Tag Archives: psikanaliz

İslam coğrafyasında korku ve şiddet nasıl tohumlanıyor?

Psikanalitik kurama göre; psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında akış halinde olan “erotik ve saldırgan dürtüler” ebeveynlerin ve toplumun caydırıcı tavrıyla süzgeçten geçirilmeye ve  biçim değiştirmeye teşvik edilir. Çıplak, çiğ haldeki dürtülerin kendilerini örtük ve sofistike biçimlerde ortaya koymalarına imkan tanıyan kültürel (spor, müzik, resim, sanat, bilim, felsefe ve zararsız bir doz “din” gibi)“yüceltme kanalları” açılır.

İslam kültüründe ise psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında  filizlenen  saldırgan, ötekileştirici dürtülerin bilinç dışına bastırılmasına veya yüceltilmesine imkan tanıyan kültürel iklim koşulları  yazık ki yeterince olgunlaşmış değil. Ümmet ile kafirlerin dünyası arasındaki derin ayrım, “ötekini” kendisiyle eşit görmeme hali bu coğrafyada marazi boyutlara ulaşmış durumda.

İnsanların arasında eşitlik ve kardeşliği tesis etmeye uğraştığımız bir çağdayız. Bu çağın siyasal ve sosyolojik meselelerini tartıştığımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biri “ötekileştirmek.” Ötekileştirme denilen olgunun insanlar arasında gerçekleşen   empati yitiminde rol oynayan  başlıca dinamik olduğunu biliyoruz. Ötekileştirmek, diğerini salt başka bir dine, siyasi görüşe, sosyolojik sınıfa ait olarak görmek değil onunda ötesinde “insani anlamda kendi eşiti olarak görmemek” demek. Bu kabullenememe hali, kendi sahip olduğu haklara ötekinin sahip olmasını kabullenmemekten başlayan ve “yeryüzünde yaşam hakkını tanımamaya” kadar giden algısal bir spektrum üzerinde konumlanabilir.

İslami bağlamda önemli bir kavrama işaret eden  ”kafir” sözcüğü  kültüre sirayet etmiş derin “ötekileştirme” olgusuna işaret eder.  Freud, medeniyet üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adlı eserinde, açıkça eyleme vurulması uygun olmayan dürtülerin  bilinç dışına bastırılmasının uygarlık için öneminden bahsetmişti. Dürtülerin ve düşüncelerin filtrelenmesi sürecinde aktif rol alan ruhsal kompartıman olan üstbenlik aynı zamanda dürtülerin doyuma kavuşamamasından dolayı hissedilen engellenme duygusu ve ortaya çıkan nevrotik tabiatlı ruhi arazlardan da sorumluydu. Freud bu arazların “uygarlık adına ödenmesi gereken bedel” olduğuna dikkat çekiyordu.

Bastırma ve yüceltme denilen ego mekanizmalarının çalışabilmesi için belirli bir medeniyet seviyesine, kültürel iklime ihtiyaç duyulduğu açıktır. Başkasına saygıyı,  kendi eşiti olarak görmesini telkin eden,  onu erotik ve tahripkar içgüdülerin nesnesi olmaktan men eden bir kültürel iklimdir söz konusu olan. Bu kültürel iklim sayesinde sağlıklı bir üst benlik gelişebilir ve ego işlevleri uygun biçimde yürüyebilir. Ötekileştirmenin mübah olduğu  kültürel iklimlerde ise bu işlevleri yerine getirecek sağlıklı  üstbenlik gelişemez,  bastırma ve yüceltme ile ilgili ego işlevleri de aksar.  Freud’un bahsettiği ruhsal çatışma ve “medeniyet için katlanılması gereken nevrotik bedelin” artık görülmeyeceği ama dürtülerin herhangi bir engel ile karşılaşmadan eyleme koyma ile orta yere serileceği medeniyet öncesi bir iklimdir artık söz konusu olan.

İşte belki de bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında nevrotik değil, psikopatik düzeyde örgütlenmiş kişilikler ile sıklıkla karşılaşıyoruz.   Bu kişiliklerin ego seviyesinde kullandıkları savunma mekanizmaları  yüceltme ne bastırma ile ilgili değil. Ancak masif miktarda    rasyonalizasyona  (Allah’ın istediği olur, kader böyleymiş) ve inkar-projeksiyon mekanizmalarına (hak ile batılın mücadelesini yaşıyoruz, çektiklerimizin sorumlusu haçlı dünyasıdır vb.) başvurulduğu görülüyor.

Freud’a göre medeniyet olgusunun ruhsal dinamiklere ait lugattaki terimsel karşılığı “yüceltme ve bastırmadır.” Barbarlığın karşılığı ise “inkar, projeksiyon ve dürtüyü doğrudan eyleme dökmedir.” İslam’ın doktriner yapısı ne erotik, ne de yıkıcı dürtülere yönelik yüceltme kanallarının işlevselliğine imkan tanımıyor. Sanata açıkça kapalı. Resim, heykel, müzik , edebiyat yasak. Kadın, erkek ve kadın cinselliğinin toplumsal hayata kazandıracağı güçlü dinamizmi yok etmek, kültürü fakirleştirmek istercesine kapatılmış, köşeye sürülmüş.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Erik Erikson-Yaşamın sekiz evresi

Erik Erikson (1902-1994)

Anne babası Danimarkalı olan , Erikson 1902 de Frankfurt’ta doğdu. Küçük yaşda babasını kaybeden Erikson üvey babası Yahudi pediatrist olan Theodor Hamburger’i gerçek babası zannederek büyümüştür.

Yahudiler arasında sarışın mavi gözlü Danimarkalı fiziğiyle, Almanlar arasında ise fiziksel görünümüne uymayan Yahudi kimliğiyle yetişen Erikson’un “kimlik karmaşası” tezini ileri sürerek çığır açan bir psikoterapist olması çok manidardır.

Erikson, orta öğretimini esnasında artistik alanlarda gösterdiği sınırlı başarı dışında kayda değer bir performans göstermeden tamamladı. 1927 yılında önemli bir şahsın çocuklarına eğitim vermek üzere yapılandırılmış gayrı resmi bir okulda, sonraları ünlü bir çocuk psikologu olarak anılacak olan Peter Blos’un ekibinde çalışmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bu çalışmalar vesilesiyle Anna Freudile karşılaşan Erikson bir süre sonra onunla terapi görmeye başladı ve 1933 deViyana Psikanaliz Enstitüsünden mezun oldu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kohut ve kendilik psikolojisi

Heinz Kohut

Heinz Kohut, asimile olmuş bir yahudi ailesinin çocuğu olarak 1913 de Viyana’da doğdu. Burada tıp fakültesini bitirdi. 1936 yılında babası lösemi hastalığına yakalanarak öldü. Bu tarihten sonra Kohut Freud’un yakın çevresinde yer alan bir analist olan August Aichhorn ile psikanalitik terapiye başladı.  Hitler rejiminin yahudiler üzerindeki baskısının artması üzerine 1940 yılında önce İngiltere’ye ardından ABD’de Chicago kentine göç etmek durumunda kaldı. Chicago psikanaliz enstitüsünde kendisine önemli bir yer edindi. İlk başlarda geleneksel psikanalize oldukça yakın bir çizgi izleyen Kohut, psikanalizin yetersiz kaldığı alanları gördükçe yeni bir psikolojik gelişim paradigması üzerinde çalışmaya başladı. Psikanalizin temelinde yer alan   “id-ego ve süperego” şeklinde üç parçaya dayalı benlik anlayışına ulaşabilmek için öncelikle benliğin kendisini yeterince değerli ve bütünlüklü hissettiği bir evreden geçmesi gereğine işaret etti. Narsistik gelişim süreci adını verdiği bir süreç sonunda ancak bütünlüklü bir kendiliğin oluşabildiğini ileri sürdü.  Bu süreç boyunca bebek, her şeye kadir olduğunu düşündüğü tüm güçlü narsistik bir evreden adım adım sınırlarını bildiği, kendisini yeterince değerli hissettiği bütünlüklü bir kendiliğe ulaşıyordu. Bu aşamada karşılaştığı engeller değersizlik duyguları ile dolu ve kendi içinde bölünmüş bir kendilik oluşumu ile sonuçlanıyordu. Bölünmüş kendiliğin bir bölümü kendisini değersiz ve zayıf hissederken bir başka bölümü kadir-i mutlak (narsistik)  bir hissiyat içerisinde bulunuyordu. Böylece psikanalizin nevrozları ,  cinsel dürtüler ile ebeveynin koyduğu yasaklar arasında kalan çocuğun yaşadığı  suçluluk duygularına ve cinselliğin baskılanmasına bağlayan klasik psikanalitik teoriden farklı olarak cinsellik ufkunun dışına doğru yönelerek  benlikte hissedilen değersizlik duygularının menşeini araştıran yeni bir psikoloji kuramı ile karşılaşıyorduk. Şimdi Kohut’un kuramına biraz daha yakından bakalım.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sigmund Freud’un hayatı ve eserleri

Sigmund Freud (1856-1938)

1856 yılında o tarihler itibarıyla Avusturya imparatorluğu içinde kalan ,bu günkü sınırlara bakılırsa Almanya’nın Çek cumhuriyeti ile olan güney sınırına çok yakın olan Freiberg isimli bir kasabada dar gelirli Yahudi bir ailenin sonradan sahip olacağı yedi çocuğundan ilki olarak doğdu.. Babası Jacob, annesi Amelia ile ikinci evliliğini yaptığında kırk yaşındaydı ve halihazırda yün ticareti ile uğraşmaktaydı. Freud üç yaşındayken işleri bozulan baba Freud, Viyana’ya göç etmeye karar verdi. İki üvey ağabeyi aynı dönemde Manchester’a göç ettiler.Sigmund Freud dokuz yaşından itibaren “Gymnasium”da kendisine iyi bir yer edindi.Son altı yılın sınıf birincisi olan Freud üniversiteye gitmeye hazırlanırken kendisine seçeceği alan konusunda kararsızdı.Toplumsal ve kültürel meselelere yönelik bir ilgisi vardı ancak Goethe’nin olduğunu zannettiği “Doğa” isimli bir denemenin halka okunduğu bir toplantıya katılması onun doğabilimlerine yönelmesine yol açacaktı.

Yaşadığı yüzyılın genel özellikleri, Tıp Eğitimi , nişanlılık

1873 yılında tam onyedi yaşında iken tıp eğitimi almaya başladı.Üniversitenin ilk iki senesinde genel dersler alan ve bazı toplantılara katılan Freud üçüncü senesinde (1876) Ernest Brücke’ninyöneticiliğini yaptığı Fizyoloji enstitüsünde çalışmaya başladı.Helmholtz Tıp Okulu olarak bilinen bir ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Brücke’nin organizmalardaki güçlerin de enerjinin korunumu ilkesine tabi oldukları ve devinimsel ya da gizil halde bulunan tüm bu güçlerin neticede itme ve çekme güçlerine indirgenebileceğine dair bilimsel addettiği görüşleri vardı.Bu ekol organizmanın işleyişinde hiçbir tanrısal, ruhsal gücün söz konusu olmadığı belirlenmeciliğe dayalı Darwin’ci görüşe de uygun, evrimsel bir yönelime sahipti.Bu bakış açısının Freud’un görüşlerini şekillendirdiği ve daha sonra psikanaliz üzerine yapacağı çalışmalarda bu ilkelere sadık kalacağı söylenir.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Depresyon: Hayata yeni bir gözle bakmak.

Depresyon, insanın uzun zamandan beri kullandığı yaşamla başa çıkma stratejilerini, savunmalarını  sonunda tüketerek,  yüzeyinde uzun bir zamandır salınmakta olduğu serin sulara  kendini   bırakması ve olanca ağırlığıyla batıvermesidir.

Bu bakımdan depresyon, evet  sorunların birikimi ile bir zehirlenmedir.  Ancak  salt sorunların birikimi değildir mesele,   birikimle ağırlaşmanın nihayetinde, dünya  ile başa çıkma yeteneğine  dair duyulan güvensizlik  ve verilen mücadeleye ilişkin yaşanan derin kaybetmişlik duygusu ile kuşatılmadır.

Bazı psikiyatristlere göre depresyon bir süreç olarak  faydalıdır. Zira depresif sürece giren birey, daha önce karşılaştığı sorunlarda olduğu gibi mücadele içine girmez.  Kendini üzerine gelen sorunlara karşı savunmasızca bırakır ve dibe doğru batabildiği kadar batar. Bir tür acı çekerek arınma sürecidir belki yaşanan.
Continue reading
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacan’a göre histeri ve tedavisi: Fantaziyi kat etmek

Histeri

Lacan, histerik karakteri, kendisini “Büyük ötekinin” arzusunun nesnesi olarak konumlayan şahsiyet olarak betimler. Histerik özne gösterenden yoksundur ve arzusu, Büyük öteki tarafından arzulanmak arzusudur. Büyük öteki, gerçekte olmayan ancak fantezi düzeyinde arzunun mekanı olarak kurulan , içinde hiçbir eksik barındırmayan simgesel sistemin tüm belirleyicilerinin toplamıdır. Öznenin kuruluşunda büyük öteki ile karşılaşması zorunludur. Ancak bu sayede simgesel düzene dahil olabilir. Büyük öteki simgesel sisteme ait belirleyicilerin toplamıdır belki ama merkezindeki boşluk düzenin bütünlüğünü temsil eden, “yasa, babanın adı (otorite), devlet, tanrı ve psikanalizde analist” tarafından doldurulur. Büyük öteki, kişinin kendisine bakarak olmak istediği biçimiyle kendisini gördüğü yerdir. İşte histerik büyük ötekide gördüğü bu manzaraya öylesine kapılmıştır ki, kendi arzusuna yabancılaşmıştır. O yüzden sembolik gerçek alanında kapladığı boşluğu aşırı/gereksiz  söz ve hareketler ile doldurur. Kendisini mutlu hissetmekten uzaktır ve yaptığı şeyler kendisini  beklediği hedeflere ulaştırmaz.   Lacan, psikanalitik süreç esnasında hastanın büyük ötekinin yalnızca fantezi düzeyinde kurulmuş olduğunu,  gerçek manada böyle bir oluşumun var olmadığını idrak ettiğini söyler. Psikanaliz ile kurulmuş olan tüm bu “fantezi katedilerek“ Büyük ötekinin gerçek anlamda var olmadığına kani olunur.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Sapık” ve “mümin”

Sapık

“Sapık” dünyadaki herhangi bir eylemin  kendisini nihai olarak tatmin edeceğini düşünen ve bunu gerçekleştirmek uğruna eylemde bulunan kişidir.

Herhangi bir anlamda “mümin” ise kendisini nihai olarak tatmin edecek olan eylemin kendi iradesinin üstünde bir  irade kararı ile husule geleceğini tahayyül eden ve bu hadiseyi tevekkül ile bekleyen kişidir.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çile çekme psikolojisi

Caferiler'in çilesi

Çile çekmek, matem tutmak başa gelen travmatik bir olayın sonrasında yaşanan ruhsal bir iyileşme süreci olarak bakılarak anlaşılabilen bir şey.

Oysa Hıristiyanlıktaki Katolisizm ve İslam Caferiliğinde olduğu gibi sonsuzca yaşanan matem ve çile çekmenin değer olarak benimsendiği öğretiler de var.

Bu öğretilerdeki matem/çile sürecinin psikolojik değeri ne olabilir peki?

Bir kaybın arkasından, o kaybın fiziksel varlığına eşlik eden ruhsal imgesini kaybetmemek için verilen bir uğraş olduğunu ve işe yaramadığında bir süre sonra kaybedilenin geri gelmeyeceği gerçeği ile yüzleşileceği, imgeye paradoksal biçimde yatırılan yoğun libidinal/agresif enerji yükünün geri çekileceği pekala mantıklı bir düşünce. Çekilen enerji ile birlikte imgenin duygusal yükü azalacak ve izi solgunlaşacak.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı Eksik ve Fallus üzerine…

Fallus, Lacan’cı terminolojide “iktidar”ın simgesidir. Penis ile olan benzerliğine rağmen kastedilen  biyolojik bir organ değildir. Fallus , penis denilen fazlalığa sahip olan küçük çocuğa “büyük öteki”nin vaat ettiği türden herşeydir: Kadın, iktidar, statü, güvenlik, bütünlük, içerilme” vb.

Öte yandan “fallus” bir gösterendir. Yukarıda örnek verdiğim gibi toplumsal hayatta bir şeylere sahip olmayı gösterir.

Bülent Somay’ın “bir şeyler eksik” kitabından bir alıntı: s.28

“Polisin elindeki cop,babanın tokadı,ABD’nin füzeleri.Ama bunların hiç biri sahibindeki eksikliği gideremez:Ne polis iktidara sahiptir,ne baba,ne de ABD başkanı.O yüzden de çok tehlikelidirler:Bir eksiğe sahip olmanın tahammül edilemez farkındalığı ile,ellerindeki nesneleri akıldışı biçimde kullanabilirler.Bir şey öğrenmesi gerekmediği halde işkence yapan polis,durup duruken tokadı basan baba,beceriksizce güç kullanıp her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ABD ,hep o eksiği kapatmaya çalışmaktadırlar.Ama olası suçları engellemek için işkence yapan polise,terbiye vermek için tokatlayan babaya,ya da “demokrasi götürmek için” operasyon yapan ABD’ye hak vermeye hemen yanaşmayalım.Yüzeydeki bu akılcı açıklamalar bir kaç gün,en fazla bir kaç yıl içinde,yağan yağmurla,esen rüzgarla sıyrılıp gittiğinde geriye kalan aynıdır:İşkence,dayak,savaş….

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Arzu neden tatmin edilemez?

Dr. Juan David Nasio

Ve arzunun tatminsizliği insanın özlemlerine dair psikanalizin karamsarlığını mı gösterir?

Arzunun tatminsizliği konuşan varlıklar olduğumuz gerçeğine dayanır. Konuşmak, sembolik dünyanın bir parçası olmak demektir. Her şeyin kendisinden başka ikircikli pek çok anlama geldiği semboller dünyasında, arzunun tam tatminine giden yol binbir labirentten oluşan sonsuz bir alana açılır. Sözler ve edimler açılan yan anlamlardan kurtulamaz ve buradan arzunun hedefi olan tam tatmine asla ulaşılamaz.

Ancak karamsar olmak için gerek de yoktur. Zira arzunun peşinden atılan her adım belki ona ulaşmamızı sağlamayacak ama kendi ölçeğinde yaratıcı bir edim ortaya koyacaktır.Önceden çizilmemiş bir yol her deneyimde yeni bir yola açılır.Varılan her sınır sonsuza uzanan bir diziye açılan eşiktir.

( “Lacan’ın kuramı üzerine beş ders” Yazan:J.D.Nasio”)

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jacques Lacan Kuramının Genel Kavramları- J. D. Nasio

Jacques Lacan

Lacan’ın kuramı çekici olduğu kadar, kavramanın zorluğu yüzünden, iticidir de. Jacques Lacan’ın öğrencisi ve Françoise Dalto’nun yakın işbirlikçisi olmuş J. D. Nasio’ya danıştık. Kendisi 30 sene Paris VII Üniversitesinde eğitim vermiş ve şu anda psikanalist, psikolog ve sosyal alanda çalışanları eğitmekte en etkin yerlerden biri olan “Paris Psikanalitik Seminerlerinin” başındaki insan. Her biri bilim dünyası tarafından olumlu kucaklanan, tam 12 dile çevrilmiş 18 kitap yayımladı ve bazıları uzman olmayanlar tarafından da benimsendi. Türkçe’de İmge Yayınevi tarafından basılmış 5 kitabı var:

Psikanalizin Yedi Temel Kavramı, Aşk acısı, Fiziksel Acı ve Freud, Ferenczi, Groddeck, Klein, Winnicott, Dolto, Lacan Eserlerine Giriş ve özellikle -burada bizi ilgilendiren – Jacaues Lacan’ın Kuramı Hakkında 5 Ders.

J.-D. Nasio, Lacancı kuramın iki temel parçasını açıklayacak; ilk önce kavramsal üçlü “İmgesel (imaginaire), Simgesel (Symbolique) ve gerçek (Reel)”, ardından da “Bilinçdışı” ve “Jouissance” kavramını.

Bu metin kırk senede oluşturulmuş bir kuramın eksiksiz bir incelemesi olamaz ancak bu karmaşık ve etkileyici düşünceyi kavramamızda önemli bir temel oluşturacaktır.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı terimler sözlüğü

1533- Hans Holbein- "The Younger The French Ambassadors"

Anamorfoz (Y. anamorphosis)
Görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfotik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan, aykırı) bir bakış açısından, “yamuk bakarak” algılanabilir, ancak bu sayede Simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/nazar (F. regard, İ. gaze) anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında (gözucuyla) görünebilir “gibi olan” olan anamorfotik nesnenin en iyi örneği, Holbein’ın “Sefirler” tablosudur.

Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başınızı yana eğerek (“yamuk”) baktığınızda, bir kafatası olarak algılanır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jacques Lacan

Jacques Lacan (1901-1981)

Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901′de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık’tan postyapısalcılığa (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dilbilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kendini seyretmek

Bir iç göz bizi izliyor kesintisiz.

Kimse bakmaz ise o bakıyor.Kimse ilgi,merhamet göstermezse,sevmezse o gösteriyor,seviyor…

Bu gerçekten de içsel bir göz mü,yoksa yalnızca benliğe dair bir kuruntu,bir imge mi?
Eğer bir imge ise,insan neden böylesi imgelere tutunma ihtiyacı içinde acaba..

Ne kadar yalnızız aslında. Gözleyen ve gözetlenen olarak içimizde ikiye bölünmeyi göze alacak kadar yalnızız.

Yalnızlığı sadece insanlar mı hisseder acaba? Türümüzün diğer örneklerinde böyle bir duygunun karşılığı var mıdır?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Psikanaliz Yazıları(I):Fetişizm-Dr.Can Güngen

Fetişizm

Arzu sınırsızca akmak ister.Ancak psişik bir olgu olan arzunun sınırsızlığı beden ile  temas ettiği bölgelerde net sınırlara kavuşur.Kadim dinlerin  ve antik felsefenin birbirinden ayırdığı  et  ile ruhun (flesh and sprit)  birbirine kavuşma noktaları üzerinde ilk çalışmalar yapan psikiyatr  Sigmund Freud’tur.Arzunun bedenin haz ile uyarıldığı ,“erojen” bölgeler üzerinden akma imkanı sayesinde insanoğlu kısmi de olsa tatmine ulaşabilir.

Neden arzular ancak kısmen doyurulabilir? Yazılarımızı takip edenler bilir,köken olarak Freudçu olan Lacan ekolü,arzunun tam tatmininin imkansız olduğunu,arzu girdabının hiç dinmeyen çalkantısı sayesinde ruhsal dinamiklerin işlevsel düzeylerini koruyabildiğini savunur.Freud’un Nirvana ilkesi de benzer şeyi söyler.Tüm gerilimlerin yatışması için duyulan ruhsal ihtiyaç uyarınca-ki buna son tahlilde “ölüm içgüdüsü” demişti Freud-ego çatışmaları çözümlemek için beceriler geliştirir.Ancak tüm çatışmaların tamamen çözümlendiği –ölüm haricinde- gerçek hiçbir an bulunamaz.Bu vaziyet E. Erikson’un sosyal gerilimlerin ruhsal karşılığı anlamında kullandığı “actuality” terimine paralel  yönde yaşamsal bakımdan çok değerli ve vazgeçilmez olan  “ego gerilimini” (ego tension) oluşturur.İşte bu gerilim arzuların doyumsuzluğunun dolaylı bir işaretidir halihazırda.Kısmi doyum ise münkündür.Arzunun, “cinsel haz arayışı” şekline bürünüp aktığı ,üreme organlarının başat rolü oynadığı cinsel eylem kısmi doyum yollarından birisidir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Psikanaliz Yazıları(2):Aşk ve “içe alma” mekanizması-Dr Can Güngen

Freud’a göre aşk, libidonun sevgi nesnesine akması ile başlar ve sarıp sarmalanan nesnenin iç dünyaya aktarılması anlamına gelen “introjeksiyon” mekanizması ile olgunlaşırdı. Özdeşleşmenin mekaniği de aynı mekanizmaya dayanır:“içe alma”..

Libido ile sarmalanan nesne tanımlaması zihnimde bir örümceğin avını ağ  ile yakalaması imgesini uyandırıyor .”Yeme” denilen faaliyet de bir içe almadır pek tabi.Ve yemek için de önce nesnenin “yeme mesafesine” taşınması gerekir. Örümcek bunu ağla yapıyor,yırtıcı bir hayvan ani ve hızlı bir koşu ile nesnesi ile arasındaki mesafeyi çabucak kapatıyor.Tıpkı aşkta ,aşığın sevgilisini gözleri ile takibe alıp,yakalaması gibi..

Peki nedir özneyi, nesneyi içe almaya doğru yönelten  sihirli şey? Libido ile kucaklanan nesne neden içe alınmalıdır?

Bu  faaliyete içgüdüsel bir refleks gözü ile bakabiliriz. bir açıdan.Freud da , Schopenhauer gibi aşkı son tahlilde üreme içgüdüsüne bağlamıştı değil mi?

Yeme faaliyetine,beslenme yani bünyenin güçlenmesi yönünden de  yaklaşabiliriz..Yenilen nesne içe alınmış ve sahip olduğu kimyevi özellikler bünyeye katılmıştır.İlkel kavimlerde görülen kanibalistik pratiklerin amacı da budur.Ölenin gücünü,tecrübesini, savaş becerisini,ruhunu yiyenler bünyelerine katar.Coğrafyamızda sıklıkla verilen cenaze evi yemeği,sosyal antropologlarca şamanizm tarihinden kalma kanibalistik  bir alışkanlığa,inanca bağlanmıştır..O halde bu tarz içe alma  bir başkasının gücünü,etkisini içe almadır hem de bir tür saldırganca tavır ve doyumdur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: