Tag Archives: postmodern

Bütünlük ve parçalılık-Madan Sarup

Bütünlük ile parçalılığa çeşitli göndermelerde bulunduğumu farketmiş olmalısınız. Lyotard’ın, Hegel ile Marx’ın üstanlatıları türünden “büyük öyküler”i [big stories] reddettiğini; bir toplumda nelerin olup bittiğini bir bütün olarak hiç kimsenin anlayamayacağıru savunduğunu daha önce söylemiştim. Bu günlerde bütün toplumsal ilişki biçimleri ya da siyasal pratiğin her türlü tarzı için önerilebilecek tek bir kuramsal söylem olmadığını söylemek modaya uygun görünüyor. Postmodernler ve diğerleri bu noktayı daima Marxçılara karşı kullanmışlardır:

Marxçılığın bütünleştirici arzuları (hırsları) olmasının üzerinde ısrarla durmuşlar, üstelik Marxçılığın toplumsal deneyimin bütün görünümlerine açıklama getirme savında bulunmasına bir hayli kızmışlardır.
Lyotard ile diğer postmodernler bütünlüğü reddederlerken dil oyunlarının, zamanın, insan öznesinin ve toplumun kendisinin parçalılığı üzerinde dururlar.

Organik birliğin reddi ve parçalılığın benimsenmesi bağlamında ilgi uyandıran şeylerden birisi, söz konusu inancın tarihte yer etmiş avangard hareketler tarafından çok daha önceleri kabul görmüş olmasıdır. Bu avangard hareketler de birliğin çözüşmesini istiyorlardı. Onların öncü etkinliklerinde yapıtın tutarlılığı ile özerkliği iyiden iyiye sorgulanmış, hatta yöntemsel açıdan yıpratılmıştı.

Walter Benjamin‘in benzetme [allegory] kavramı avangard (organik olmayan) sanat yapıtlarım anlama sürecinde bir ,yardımcı olarak kullarulmıştır. Benjamin bir benzetmecinin [allegorist] bir öğeyi yaşam bağlamı bütünlüğünden yalıtarak, işlevinden mahrum bırakarak nasıl çekip çıkarttığını betimlemiştir (Benzetme bu anlamda temelde bir parça olarak organik simgenin karşıtıdır). Öyleyse benzetmede çeşitli yalıtık parçaları bir araya getirerek anlamı yaratır. Ortaya konulan bu anlam parçaların özgün bağlamından türetilmez.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Deleuze ve Guattari:İmgesele dönüş

Deleuze

Karşı Oidipus: Kapitalizm ve Şizofreni isimli kitabın yazarları Gilles Deleuze ile Felix Guattari, Freud ile Marx’tan alınan “arzu”, “üretim” ve “makine” kavramlarını yeni bir düşünce içerisinde biraraya getirmişlerdir: bizler arzulayan makineleriz. Deleuze ile Guattari dilde açığa çıkan dışsal arzu görüntüsünü delire diye adlandırırlar. Delire arzu makinesi tarafından üretilen bir etkidir. Karşı-Oidipus bu anlamda delire’ın kolektif doğasına, (bir birey tarafından üretilse dahi) toplumsal niteliğine vurguda bulunur. Günümüzde başat eğilim delire’ı özelleştirmek yönündedir. Bu eğilime karşı Deleuze ile Guattari örtük olarak 1970′li yılların Fransız Solu’nun sloganlarından birini uyarlamışlardır: Kişisel olan siyasaldır. Kişisel ile toplumsal, bireysel ile kolektif arasında hiçbir ayrım yoktur. Hem siyasal hem de psikolojik alan, hem siyasal (sınıf mücadelesi) hem de birey (delire) üstünde etkileri bulunan aynı enerji ve libido biçimiyle yayılırlar. Libido ve siyaset birbirine sızabilen alanlardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Postmodernizm

postmodernizm

Postmodernlik modernlikten sonra neyin geldiğini bildirir; modernlik ile birlikte düşünülen toplumsal biçimlerin daha başlangıç hallerindeyken fiilen çözülmelerine göndermede bulunur.Kimi düşünürler,postmodernliğin sanayi sonrası bir çağ doğrultusunda bir hareket olduğunu öne sürselerde bu görüş pek çok belirsizliğe konudur:Postmodern modernin bir parçası olarak mı düşünülmeli? Postmodern bir süreklilik midir yoksa radikal bir kopuş mu? Maddi bir değişim midir yoksa belli bir düşünme kipine ya da belli bir zihin durumuna mı işaret etmektedir?

Postmodernlik baskıcı bütüncüllük ile tümcül bir siyaset yerine çoğulcu ve açık bir demokrasi üzerinde durur.“Aydınlanma Tasarısı” ile birlikte anılan ilerlemenin (Marxçılık da bu tasarının bir parçasıdır) kesinkes gerçekleştiği düşüncesinin yerini şimdilerde olumsallık ve ikirciklilik bilinci almaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizm

modernizm

Modernlik nedir?

Modernlik eski Yunan ve Roma uygarlıkları ile bağlantılı olarak tanımlansa da terim genellikle Rönesans ile birlikte ortaya çıkan siyaset, ahlak, din ve sanat alanlarında birbiri ile “tutarlı” “bütünsellik arz eden” etkinlikleri ve dünya görüşünü anlatır.

Oldukça etkili olan Alman toplumbilim kuramının bakış açısından modernlik ilerici ekonomik ve yönetsel ussallaştırmayı ve toplumsal dünyanın ayrımlaştırılmasını bildirir. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: