Tag Archives: Marx

Tarihteki Akıl; Weber ve Foucault

M.Foucault

Batılı Marksistler, aklın sınıfa dayalı tarihle şekillendiğini ileri sürdüler. Dünyada ortaya çıkan herhangi bir ideoloji veya bir teorisyenin pozisyonu, sınıf tarafından belirlenir. Son dönemlerindeki Sartre’a göre, düşünürün durumunu bir örnek olarak verirsek, onun dünyadaki varlığı, son tahlilde, düşünceye nihai ufkunu veren üretim tarzıyla oluşan sınıfsal bir durumdur.

Tarihteki akıl tezi, aklın gerçekliğin yargıcı gibi görünüşünün altını oyar; bu tez, aklı varlığa dönüştürmeye yönelik idealist eğilimlere karşı düşünürü koruyan, düşünmenin olanağının bir tür Kantçı koşulu olarak hizmet etti. Ancak, bu korumanın birçok durumda yetersiz kaldığı ispatlanmıştır.

Çünkü belki de en iyi Lukacs’la örneklendirilebilecek olan Hegel-Marx geleneğindeki eğilim, çoğu zaman gizlice akıl demenin başka bir yolu olan özdeş özne-nesneyi öne sürerek, tarihteki akıl tezinin uyarılarını diyalektiğin dönüşlerine tabi kılmaktır. Tarihsel diyalektik, sınıf mücadelesi boyunca hareket eder; mevcut olanın olumsuzlamasını temsil eden sınıf, tarihin ayrıcalıklı failidir; yani bütünlüğü kavramak için kuramcının benimseyebileceği bu sınıf perspektifi doğru bir perspektiftir. Kurarncı Hakikati formüle etme pozisyonuna o zaman sahip olur. Hegel-Marx tezinin mümkün kıldığı akıl yürütme ve Batı Marksizminin kurucu eseri olan Tarih ve Sınıf Bilinci’ndeki Lukacs’ın aldığı pozisyon budur.

Frankfurt Okulu‘nu aynı diyalektik sığlık üzerine temellenmekten, en azından geçici olarak kurtaran şey, diyalektiğin proleter devrim hattından sapmış olduğunu algılamalarıdır. Rusya’ da Stalinizm, Batı’ da Refah Devleti ve özellikle Almanya’ da Hitlerizm’ den sonra, Horkheimer, Adorno ve daha az ölçüde Marcuse, işçi sınıfının kapitalizmin olumsuzlaması olmadığına ve tarihe ayrıcalıklı bir perspektif sunmadığına ikna oldular. Bu sebepten, akıl olanaklılık koşullarından yoksundur. Bu duruma cevap olarak, Frankfurt Okulu’nun üyeleri farklı bir pozisyon aldı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Anti Humanizm nedir?

Anti Hümanizm

Antihumanizm terimi filozofik antropoloji projesine muhalif bir kısım düşünür tarafından ortaya konmuş bir terimdir. “İnsan doğası” veya “insan”,”insanlık” gibi soyut kavramların tarihsel olarak göreceli oluşları ve esasen metafizik tabiatlı öğelere karşılık geldikleri iddiası ile reddi anti humanizm nosyonuna içseldir. Nietzsche on dokuzuncu yüzyılda Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş ise Antihumanizm de yirminci yüzyılda insanın ölümünü ilan etmiştir.

Hümanizma ile hümanizma karşıtlığını ele alırken humanizmanın bazı niteliksel özelliklerini sayarak humanizma karşıtlığının karşı savlarını ortaya koyabiliriz. Humanizma Descartesçi “özne” –Cogito- tasarımı ile işe başlar. “Düşünüyorum, demek ki varım”.. Niyetlerim, amaçlarım, hedeflerim var. Dolayısı ile eylemlerimin biricik kaynağı ve özgür aracısı yalnızca benim. Humanizma ayrıca yöntembilgisel (metodolojik) bireycilikle (toplumların yalnızca bireylerden oluştuğu görüşüyle) birlikte düşünülür. Humanizma kimileyin de ancak sosyalist bir toplumda ilişkilerin şeffaf olacağı düşüncesi eşlik eder. İnsancılık karşıtları ise koşulsuz bir özgürleşimin bir düşlemden öte bir şey olmadığını ileri sürerler-üstelik düşlemler yeri geldiğinde oldukça tehlikeli de olabilirler.

Geç 18. yy ve erken 19. yy da “Humanizma” Aydınlanma filozofisinin köşe taşıydı. İnsanlık , “olumlu ve evrensel bir ahlaki değer” ile yüklenmiş , tüm insanların eşit ve özgür olduklarına inanılmıştı. Rousseau ve Kant gibi liberal humanistlerce evrensel akıl insanlığın her çeşit baskıcı rejimden (monarşi) kurtuluşuna kılavuzluk edecekti. Bu anlayışa en büyük muhalefet Marx’tan geldi. Genç Marx, “liberal bireysel hakların” insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinin ve eşitsizliğin giderilmesine yetmediğini,  insanların arasındaki eşitliğin ancak komünist rejimde “özel mülkiyetin” kaldırılması ile gerçekleşeceğini ileri sürdü. Olgun Marx için de “insanlık” gerçeklikte karşılığı bulunmayan bir soyutlama idi. Zira adalet ve eşitlik gibi liberal haklar sadece daha fazla eşitsizlik üretmeye yaramaktaydı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marx’a göre İdeoloji nedir?

İdeoloji

Hem ideoloji, hem de sinematik aygıt sembolik gerçekliği kuran birer fantezi makinesidirler. Yani ideoloji hakikaten de Althusser’in dediği gibi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir. Sembolik gerçekliğin içindeki kurguyu çekip çıkarırsak sembolik gerçekliği de ortadan kaldırmış oluruz. Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki farktır; denebilir ki hayâli olan, Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki sanal köprüdür. Gerekli bir yanılsama olan söz konusu sanal köprü yıkılırsa bilinçdışı tamamen bilincin yerini alarak özneyi psikoza sürükler ve hiçliğe mahkûm eder.

Marx ideolojiyi “negatif ideoloji” biçimi ile alır. Yani Marx’a göre ideoloji egemen sınıfın tabi sınıf üzerindeki hakimiyetinin zihinsel/algısal/bilişsel uzamını oluşturur. Marxın yazılarında ideoloji tasavvuru ile ilgili ilk ipuçlarını , gerçekliğin bilince yansımasını ,eşyanın görüntüsünün bir fotoğraf makinasının merceğinden geçerek filme baş aşağı yansımasına benzettiği “camera obscura” metaforunda bulabiliriz. Bu ideoloji anlayışı günümüz ideoloji paradigmaları arasında “yanlış bilinç” olarak ayrıştırılır…

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan Doğası

İnsan Doğası ,(Ing. Human nature, fr. Nature humain, Alm. Menschliche Natur)

Insan dogası kavramı, bütün insan bireylerin ortak bazı özellikleri paylaştıgı inancını içermektedir. Bu özellikler edimsel olarak dışa vurulan nitelikler olarak anlamlandırılırsa, insan dogası kavramı betimsel bir nitelik alır. Kavram, uygun koşullar altında dışa vurulmaya egilimli ve dışa vurulması gereken potansiyel yönelimleri kapsayıcı olması halinde, normatiftir.

Betimsel insan dogası kavramı, tarih içinde insanlar hakkında giderek artan ölçüde zengin güvenilir bilgiler kucaklamaktadır. Bu veriler insan dogasına ilişkin her makul kuramın deneysel, bilimsel temelini oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte, betimsel yaklaşım pozitif bilim ve tarih yazıcılıgının geleneksel zayıfiıgının acısını çekmektedir:

1- Akademik işbölümünün ve dar uzmanlaşmanın bir sonucu olarak, insan dogasını boyutlarından sadece birine indirgeme egilimi vardır; biyolojik (saldırganlık, ülke konusundaki kıskanç ilgi, egemen erkege tabi olma), sosyolojik (Levi-Strauss’un görüşünde ensestin yasaklanması) veya psikolojik (Freud’da libido ve diger içgüdüler).

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bu günün proleteri kim?

Ahmet İnsel

Ahmet İnsel in sosyalizm isimli kitabının bir bölümünde Marx ın,Prometheus hülyasının taşıyıcısı olarak işaret ettiği “devrimci-dönüştürücü bir güç” olarak proleterya kavramı irdeleniyor.Buradaki tartışmada Marxın kuşkusuz sanayi devrimini yaşayan bir 19.yy düşünürü olduğu ve proleteya olarak da sanayi proleteryasını kastettiğinin altı çiziliyor.Bu gün ise sanayi proleteryasının hacminin azaldığını görmekteyiz dniyor.Hizmet ve özellikle bilişim sektörünün bnaşını çektiği yeni bir proleterya oluşmuş durumda.Bu vaziyet aşağıdaki satırlarla aktarılıyor…

“Sanayi tarafını kaldırırsak ve eğer “proleter,ücretli emekçidir” dersek,proleterya kavramı geçerlidir.Tabii bu ücretli emek için çok geniş bir kategori.Bir fabrika yönetcisi de ücretli emek içinde yer alabilir.Bu ücretli emek kategorisi içinde dee,bence,felsefi veya daha duruşsal,daha sosyal ve siyasal yönde bir ayrım yapmak lazım.Toplumun bugünkü düzenini değiştirecek,toplumu dönüştürecek bir güç hala ücretli emek kategorisi içinde yatıyor.Geniş ücretli emek kategorisi içinde,toplumun bu günkü düzeninin insani varoluş için kabul edilemez olduğunu kabul edenler -ki bu bir etik duruş,etik konumlanma-ve bundan rahatsız olmayanlar,bu etik sorumluluğu kendisinde taşımayanlar.Böyle bir ayrım yapabiliyorsak,proleterya kavramını sadece iktisadi bir konumdan,iktisaat sosyolojisi ile sınırlı olmayan bir konumdan tanımlayabiliyorsak,yani hem ücretli emeğin içinde olup hem o bağımlılık ilişkisinden rahatsız olanlar,ama aynı zamanda tahakkümeden konumunda bile olsa ,o pozisyonu dönüştürmeye çalışan kesim diye tanımlayabiliyorsak,o zaman proleter kavramı daha rahat kullanabileceğimiz bir kavram..

Sosyalizm,Ahmet İnsel-Birikim Yayınları s.113

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marksizmde Yabancılaşma Sorunsalı

Yabancılaşma (Ing. Alienation, fr. Alienation, Alm. Entfremdung)
Marksist Düşünce Sözlüğü
—-
Marx’ın kullandıgı anlamda, bir eylem (veya içinde bulunulan bir durum) aracılıgıyla, bir kişi, grup, kurum veya toplum)
  • (1)kendi özgün etkinliginin sonuçlanna ya da ürünlerine (yahut etkinligin kendisine), ve/veya
  • (2) içinde yaşadıgı dogaya ve/veya
  • (3) diger insanlara ve -buna ek olarak (1) ile (3) arasında belirtilenIere ve bu belirtilenler yoluyla- aynı zamanda
  • (4) kendi kendisine (kendi özgün tarihsel olarak oluşturulmuş insani kapasitelerine) yabancı duruma gelir (veya böyle bir durumda kalır).
Böyle kavrandıgında yabancılaşma, her zaman kendine yabancılaşmadır, yani insanın  (öz benliginin) kendisinden (kendi özgün etkinligi aracılıgıyla) yabancılaşmasıdır.

Ve kendine yabancılaşma, yabancılaşma biçimlerinden biri degil, fakat yabancılaşmanın esas özü ve temel yapısıdır. Diger yandan kendine yabancılaşma sadece (betimleyici) bir kavram degildir; aynı zamanda dünyanın devrimci biçimde degiştirilmesi (yabancılaşmanın ortadan kaldınlması) için bir başvuru, bir çagrıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Pazar ekonomisi ve özgürlük-Dr Can Güngen

Yaşadığımız yüzyılın üretim biçimine , geçen iki yüzyılda olduğu gibi kapitalizm hakim bulunuyor.Kapitalizmin siyasi yüzü ise liberalizm.Liberalizm ,sıradan yurttaşın hak ve özgürlüklerinin devlet,hükümet ve çoğunluğun dini,ahlaki ve siyasi eğilimleri karşısında korunması ve demokratik düzenin tanıdığı olanaklar ölçüsünde tercihlerini hayata geçirebilmesi anlamına geliyor diyelim..Böyle meseleyi koyduğumuzda pazar ekonomisi ve liberalizm rasyonel ve neredeyse ideal politik-ekonomik biçim olarak kendisini gösteriyor.Ancak bu konuda bazı kuşkular ve eleştiriler de yok değil.

Ben sorunsalın hak ve özgürlükler boyutuna kuşkucu açıdan yaklaşmak istiyorum.Yaşadığımız hayatta toplumsal ilişkilerin  doğal olarak nasıl ise öyle olduğunu düşünüp sorgulamanın manasız olduğuna inanıyoruz,tıpkı burjuva demokratik nizamı çerçevesinde değerlendirilen  “istenilen coğrafyada yerleşme ve çalışma” ile “mülkiyet edinme özgürlüğünün” olumlu manada özgürlükler olduğuna inanmamız gibi.Ancak bireysel yaşantılarımıza bir süre sonra dönüp baktığımızda sunulmuş pek çok  tercih hakkının yahut  zorunluluğunun özgürlüklerimizi artırmaktan ziyade potansiyelimizin gerçekleşmesine  engel olduğunu görebiliyoruz.

Yerleşme ve çalışma özgürlüğü

İmparatorluklar zamanında nüfusun iskanı devletin çıkarları ve  politikaları doğrultusunda gerçekleşiyordu.Bir toprak parçası üzerindeki nüfus ,o toprağın yerlileri kadar dinsel,etnik asimilasyon politikaları çerçevesinde o toprakta yaşaması istenen halkın zorla  iskan edilmesi ile belirleniyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Üretim ilişkileri nedir?

Üretici güçler kavramıyla birlikte Marksist teorinin ana kategorilerinden olan Üretim tarzı kategorisinin içeriğini oluşturur. Üretim ilişkilerinin gelişmesi öncelikle üretici güçlerin gelişmesine bağlıdır ve ikinci olarak, üretim ilişkilerinin kendisi de üretici güçlerin gelişimini etkilerler. Bu etki onları hızlandırma ya da yavaşlatma anlamındadır, belirleyici olan sonuçta üretici güçlerdir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Üretici Güçler nedir?

Marksist ekonomi politiğin temel alt kavramlarından birisidir.. Üretici gücler, esas olarak üretim aletleri ve araçlarından meydana gelen bir kavramlaştırmadır. Üretim ilişkileriyle çelişki halinde bulunmaktadır, ve gelişiminin belli bir aşamasında zorunlu olarak değişiklikler talep etmektedir.

Üretici güçler ve Üretim ilişkileri kavramları, Marksist metinlerde genelde birarada kullanılırlar ve birbirleriyle ilişki ve çelişki halinde Üretim tarzı denilen kategorinin içeriğini oluştururlar.

Marksist teoriye göre, Üretici gücler(kara saban) gelişmesinin belli bir aşamasında, üretim ilişkilerinin(serf-bey) zorunlu olarak değişmesini dayatırlar ve bunun sonucunda da tüm bir üretim tarzı (feodalite)belirli bir şekilde değişime uğrar(feodalite kapitalizme dönüşür). Üretici gücler burada toplumsal değişimin maddi çekirdeği anlamına gelmektedir.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Genç Hegelciler

Bruno Bauer

Genç Hegelciler ,Hegel’in ölümü sonrası(1830) Hegel’in tartışmalı mirasını üstlenen demokrat-cumhuriyetçi ve laisizm taraftarlarıdır.

Hegel’in “Tin”in kendisini Prusya devletinde şeklen ve kendi felsefesinde düşünce itibarı gerçekleştirdiği fikri tarih boyunca süren “özgürlüğün ve akli yönetimin” sonunda gerçekleştiği ve tarihin sonuna gelindiği düşüncesini doğurmuştu.Bu fikre geleneksel Hegelciler olumlu baktılar.

Ancak Genç Hegelciler ,dialektik sürecin henüz tamamlanmadığını zira Prusya devletinde gerçek ifade ve vicdan özgürlüğünün bulunmadığını ileri sürdüler. Politik ve vicdani özgürlük elde etmek üzere harekete geçmek isteyen bu grubun içinde David Strauss,İsa’nın hiç yaşamadığını ileri süren Bruno Bauer,Max Stirner,Feuerbach ,Karl Marx ve Frederich Engels gibi isimle bulunmaktaydı.1840 da iktidara gelen Prusya kralı IV. Wilhelm ,politik anlamda özgürlüğe taraftar değildi ve bu yöndeki reform çabalarına tamamen karşı bir tavır aldı..Ancak dini işler ile ilgilenen bakanın ılımlı yaklaşımı çoğu demokrat ve cumhuriyetçi genç Hegelcinin daha çok dini doğmaları sorgulayan bir üslup ile işe koyulmalarına imkan verdi.Bauer ve Feuerbach Hıristiyanlığın en panteistik ve inceltilmiş formlarına bile karşı çıkarak ateistik öğretiyi temellendirmek istediler.Hareket dağılmaya başladığı bir süreçte Marx’ın kaba materyalizmi ve genç Hegelcileri eleştiren “Alman ideolojisi” eserinin çıkması ile (1843)  dağıldı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Özneye bakış: Kant, Hegel, Marx’da özne kavramı

Marx’ın düşüncesiyle ilgili bütün bu açıklamalar başka ve önemli bir sorunu, “özne sorunu”nu gündeme getiriyor. Gerçekten toplumsal gelişmeyi sağlayan “özne” ya da “özneler”den söz edebilir miyiz? Tarihin “özne” olarak niteleyebileceğimiz bir yapıcısı var mıdır? Balibar Marx’ın pozisyonunu netleştirmeye çalışırken, bu soruya da Alman idealizminin “özne” anlayışını özetleyerek ve eleştirerek yanıt arıyor.

Alman idealizminin kurucusu Kant, “özne”yi hem tüm bireylerin üstünde hem de her bireyde mevcut (Foucault’nun “empirico-transcendantal ikili” dediği) bir “evrensel bilinç” olarak tasavvur etmişti. Fenomen dünyasının kurucusu olan bu bilinç, evreni zaman, uzay ve nedensellikten oluşan “saf aklın kategorileri” çerçevesinde değerlendiriyor ve “anlaşılabilir” kılıyordu.  Bu “anlaşılabilir dünya”nın berisi “metafizik kuruntular”dan, ötesi de “pratik akıl”ın ahlaki ereklerini hükümran kılan “kesin emirler”den (“impératif catégorique”lerden) oluşuyordu .

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Ludwig Feuerbach felsefesi

Feurbach

Klasik Alman felsefesinin son temsilcisi sayılan Feuerbach ,Heidelberg üniversitesini bitirerek teolog oldu.Hegel’den etkilenerek Berlin üniversitesinde Hegel’in derslerine devam etti.Ancak önceleri Hegel taraftarı iken sonradan düşüncesini değiştirmiş ve Hegel’i eleştirmiştir. Feuerbach (Marx ve Engels ile birlikte) Hegel’in ölümünden sonra ayrılan iki Hegel taraftarı gruptan birisine “Genç Hegelcilere” dahil edilir.

1839′da “Hrıstiyanlık Özü”nü yayınladı. O sıralarda ki Hegel tartışmaları Hegel’i idealizm ve mateyalizm alanına yakın bulan görüşler arasında bir çekişme şeklinde sürüyordu. Genç Hegelciler daha tutucu olan Hegel yandaşlarına göre Hegel’in materyalist bir yorumunu yapıyorlardı. Feuerbach dinin doğasının antropolojiye dayandığını ileri sürer.

Feuerbach “Gelecek Felsefesinin İlkeleri” eserinde de “her şeyin temelinin doğa olduğunu,doğanın dışında hiçbir şey olmadığını ileri sürdü. Her şey gibi, düşüncenin de, doğadan,doğanın bir ürünü olan beyinden kaynaklandığını düşünmekteydi…

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kaba Komünizm ve Marx

Karl Marx

Kaba komünizm önceden tasarlanmış bir asgariden başlayarak, toplumu bu ortak asgari düzeye indirgeme isteğinin son noktaya varmasından başka bir şey değildir. Yoksul ve bir şey istemeyen insanın doğal olmayan basitliğine geri dönülmektedir. Oysaki bu insan, özel mülkiyetin ötesine geçmek bir yana, özel mülkiyete varmayı bile başaramamıştır. Topluluk sadece bir emek topluluğudur ve topluluk sermayesinden herkese eşit ücret verilmektedir. Topluluk evrensel kapitalisttir,ilişkinin her iki yanı da hayali bir evrenselliğe yükseltilmiştir. Kaba komünizm özel mülkiyetin yüzeye çıkışının bir şeklidir sadece.Kavramı anlamış ancak özü kavrayamamıştır.

1844 el yazmaları, Marx

Eşit hak , burjuva hukukundan başka bir şey değildir. Oysa eşdeğerler arasındaki değişim ancak ortalama olarak mevcuttur ve bireysel durumlarda söz konusu değildir. Ama bu ilerlemeye karşın,  eşit hak hala burjuva sınırlar içinde kalmaktadır. Buradaki eşitlik emeğin ortak ölçü birimi olarak kalmasından ibarettir. Ama, bir birey fizik ya da moral bakımdan bir başkasından üstün olabilir, aynı zaman içinde daha fazla emek sarfetmiş olabilir ya da daha uzun çalışabilir.Bu eşit hak eşit olmayan emek için eşit olmayan hakdır.Niteliği gereği,hak,ancak aynı ölçü birimi kullanıldığında söz konusu olabilir. Ama eşit olmayan bireyler (eşit olsalardı birey olmazlardı) ancak aynı açıdan değerlendirildikelrinde,ortak bir birimle ölçülebilirler. Öte yandan bir işçi evlidir, teki değildir, birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır vb vb. Bütün bu sakıncalardan uzak durmak için hak eşit olmamalıydı.

“Gotha programının eleştirisi” Marx

Bunlarda ilginizi çekebilir: