir seviyede   kapitalist propaganda makinesinin etkisi altında kaldığımız gerçek. Ama yine de bilgi düzeyinde; kapitalizmin iyi bir şey olmadığını, mevcut sınıfsal antagonizmanın kutuplarından birinde yer alan emekçilerin, sistemin  çilesini çeken,  bedel ödeyen kesim olduğunu hepimiz  gayet iyi biliyoruz. Örneğin,  kapitalizmi  eleştiren bir tartışmanın ortasına düştüğünüzde, çevrenizde  doğrudan sistemi  savunan kimseyi  göremeyebilirsiniz. Ancak aynı zamanda görüş bildirenlerin sinik bir tutum ile soruna yaklaştığını da fark edersiniz. Şöyle ki; hemen herkes kapitalist liberal ekonominin  sıklıkla kriz üreten yapısından şikayet edecektir  , bedel  ödemek zorunda bırakılan emekçi  kesimin hakkı  teslim edilecektir,  geleceğe  dair karamsar tahminler ortaya konulacaktır . Ancak söz burada kalmayacak , cümleye bir bağlaç konulup  devam edilecektir:  “Evet, tüm bunlar kabul, ama yine de,   kapitalist sistemde  yürüyen, sistemin  ayakta kalmasını sağlayan, tercih edilebilir bir şey var.”   Bu bağlaç, “evet,  şu  çingenelerin,  siyahların ve ya  eşcinsellerin  esasında , benim, senin  gibi sıradan insanlar olduklarını biliyorum, ama yine de…onlar da çözemediğim, bizlerden farklı olmalarına neden olan,  tuhaf bir şey var”  diyen ırkçının  kullandığı türden bir bağlaçtır. İşte bu bağlacı kurduran güç,  günlük toplumsal  hayatımızın  dayandığı gerçeklikleri  çok iyi bildiğimiz halde davranışlarımızı istemediğimiz bir şekilde yönlendiren  “bilinçdışı fantezi “ düzeyidir. Zizek’in “ideolojik fantezi” düzeyi dediği bu düzeyde bastırılan ve bilinçdışında biriken  çıkar, güç ve zenginlik düşlemlerinin  toplumsal gerçekliğe dair yanılsamalı bir vizyon oluşturması söz konusudur. Bu fanteziyi yaratan şey nedir peki? Bu sorunun cevabı basit: İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bizatihi kendisi. Gerçekten de “körle yatan, şaşı kalkar” sözünü doğrulayacak bir gerçekliktir bu. Günlük yaşam pratiklerimiz içerisine derin bir şekilde sinmiş, sindirilmiş meta fetişizmi tarafından yönlendirildiğimize şaşmalı mıyız?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melanie Klein ve nesne ilişkileri ekolü

Melanie Klein (1882-1960)

Melanie Klein, 1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk Sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de birinci dünya savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921 de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz enstitüsünde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’in çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934 ten itibaren kuramsal katkılarda bulunmuş,özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Klein’in çalışmaları çocuk psikanalizlerine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freud’yen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı.Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi.. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Klein’ın diğer bir özelliği Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” ,terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, ”libido ve sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü ve haset” sözcüklerine karşı aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Bilinçdışı,  Freud’yen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimi ile birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre , doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir. Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında kaybedilen nesnenin (ölüm-terk vb) bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu.Demek ki Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır,çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi bir görevi vardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Nietzche nihilist miydi?

Nietzsche

Nietzsche nihilist miydi, eserleriyle özünde verdiği mesaj nedir?

Nietzsche, bildiğimiz anlamda nihilist bir düşünür değildir, nihilizmin kurucusu payesine hiç layık  değildir.  Nietzsche, bu güne değin yapılan insan yaşamına dair yanlış tespit ve çözümlerin sonucu ortaya çıkan  ruhi bir hastalık olduğunu kabul eder, sorunun nerelerden kaynaklandığını gösterir, ama  derdi her zaman nihilizmi aşmak olmuştur bu yüzden yine kendi deyimiyle ancak “etkin bir nihilist” olabilir. Nasıl hastalıklarla mücadele etmeye kendisini vakfetmiş bir doktor, sırf hastalarla içli dışlı olma durumunda kaldığı için  hasta sayılamayacaksa, Nietzsche de benzer şekilde nihilizmle mücadele ediyor diye nihilist sayılmaz.  ”Etkin nihilist”, değerlerin geçersizliğini verili bir gerçeklik olarak kabul eder ancak hayatı bu yüzden olumsuzlamaya yanaşmaz, kendisi yeni değerler yaratarak onu aşar ve hayatı olumlama noktasına gelir.  Kitaplarında bahis konusu ettiği şeyler, ya nihilizmin kaynaklandığı, hayat bulduğuna inandığı,  Sokrates’ten başlayan, her zaman aklı öne koyan, “batı metafiziğine” (felsefesine) dair tespitlerdir ya köle ahlakının bir yansıması olarak gördüğü başta Hıristiyanlık olmak üzere büyük dinlere ait değerlendirmelerdir.

Nietzsche’ye göre Sokrates aklı her şeyin önüne koymakla hata etmiştir, zira aklı yüceltmekle ruh-beden ikiliğine yol açmış ve asıl yaşayan varlığı bedenin zamanla ikinci sınıf bir yaşam formuna indirgenmesine ön ayak olmuştur. Akıl ise her zaman yaşamı küçümsemiş, ona katılmak yerine karşıdan  olumsuz bir tavırla eleştirmiş, geçiciliğine yaptığı vurguyla değersizleştirmiştir. Akıl, neredeyse hiçbir işe yaramayacağı için yaşamamanın yollarını araştırmıştır. Sokrates, eski Yunanlıların  bağ bozumu tanrısı Dyonisos adına yaptıkları şenliklerde yaşamı olumlayacak şekilde coşku duymaları, şarap içip esrimelerinin yerine, Apollon’cu aklı geçirmiş, aklı kullanarak dikkatlice yaşamalarını, yaşama, yaşamın getirdiği acılara karşı önlem almalarını desteklemiştir. Akıl her zaman hayatın aleyhine çalışmış, Hıristiyanlıkta güçsüz, fakir ve köle ruhlu güruhların hizmetine koşulmuş ve dünyevi yaşamın küçümsenmesinde kullanılmıştır. Nietzsche’ye göre zayıf ve köle ruhlu olanlar , soylu ve güçlü olanları kıskanır, haset duyar, işte bu haset duygusudur ki Hıristiyan ahlakını şekillendirir.Ahlak, bu dünyanın değersiz olduğunu söyler, bedeni ruh karşısında küçümser, güçsüzleri, güçlüler ile köleyi, soylu ile eşitler. Bu şekilde hayatı olumsuzlar, insanın özgürce hareket etmesini önleyerek onu bağlar.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Darwin’e kadar evrim kuramı: Tarihçe

Evrim nedir?

Evrim kuramı, doğadaki tüm türlerin, dünyada var olan en erken yaşam formlarından zaman içinde geliştiğine ilişkin bir teoridir. Bu teoriye göre popülasyonun genetik materyalindeki doğal çeşitlilik bazı bireylerin diğerlerinden daha fazla çoğalmasına  imkan verir. Böylece jenerasyonlar geliştikçe popülasyonun tüm üyeleri tercih edilen eğilime sahip olma noktasına gelir.


    Evrim süreci üç düzeyde inceleme konusu olmaktadır

  • Anorganik Evrim: Cansız maddenin değişimi incelenir.Evrenin oluşumu, canlı organizmaların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin hangi süreçte oluştukları incelenir.
  • Organik Evrim: Canlıların oluşum ve değişimleri incelenir
  • Sosyal Evrim: Toplumların değişimini inceler.

Burada söz konusu edilecek olan biyoloji bilimi temelinde organik evrim sürecidir.

Tarihçe:

Onyedinci yüzyıla kadar dinsel bir doğmaya uygun olarak türlerin bu gün oldukları halleri ile yaratıldıklarına ve değişmeden kalıtıldığına inanılıyordu. Bu görüş eski ahit’te evrenin-dünyanın ve ilk insanın yaratılışını anlatan ’Genesis’ bölümünün adı ile (yaratılış) benimsenmişti.

Psikopos Ussher eski ve yeni ahiti önüne koyarak dünyanın ilk defa ne zaman yaratıldığını hesaplamaya kalktı:

Sonuç ilginçti: Dünya M.Ö. 4040 yılında, Ekim ayının 4′ünde sabah saat 9.00′da yaratılmıştı.

Fosiller

Fosil kelimesi Alman doktor ve maden mühendisi Georgius Agricola’nın 1546 da yayınladığı de”Natura Fossilium” adlı eserinde topraktan çıkarılan nesne anlamında ilk defa kullanılmıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Karen Horney ve nevrozlar (1885-1952)

Karen Horney

Hamburg doğumlu Alman kökenli Amerikalı psikanalisttir. Freiburg ve Berlin Üniversitelerinde eğitim gördü. 1920 ile 1932 yılları arasında Berlin Psikanaliz Enstitüsünde eğitmenlik yaptı. Eşinin geçirdiği ağır menenjit sonucu gelişen kişilik bozukluğu ve çok sevdiği kardeşinin geçirdiği zatüriye hastalığı nedeniyle genç yaşta vefatı sonrasında üç çocuğunu yanına alarak 1932 den sonra Amerika’ya göç etti. Pek çok Alman yahudisinin göç etmesiyle entelektüel bir kimlik kazanan Brooklyn’de Erich Fromm ve Harry Stack Sullivan gibi önemli psikoterapistlerle tanıştı. İki yıl Chicago Psikanaliz enstitüsünde sonrasında 1934 ten 1941 yılına kadar New York Psikanaliz enstitüsünde eğitmen statüsünde çalıştı. Kuruluşuna katkıda bulunduğu Amerikan Psikanaliz enstitüsünde dekanlık görevinde bulunduktan sonra New York Medical Kolej’de profesör oldu.
Horney klasik psikanaliz eğitimi ve uygulaması yapmış daha sonra Neo-Freud’yen bir ekolün “ego psikolojisinin” temsilcisi olmuştur. Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde durur. Ona göre nevrozların çekirdeğinde yatan “emosyonel çatışmalar” , olumsuz çocukluk yaşantılarının ve kişiler arası ilişkilerde erişkin dönemde görülen kimi bozuklukların bir ürünüdür.

Önemli yapıtları arasında Çağımızın Nevrotik Kişiliği (The Neurotic Personality of Our Time -1936), Psikanalizde yeni yollar (New Ways in Psychoanalysis -1939), Self analiz (Self-Analysis 1942), İçsel Çatışmalarımız (Our Inner Conflicts-1945), Nevroz ve İnsan Gelişimi  (Neurosis and Human Growth -1950) bulunur.

Karen Horney’in Nevrozlara bakışı

Karen Horney,Freud’çu nevroz anlayışına tümüyle farklı bir bakış açısı getirdi. Nevroz,  bireylerde “kişiler arası ilişkileri kontrol etme ve başa çıkma” çabalarının sonucunda çıkıyordu. Bu çaba sadece nevrotik bireylere özgü değildi. Aksine normal bireylerde de görülmekte,insan türüne özgü bir nitelik taşımaktaydı.

Nevrozun çekirdeği çocuklukta atılıyordu. Çocuk ebeveynin ilgisini yeterince çekemez , “kayıtsız/tutarsız” (indifferance) denen davranış biçimiyle karşılaşırsa yoğun bir endişe (anksiyete) duyuyordu. “Kayıtsız/tutarsız” tabir edilen ana baba tutumu aslında iyi niyetli ve bilinçsizce sürdürülüyor olabilirdi. Çocuklardan birisini diğerine tercih etmek, yapmadığı şeyler için çocukları suçlamak, bir an şımartmak bir an keskin sınırlar koymak , verilen sözleri tutmayarak hayal kırıklığı yaratmak, diğer çocuklarla arkadaşlık ilişkileri kurmasını baltalamak, çocuğun düşüncelerini küçümsemek, onlar ile alay etmek, niyet ne olursa olsun çocuğu früstre edici (engelleyici) etki yaratıyordu.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır

Yitme, yitirilme, yok olma, karanlığın içine savrulup gitme  korkusu mu yaşıyoruz? Neden, yitirilecek neyimiz var ki zaten?

Karanlık evrenin içine doğduğumuz an düşmedik mi, ilk kez savrulacakmış gibi hüzünlenelim?

Devasa bir evrenin küçük bir köşesine sıkışmış, iğne ucu ebadında bir gezegenin üzerinde yaşıyoruz. İnsan ırkı bir gün, bir felaket sonucu yok olsa, bir zamanlar, kısa bir süreliğine de olsa yaşamış olduğumuzu evrende kimse bilmeyecek.

Biyolojik varlığımız zaten bize ait değil, yaptığımız şey ona bir süreliğine göz kulak olmaktan ibaret.

Şu an yaşadığımız zamana, coğrafyaya, toplumun içine doğmayı seçmedik. Kişilik özelliklerimiz, yeteneklerimiz büyük ölçüde önceden belirlenmişti.. Hayatı düzenleyen koşullar dışımızda gelişti. Kültürün öğrettiği gibi yaşıyoruz; doğuyoruz, okul okuyoruz, işe giriyoruz, evleniyoruz ve yeni tohumlar saçıyoruz dünyaya. Kültürü reddedenler, ona karşı bir hayat sürmeye çalışanların bile, reaksiyonlarını kültürün normları belirliyor. Ona karşı konumlanmaya çalışırken merkezlerine yine kültürü alıyorlar. Yaptığımız şey, bir yandan kendini özgür zannetmek bir yandan da kendimizi özgür sanıyorken belirli kültürel streotipleri yaşamaya devam etmek. Hayat bizim ilk defa keşfettiğimiz bir şey olsaydı keşke, ama öyle değil.. Hayat kendisini tıpkı bir organizma gibi çoğaltan, tekrar tekrar var eden bir süreç. Bu sürecin ancak  bir kopyası olarak bizler, yaşamın büyük resminin yanında ne bir kayıp ne de kazancız.

Dawkins, biyolojik bedenlerimizin sonsuz yaşamı hedefleyen genlerimizi içinde barındıran “yaşam- kalım makineleri” olduğunu söylüyor. Asıl amaç genleri bir süreliğine bedenlerde muhafaza etmek, başka bedenlere iletmek, yaymak ve  biyolojik olarak yaşlanıp yıprandığında sessizce evrenin karanlık yüzüne doğru kayıp gitmek.. Pek de haksız görünmüyor doğrusu Dawkins. Her daim hayatta  kalan, belirli özellikleri koruyan genler, hayatın büyük dolaşımına sürekli giren ve çıkan bedenler sayesinde bu lükse sahipler.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İslam coğrafyasında korku ve şiddet nasıl tohumlanıyor?

Psikanalitik kurama göre; psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında akış halinde olan “erotik ve saldırgan dürtüler” ebeveynlerin ve toplumun caydırıcı tavrıyla süzgeçten geçirilmeye ve  biçim değiştirmeye teşvik edilir. Çıplak, çiğ haldeki dürtülerin kendilerini örtük ve sofistike biçimlerde ortaya koymalarına imkan tanıyan kültürel (spor, müzik, resim, sanat, bilim, felsefe ve zararsız bir doz “din” gibi)“yüceltme kanalları” açılır.

İslam kültüründe ise psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında  filizlenen  saldırgan, ötekileştirici dürtülerin bilinç dışına bastırılmasına veya yüceltilmesine imkan tanıyan kültürel iklim koşulları  yazık ki yeterince olgunlaşmış değil. Ümmet ile kafirlerin dünyası arasındaki derin ayrım, “ötekini” kendisiyle eşit görmeme hali bu coğrafyada marazi boyutlara ulaşmış durumda.

İnsanların arasında eşitlik ve kardeşliği tesis etmeye uğraştığımız bir çağdayız. Bu çağın siyasal ve sosyolojik meselelerini tartıştığımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biri “ötekileştirmek.” Ötekileştirme denilen olgunun insanlar arasında gerçekleşen   empati yitiminde rol oynayan  başlıca dinamik olduğunu biliyoruz. Ötekileştirmek, diğerini salt başka bir dine, siyasi görüşe, sosyolojik sınıfa ait olarak görmek değil onunda ötesinde “insani anlamda kendi eşiti olarak görmemek” demek. Bu kabullenememe hali, kendi sahip olduğu haklara ötekinin sahip olmasını kabullenmemekten başlayan ve “yeryüzünde yaşam hakkını tanımamaya” kadar giden algısal bir spektrum üzerinde konumlanabilir.

İslami bağlamda önemli bir kavrama işaret eden  ”kafir” sözcüğü  kültüre sirayet etmiş derin “ötekileştirme” olgusuna işaret eder.  Freud, medeniyet üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adlı eserinde, açıkça eyleme vurulması uygun olmayan dürtülerin  bilinç dışına bastırılmasının uygarlık için öneminden bahsetmişti. Dürtülerin ve düşüncelerin filtrelenmesi sürecinde aktif rol alan ruhsal kompartıman olan üstbenlik aynı zamanda dürtülerin doyuma kavuşamamasından dolayı hissedilen engellenme duygusu ve ortaya çıkan nevrotik tabiatlı ruhi arazlardan da sorumluydu. Freud bu arazların “uygarlık adına ödenmesi gereken bedel” olduğuna dikkat çekiyordu.

Bastırma ve yüceltme denilen ego mekanizmalarının çalışabilmesi için belirli bir medeniyet seviyesine, kültürel iklime ihtiyaç duyulduğu açıktır. Başkasına saygıyı,  kendi eşiti olarak görmesini telkin eden,  onu erotik ve tahripkar içgüdülerin nesnesi olmaktan men eden bir kültürel iklimdir söz konusu olan. Bu kültürel iklim sayesinde sağlıklı bir üst benlik gelişebilir ve ego işlevleri uygun biçimde yürüyebilir. Ötekileştirmenin mübah olduğu  kültürel iklimlerde ise bu işlevleri yerine getirecek sağlıklı  üstbenlik gelişemez,  bastırma ve yüceltme ile ilgili ego işlevleri de aksar.  Freud’un bahsettiği ruhsal çatışma ve “medeniyet için katlanılması gereken nevrotik bedelin” artık görülmeyeceği ama dürtülerin herhangi bir engel ile karşılaşmadan eyleme koyma ile orta yere serileceği medeniyet öncesi bir iklimdir artık söz konusu olan.

İşte belki de bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında nevrotik değil, psikopatik düzeyde örgütlenmiş kişilikler ile sıklıkla karşılaşıyoruz.   Bu kişiliklerin ego seviyesinde kullandıkları savunma mekanizmaları  yüceltme ne bastırma ile ilgili değil. Ancak masif miktarda    rasyonalizasyona  (Allah’ın istediği olur, kader böyleymiş) ve inkar-projeksiyon mekanizmalarına (hak ile batılın mücadelesini yaşıyoruz, çektiklerimizin sorumlusu haçlı dünyasıdır vb.) başvurulduğu görülüyor.

Freud’a göre medeniyet olgusunun ruhsal dinamiklere ait lugattaki terimsel karşılığı “yüceltme ve bastırmadır.” Barbarlığın karşılığı ise “inkar, projeksiyon ve dürtüyü doğrudan eyleme dökmedir.” İslam’ın doktriner yapısı ne erotik, ne de yıkıcı dürtülere yönelik yüceltme kanallarının işlevselliğine imkan tanımıyor. Sanata açıkça kapalı. Resim, heykel, müzik , edebiyat yasak. Kadın, erkek ve kadın cinselliğinin toplumsal hayata kazandıracağı güçlü dinamizmi yok etmek, kültürü fakirleştirmek istercesine kapatılmış, köşeye sürülmüş.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldızların doğumu, gelişim ve ölüm süreçleri

Bu yazıda yıldızların yaşam öykülerine ve bu öykünün dünyamızdaki yaşamı nasıl etkilediğine bakacağız. Yıldızın yaşam döngüsü üzerine yorumlar Baade’nin 1944 yılında yazdığı makaleye dayandırılarak geliştirildi. Yıldızlarda gelişen bu spesifik olaylar sadece spiral galaksiler için geçerlidir. Oval galaksilerde manyetik alan özelliği görülmediği için hidrojen atomlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması gerçekleşmemektedir. Dolayısı ile yıldız oluşumları için gerekli madde sağlanamaz. Bu tip galaksilerde sadece hidrojenden oluşmuş, ilk , eski yıldızlar vardır. Spektroskopik olarak yapılan analizlerin hiç birisinde bu yıldızlarda ağır element görüldüğüne dair bir bulguya rastlanmamıştır. Yani tüm galakside hidrojen ve helyumdan başka kayda değer Dolayısı ile toprağı, suyu, havayı oluşturacak herhangi bir elementin oluşması ya da bir gezegene yığılması söz konusu değildir.

Bitkilerin üzerinde yaşadığı toprağı,hayvanların ve bitkilerin yapıldığı molekülleri, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu vs.yi oluşturan atomların hepsi, bu dünyada yapılmamış, hidrojenin uzun yıllar önce ve uzun yıllar boyunca yıldızlar kuşağı dediğimiz bir seri fırınlar dizisi ile pişirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu fırınların (yani yıldızların) çekirdeklerinin patlaması ile etrafa saçılan küller, güneş sistemini oluştururken büyük ölçüde dünyanın oluşumuna katılmış ve  canlıların temel moleküllerini oluşturmuştur. Canlı yaşamın gelişebilmesi için önemli bir diğer husus da dünya gibi bir gezegenin yıldızının (güneş) kütlesinin bir kritik eşiğin altında bulunması zorunluluğudur.

Güneşin kütlesinin 1.44 den daha büyük yıldızlar birkaç milyon yıl içinde hızla yanıp kül olarak süpernova patlaması ile mahvolurlar.Bu ise çevrelerindeki bir gezegende canlı yaşamın gelişmesine imkan vermez. Yani hiçbir canlı yıldızının bir süpernovaya dönüştüğünü göremez.
——————-
Bir yıldızın doğumu

Yaklaşık 7 ya da 8 milyar yıl önce, bu günkü güneş sisteminin kapladığı alanın belki yüzlerce misli büyüklükteki bir hacimde, hidrojen atomundan oluşmuş bir gaz moleküllerin birbirini çekmesi ile öykü başladı. Çok uzun zaman alan bu yığılma ve büzülme zaman içinde hızlanmaya, gaz kütlesinin merkezinde bir çekirdek oluşturmaya ve dolayısı ile bu merkezi kısımda çekim kuvvetini büyük ölçüde artırmaya başladı. Moleküllerin hepsinin birbirine değmesi olanaksız olduğundan, moleküllerin bir kısmı bu çekirdek kısmını sıyırırcasına geçmiş ve bu açısal momentumun korunmasınısağlayabilmesi için büzülme ekseninin etrafında yavaş yavaş dönme hareketi başlamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile?

Ludwig Wittgenstein (1889-1951)

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile? Witgenstein, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” demişti. Bu cümle ile zihninin tasarladığı her şeyin arkasında dilsel yapıların işbaşında olduğunu ifade etmek istiyordu. Dil iletişimde rol alan sıradan bir araç mıdır yoksa düşünceyi kuran, olmazsa olmaz ana unsur mudur? Dilsiz de düşünebilir miyiz? Eğer sesler ile, imgeler ile, resimler ile, canlı akan hayaller ile düşünebiliyorsak dilsiz de düşünebiliyoruz demektir. Derdimizi işaret diliyle ya da mors alfabesiyle anlatabiliyorsak dilsiz de iletişim kurabiliyoruz demektir. Bunlar düşüncenin dili öncelediğini gösterir. Bu konuda bir başka dayanak da tanrı, adalet, özgürlük gibi kavramların yapısal farklılıkları olsa da değişik dillerde her zaman karşılıkları olmasıdır. Eski Yunan zamanında yazılan felsefi eserler daha sonra Arapça’ya oradan Latince’ye tercüme edilmiş ancak her dilde aynı biçimde anlaşılabilmiş. Yani dilsel farklar düşünsel temeli etkilememiş. Bu  şekilde düşündüğümüzde düşünce dilden önce gelir diyebiliyoruz.

Ancak Witgenstein “bir dakika”  diyor bize oradan. Evet şu an kavramlar  onu ifade edilen dile iyice oturmuşken aktarılabiliyor ama kavramlar hatta daha onlar gelişmeden önce onlara öncelik eden basit nesneler ve olgular çocukluktan itibaren isimlendirilmeleri suretiyle  nasıl öğreniliyorlar. Öğrendiğimiz her basit şey ile dünyamızı kurduğumuz uzun bir süreçten geçerek bu güne geliyoruz, bunu dilsiz yapabilir miydik? Ya da dilsiz yapsaydık dünyamız bu günkü gibi olurmuydu, acaba nasıl bir dünya olurdu? Ağacın ne olduğunu üç yaşında öğrendiğimizde ve onu diğer nesnelerden iyice ayırt ettiğimizde ağaçlar ile ilgili bir düşünceye sahip olmuş olduk. Ama bu düşünceyi dilin sayesinde, onun üzerinden öğrendik. Şimdi ağacın canlı olduğunu, kesilince dalının yeniden çıktığını, bir ömrü olduğunu, yaşaması için düzenli sulamak gerektiğini, belirli zamanlarda meyve verdiğini ve tepesine çıkıp etrafı gözlemenin bazen faydalı bazen de yalnızca eğlenceli bir şey olduğunu biliyoruz. Ama tüm bu düşünceleri dilin üzerinden öğrendik. Eğlencenin, faydanın meyvenin, ağaca çıkmanın ne olduğunu tek tek öğrenmiştik hatırlarsanız. Bunları öğrenmeden önce bunlarla ilgili kafamızda hiçbir düşünce de yoktu. Dolayısı ile Witgenstein’a hak vermemek mümkün değil. Biraz aksi, biraz gizemli, ketum ve tuhaf davranışları olan bir insan o. Pek yeni bir şey söylemiyor gibi de geliyor ilk bakışta. Ama dehası yukarıdaki tartışmada tuttuğu safa ve söylediği söze baktığınızda anlaşılıyor. Ne demişti bir keresinde bay Wittgenstein: “Eğer aslan konuşabilseydi bile, biz onu anlayamazdık.” Aslanın dilini çözmek için bir çevirmen bulmamız gerektiği kastedilmiyor şüphesiz. Aslanın dünyasının, onun dilini belirleyeceğinden ve bu dünyayla (yaşam pratiğiyle) ortaklığa sahip olmayan insanın bu dili yabancılayacağından bahsediliyor. Çok haklı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Borderline patolojide kontrol edilme duygusu ve öfke

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilikte göze çarpan önemli bir bileşen “kontrol edilme duygusu” ve “kontrol edilmeye aşırı hassasiyettir”. Bireyleşme-ayrılma döneminde yaşanan çatışma ve kaygının sonucunda gelişir. Annenin çocuğun bireyleşme sürecine olan olumsuz müdahalesi çocuğun bireyleşme çabasından zaman zaman vazgeçerek anne ile birleşmeye tekrar yönelmesine yol açar. Ne var ki bu zaman içinde kötü çocuk imgesine yönelik saldırganca duygular üzerinden suçluluk duygularına ve kötü anne imgesine yansıtılan agresyonla öfke duygusuna sebebiyet verir. İlişkilerde istikrarsızlığın önemli bir sebebi borderline kişiliğin eleştirilmeye karşı kontrol edilme ve reddedilme duygularıyla yoğun bir şekilde tepki vermesidir.

Kontrol edilme duygusuna aşırı hassasiyet kontrol edici anne imgesinin hala canlı ve etkin olmasına bağlıdır. Anne imgesini temsil eden kişilere karşı borderline hem hem itaat etme (birleşme) hem de karşı çıkma ve reddetme (bireyleşme)  arzusu ile tepki verir. Olası sonuçlar ise terk edilme ve terk etmedir ki bu ilişkiler esnasında sık sık görülen bir osilasyon hareketidir. Anne temsilini terk etme eyleminin sonucunda canlanan kötü çocuk imgesi (suçluluk duyguları) borderline’ın bireyleşme arzusuna ket vurur. Pişmanlık ve yeniden birleşme arzularıyla geri dönüşüne yol açar. Haz egosu yeniden birleşmeyle harekete geçse de bu davranışın bedeli de bireyleşme arzusuna ket vurulması ve yetersizlik/değersizlik hislerinin aktive olmasıdır. Birey birleşme sürecine dönmesi ile değer kazanır ancak bu değerin yalnızca anne ile ilişkisi kapsamında geçerli olması, dış dünyada bireysel yetenekleri ile kendisini kabul ettiremekte sınırlı faaliyeti değersizlik duygularına yol açar. Dolayısı ile borderline’da normal, sıradan olmak hatta annenin kıstasları ile “iyi çocuk” imgesindense “kötü çocuk” imgesine yakın olmak içten içe arzulanan bir şeydir. Bu arzu  eyleme vurmalar ile zaman ortaya konur ve borderline’ın anlaşılmaz görünen cinsel eyleme vurma, aşırı alkol uyuşturucu alma, pervasızca araba kullanma, kumar oynama vb dürtüsel/kötücül davranışlarından sorumludur

Bu eylemlerin ruhsal ekonomi üzerine etkisi iki yönlüdür. Hem kötü çocuk imgesini harekete geçirerek anneden epeyce uzaklaşmanın verdiği haz söz konusudur, hem de kötü çocuk imgesi ile özdeşleşmenin verdiği suçluluk duyguları ile kendine dönen saldırganca duyguların boşalması. Ne var ki her ikisi de bu araya sıkışmışlığın verdiği rahatsızlığı etkili ve kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaya yetmez.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Evren dev bir bilgisayar mı?

*Evrenin dev bir bilgisayar olabileceği fikri ilk defa 1940 lı yıllarda ilk programlanabilir bilgisayarı icad eden Konrad Zuse tarafından ortaya atılmış

*Fiziğin temelleri ile dijital bilgisayarlar arasındaki uyum, evrenin bilgisayar mantığı ile çalıştığını ve fiziğin dijital olduğunu gösterir.

*Evrenin yapısının analog mu (sürekli) dijital mi (kesikli) olduğunu tespit etmek için kuantum fiziğinin dijital mi, analogmu olduğuna bakabiliriz.

*Temelinde bilgisayar gibi işleyen bir evrende yaşadığımıza kanıt olarak, sürekli görülen fiziksel olaylara kuantum mekaniksel düzeyde baktığımızda kesikli bir yapıya sahip olduklarını farketmemiz gösteriliyor. Kuantum mekaniğine göre hareket ve enerji sürekli değil kesikli. Parçacıklar kuantum durumları denilen belli bir durumda bulunuyor ve parçacığın bir kuantum durumundan diğerine geçebilmesi için de enerji paketçikler halinde taşınıyor.

İnsan ölçeğindeki olaylarda, örneğin bir topun hareketinde değişik enerji seviyeleri arasındaki uzaklık gözümüzün farkedemeyeceği kadar küçük olduğu, bir diğer deyişle enerji seviyeleri birbirine çok ama çok yakın olduğu için kesikliği farkedemiyoruz. Temelinde kesikli olan olayları sürekli algılamamız tabi ki duyularımızla da ilgili. Sinema perdesinde saniyede geçen 60 film karesinin ya da saniyede 120 kez yanıp sönen bir ampülün sürekli yanıyor olduğu izlenimi, beynimizin art arda gelen anlık görüntüleri sürekliymiş gibi algılamasından kaynaklanıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Felsefe’de üzerinde düşünülmesi gereken on soru

1) Özne nedir?
Bu soru kartezyen özgür özne varsayımını tartışıyor. Maddi bir temele dayalı, deterministik tabiat (fizik ve kimya) güçleri tarafından yönetildiği aşikar bir organ olan beynin bir fonksiyonu olarak “özgür-özerk özne” mümkün müdür?

Özne kendiliğinden, doğal bir varlık mıdır, yoksa toplum tarafından, dil vasıtasıyla kurulan bir olanak mıdır?

———————————

2) Özgür özne denilen, toplumsal yapıların belirlemesinden ne denli özgür olabilir? Özgürlük tamamıyla bir yanılsama mıdır, yoksa özgürlüğün mümkün olduğu deterministik toplumsal etkilerden azade bir alan var mıdır? Varsa bu alanı tanımlamak mümkün müdür?

————————

3)İnsan kendisine yabancı mıdır, değilse kendini neden öyle hisseder? Eğer yabancıysa hangi dış ve iç güçlerin etkisi ile yabancılaşmıştır kendisine? Ve yabancılığını nasıl aşabilir. Yabancılığını aşabilirse ulaştığı gerçek kendiliği nedir? (gerçek kendilik ya da insanın özü diye bir şey var mıdır?)

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: