Tag Archives: özne

Foucault’a göre “İdeoloji ile Söylem” arasındaki fark

Michel Foucault

Michel Foucault’a göre ,ideoloji kavramını kullanmak üç açıdan sakıncalıdır.İlk olarak,ideoloji kavramı kuramsal gelenek içinde doğrunun (truth) karşıtı olarak kullanılagelmiştir.Oysa sorun bilimsel ya da doğru bilginin nasıl oluştuğu ve ideolojik olanın da bunun yanılsaması olarak nasıl tanımlanacağı sorunu değildir.Sorun,söylem içindeki doğruluk etkisinin (effects of truth) tarihsel olarak nasıl üretilebildiğini görebilmektir.Bilginin doğruluk iddiası söylem sayesinde üretilir; söylemin karşıtı değil,farklı olarak söylemin üretilebilmesinin koşuludur. Böylece,Foucault ile söylem,ancak doğruluk iddiası üreterek kendini var eden anlam pratiği olarak tanımlanır.Birbirini dışlayan ideoloji ve gerçeklik kavramları yerine ancak bir arada varolabilen söylem ve doğruluk kavramlarını yeğlemektedir Foucault.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Lacan’cı Gerçek’in” geri dönüşü veya nihai cevabı: Özne

“Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan travmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu imkânsızlıktan başka bir şey olmadığıdır:  Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.”

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacan’a göre histeri ve tedavisi: Fantaziyi kat etmek

Histeri

Lacan, histerik karakteri, kendisini “Büyük ötekinin” arzusunun nesnesi olarak konumlayan şahsiyet olarak betimler. Histerik özne gösterenden yoksundur ve arzusu, Büyük öteki tarafından arzulanmak arzusudur. Büyük öteki, gerçekte olmayan ancak fantezi düzeyinde arzunun mekanı olarak kurulan , içinde hiçbir eksik barındırmayan simgesel sistemin tüm belirleyicilerinin toplamıdır. Öznenin kuruluşunda büyük öteki ile karşılaşması zorunludur. Ancak bu sayede simgesel düzene dahil olabilir. Büyük öteki simgesel sisteme ait belirleyicilerin toplamıdır belki ama merkezindeki boşluk düzenin bütünlüğünü temsil eden, “yasa, babanın adı (otorite), devlet, tanrı ve psikanalizde analist” tarafından doldurulur. Büyük öteki, kişinin kendisine bakarak olmak istediği biçimiyle kendisini gördüğü yerdir. İşte histerik büyük ötekide gördüğü bu manzaraya öylesine kapılmıştır ki, kendi arzusuna yabancılaşmıştır. O yüzden sembolik gerçek alanında kapladığı boşluğu aşırı/gereksiz  söz ve hareketler ile doldurur. Kendisini mutlu hissetmekten uzaktır ve yaptığı şeyler kendisini  beklediği hedeflere ulaştırmaz.   Lacan, psikanalitik süreç esnasında hastanın büyük ötekinin yalnızca fantezi düzeyinde kurulmuş olduğunu,  gerçek manada böyle bir oluşumun var olmadığını idrak ettiğini söyler. Psikanaliz ile kurulmuş olan tüm bu “fantezi katedilerek“ Büyük ötekinin gerçek anlamda var olmadığına kani olunur.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Özneye bakış: Kant, Hegel, Marx’da özne kavramı

Marx’ın düşüncesiyle ilgili bütün bu açıklamalar başka ve önemli bir sorunu, “özne sorunu”nu gündeme getiriyor. Gerçekten toplumsal gelişmeyi sağlayan “özne” ya da “özneler”den söz edebilir miyiz? Tarihin “özne” olarak niteleyebileceğimiz bir yapıcısı var mıdır? Balibar Marx’ın pozisyonunu netleştirmeye çalışırken, bu soruya da Alman idealizminin “özne” anlayışını özetleyerek ve eleştirerek yanıt arıyor.

Alman idealizminin kurucusu Kant, “özne”yi hem tüm bireylerin üstünde hem de her bireyde mevcut (Foucault’nun “empirico-transcendantal ikili” dediği) bir “evrensel bilinç” olarak tasavvur etmişti. Fenomen dünyasının kurucusu olan bu bilinç, evreni zaman, uzay ve nedensellikten oluşan “saf aklın kategorileri” çerçevesinde değerlendiriyor ve “anlaşılabilir” kılıyordu.  Bu “anlaşılabilir dünya”nın berisi “metafizik kuruntular”dan, ötesi de “pratik akıl”ın ahlaki ereklerini hükümran kılan “kesin emirler”den (“impératif catégorique”lerden) oluşuyordu .

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: