Tag Archives: etik

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modern hayat ve idealler-Dr Can Güngen

Aydınlanma çağının alameti farikası insanın üstünde,ötesinde boyun eğmesi gereken tanrısal bir gücün olmadığına ikna olmasıdır.Bilim adamı,yazar ve düşünürlerde başlayan bu kanaat zamanla kapsamı ortalama insanı da içine alacak şekilde genişledi.Önce ticaret sonra sanayi burjuvasinin sanat ve düşünce camiasındaki aydın insanları finansal olarak desteklediği biliniyor. Bu destekte bilimin dünyanın ve evrenin  tanrısal olmayan bir modeline dair ortaya koyduğu kimi somut kanıtların payı var.Ancak bu kadar değil. Burjuvazi hiç kuşkusuz kilise ve aristokrasi ile  ekonomik ve siyasi bir iktidar mücadelesi içerisindeydi.Bu mücadele esnasında rakiplerinin güç aldığı ilahi dayanak noktalarını yıkmaya yönelik çabalara dolaylı,dolaysız destek verdi ,biliyoruz.Ve sonunda kapitalizm çağında insana dair her şeyin metalaşmasına izin verecek şekilde “haz arzusunun” önündeki tüm engeller temizlendi.Aydınlanmanın argümanı “her şeyin ölçüsü insan” idi.Bu etik bir duruştu ancak söz konusu ifade pazar ekonomisinin diline çevrildiğinde “her şey insanın haz alması içindir” e dönüştü. İnsanın haz almasının önündeki uhrevi ve ahlaki hemen her türlü engel etkisizleştirildi ve haz almasına yarayacak her şey alınıp satılır hale,yani meta haline getirildi.Gayet tabi bunca metanın üretilmesi için de durmaksızın çalışmak gerekiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: