Tag Archives: bilinç

Felsefe’de üzerinde düşünülmesi gereken on soru

1) Özne nedir?
Bu soru kartezyen özgür özne varsayımını tartışıyor. Maddi bir temele dayalı, deterministik tabiat (fizik ve kimya) güçleri tarafından yönetildiği aşikar bir organ olan beynin bir fonksiyonu olarak “özgür-özerk özne” mümkün müdür?

Özne kendiliğinden, doğal bir varlık mıdır, yoksa toplum tarafından, dil vasıtasıyla kurulan bir olanak mıdır?

———————————

2) Özgür özne denilen, toplumsal yapıların belirlemesinden ne denli özgür olabilir? Özgürlük tamamıyla bir yanılsama mıdır, yoksa özgürlüğün mümkün olduğu deterministik toplumsal etkilerden azade bir alan var mıdır? Varsa bu alanı tanımlamak mümkün müdür?

————————

3)İnsan kendisine yabancı mıdır, değilse kendini neden öyle hisseder? Eğer yabancıysa hangi dış ve iç güçlerin etkisi ile yabancılaşmıştır kendisine? Ve yabancılığını nasıl aşabilir. Yabancılığını aşabilirse ulaştığı gerçek kendiliği nedir? (gerçek kendilik ya da insanın özü diye bir şey var mıdır?)

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jean Paul Sartre- Felsefesinin ana hatları

Jean Paul Sartre

a.Eylem Felsefesi

Sartre , Heidegger’in “Dasein”inden ve “insanı meşgul eden, varlığın anlamını unutturan küçük ve önemsiz şeylerin” hücumundan etkilenmiş olmalı. Dasein dünya içinde olan insandı. Onun içinde olan , onunla birlikte iç içe geçmiş olan insan. Varoluşçu felsefenin diğer felsefe akımlarından farklı olarak gerçekleri açıklamak, varlığın üzerini örten sır perdesini kaldırmaya çalışmak yerine bireye, bireyin hayatın içindeki eylemine yöneldiğini biliyoruz.

Sartre’nin felsefesi bir “eylem felsefesi”dir. Düşünmek yerine “eylemek” ve “seçmek” yoluyla bilincimiz oluşur. “Trans haline geçildiğinde kavuşulan” düşünceler değildir yol gösteren. Caddede ya da otobüste , mahallede, bir şeylerin tam ortasında beliren kavrayışlardır.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jean Paul Sartre-Hayatı

Jean Paul Sartre (1905-1980)

1905’de Paris’te zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir donanma subayıydı ancak Sartre daha bir yaşındayken ateşli bir hastalıktan ölmüştür. Annesi Anne-Marie Sartre’yi de alarak bir Fransız soylusu olan babası Karl Schweitzer’in evine döndü. Sartre , babasının erken ölümü ile Freud’yen odipus kompleksinin yaşanmadığı bir çocukluk dönemi geçirdiğini iddia etmektedir. Bir otorite figürü olmadan geçirdiği çocukluk döneminde “katı superego-saldırganlık ve evlat itaati” gibi komplekslerden uzak kalmıştır kendi fikrince. Erişkin yaşamında ise ergenliğinden beri otorite karşısında konumlanmışlığını , başına buyruk geçirdiği çocukluk dönemi sonrasında burjuva yaşantısının (konformist) değerlerine itaat etme isteksizliği ile açıklar.

Sartre, büyükbabasının otoriter bir adam olduğunu belirtmiş ancak kendisi için bir süperego figürü olduğunu reddetmiştir. Çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sonucu sağ gözünde görme kaybına uğradı. Bu hastalık aynı zamanda kötü görünümlü bir şaşılığa da yol açmıştır. Annesi yeniden evlendiğinde Sartre üvey babasının yanına La Rochella’ya taşındı. Okul yaşamında başarılıydı ve bu kısa boylu, zengin giyimli,çelimsiz ve kurbağa suratlı öğrenci üstün zekasıyla diğerleri içinde hemen fark ediliyordu. İlk yazdıkları kahramanlık ve şövalyelik hikayeleri giderek romanlardır.Lise sonrası eğitimini Ecole Normale Sup’erior’da sürdürür. Seine nehrinin sol tarafındaki kafelerde oturan üniversiteliler arasında hemen göze çarpan birisidir Sartre. Sivilceli yüzü ve kalın gözlükleri ile itici görünen bu genç adam konuşmaya başladığı zaman çevresindekileri hemen etrafında toplayıverir.Oluşturdukları grubun popüler konusu felsefedir kuşkusuz.Bir gün aynı üniversiteden 21 yaşında uzun boylu ve ciddi , felsefe konusunda oldukça bilgili , meraklı genç bir kız katılır aralarına.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Edmund Husserl (1859-1938)

Edmund Husserl (1859-1938)

Edmund Husserl, “fenomenoloji” felsefesinin kurucusudur. 1916-1928 yılları arası Alman Freiberg üniversitesi felsefe kürsüsünün başında bulunmuştur. Döneminin ürün veren ünlü felsefecilerinden farklı olarak (Marx, Engels,  Feuerbach) akademik yönü de bulunan bir filozoftur. 19. yüzyıl ortalarından itibaren doğa bilimleri karşısında felsefe biliminin alanı sınırlanmaya başlamıştı. Ampirizm ve pozitivizm akımları üniversite çevrelerinde yaygın kabul görüyordu. Husserl, çalışmaları ile felsefenin doğa bilimlerinden farklı , nesnelerden oluşan bir “varlık alanı” olduğunu ortaya koymaya ve bu suretle felsefeyi bağımsız bir disiplin olarak ayakta tutmaya çalıştı. Nesneleri doğa bilimlerinden farklı olarak,duyu verilerinden bağımsız salt bilince ait olgular olarak ele aldığı ve nesnelerin “ ”özlerine” ait bilgiyi ele geçirmeye çalıştığı felsefesine “fenomenoloji”, bu özlere de fenomen denmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sartre:”Cehennem Başkalarıdır!”

Sartre

Sartre “Ben neysem varlığın olmadığı hiçliğim” diye düşünür. “Diğer insanların varlığı benim olanaklarımın ortadan kalkmasıdır. “Sartre, insanın kendisinde olmayan şeyi istediğini,eylemlerinin ve arzularının “varlığa doğru akan nehirler” gibi aktığını anlatır.” Dünyaya sahip olmak için ve dünya olmak için arzularım. Bir şeylere sahip olduğumda hiçliğim varlık olur. Hemen hemen aynı durum bir şeyi tahrip ettiğimde de gerçekleşir. Onu ayırır ve bana nüfuz etmezliğini tahrip ederim. Özgürlüğüm tanrı olmak için seçer, bu seçim açıktır ve tüm eylemlerimi yansıtır.”

Sartre, “gerçek olan tek şey benim bilincimin varlığıdır, geri kalan her şey ise onda oluşan bir yansımadan ibarettir” diye yorumlanabilecek düşünceleri itibarıyla solipsistik görünür ama katı solipsizmden de bir ayrıntı ile kaçınır. Bilinç varlığını göstermek için “diğerlerine” ihtiyaç duyar.  Diğerleri ise onun bilinç alanına girerek bilincinin düşünce nesnesi olur.  Diğerleriyle olan ilişki bu bakımdan düşünüldüğünde “mazoşistik” bir ilişkidir. Zira bilinç böylece varlığını ispat etse de “diğerinin” düşüncesiyle kısıtlanır. Sartre bu görüşü “No Exit” oyununda geçen bir cümlede vermiştir:”Cehennem başkalarıdır..”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bilinçli algının nörofizyolojisi

Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bilinçlilik nedir?

Bilinçlilik denilen deneyimin ne olduğu gibi zorlu bir soruya bilinçliliğin ne olmadığını söyleyerek yanıt aramak daha kolay olacaktır.Bir kişi derin bir şekilde uyuduğu veya komada bulunduğu zaman bilinçli değildir.Hafif uykuda iken bilinci kapalı gibi görünse de bir annenin bebeğinin hafifçe mızıldanmasını duyup uyanması örneğinde olduğu gibi tamamen bilinçsiz değildir.Uyanıkken gözlerini kapadığı veya kulaklarına kulaklık taktığı zaman görsel ve iştisel bağlamda bilinçliliğini kaybeder.Diş hekimi anestezi ile ağzın bir bölümünü uyuşturduğunda kısmen duyumsal bilincini kaybecedektir.

Alzheimer hastalığı gibi beynin fonksiyonlarının yavaş yavaş yitirildiği bir hastalıkta bilinçlilikde giderek azalır. Çevrelerindeki her şeyden yavaş yavaş kopar ve kendi kimliklerinin bile farkında olamayacakları bilinçlilik düzeylerine gerilerler..

Bilinçliliğin ne olduğuna doğrudan yaklaşmak bir hayli zor.Zira sadece onu yaşayan kişinin deneyimleyebildiği öznel bir deneyimdir.Dil ile ifade edilmesi çok zordur.Bu hal bilinçliliğin fenomenolojik boyutuna işaret etmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çevre koşulları bilinci belirler mi?

Kulübede yaşayan insanın kendisiyle ilgili edineceği bilinç,sarayda edineceği bilinçten elbette farklı olur.Ama Feurbachın yaptığı tarzda benzetmelerin tehlikesi şu bence:Marxın Feuerbach dan aldığı şey ,hem önemli,ama Hegelden aldığı mirasta olduğu gibi mekanik olma tehlikesi var.Bir düz materyalizm riski var.Orada dikkatli davranmak lazım,çünkü çevre koşulları insanın bilincini belirliyor ama beyin dediğimiz o muammada,bambaşka bir kimya var.Dolayısıyla aynı çevre koşullarından hareket ederek aynı bilince ve aynı algılama tarzlarına varmıyoruz.El değirmeni ile feodalite,buhar makinesi ile kapitalizm arasındaki ilişki ne kadar doğruysa,ki kısmi olarak doğru,Feuerbachın o sözü de o kadar doğru.Buradan hareket ederek varoluşsal anlamda bütünsel bir belirleme mekanizması olduğunu söylemek çok fazla determinizm…

Ahmet İnsel-Sosyalizm-s.114

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Hegel:Bilinç,yaşam, sonsuzluk, ilişki..

Old National Galerideki Hegel resmi

BİLİNÇ VE YAŞAM

Tinin Fenomenolojisi’nde “Özbilinç” üzerine olan bölüm, Hegelci diyalektiğin başlıca uğraklarından birisini oluşturur. Bilinç, nesnesinin artık ona yabancı olmadığını keşfeder. “İçsel yapı” veya “şeylerin özü” bilinçle tüm ilişkiden ayrı olan bir “kendinde nesne” olmaya son verir. Özbilinç, dolaysız formunda, Arzu’ dur ve karşılaştığı nesne arzusunun nesnesinden başka bir şey değildir. Bilinç bu durumda yaşamla özdeştir ve arzunun harekete geçirdiği varlık, arzusunun nesnesini özsel olarak yabancı bir şey gibi görmez. O, canlı bir varlık olarak, “başkası olma” karakterini yalnızca, doyumda fiilen çözülen bir karşılaşma içerisindeki bir uğrak olarak deneyimler. Canlı varlık nesneyi iç eder ve onu, et ve kan haline gelebilmesi için kendi tözüne katar. Bu şekilde, nesnesinin ve kendisinin kendinde özdeşliğini olumlar. Hegel, Fenomenoloji’ den birkaç yıl önceki Jena’daki yazılarında, canlı varlık ile inorganik çevre arasındaki bu ilişkiye defalarca göndermede bulunur: “Organik olan dolaylanmamış güçtür, deyim yerindeyse, organik bir akışta inorganik olanı temellendiren edimdir.” Hegel başka bir pasajda şöyle der: “Yemek ve içmek inorganik şeyleri kendilerinde veya hakikatte oldukları şey haline getirir”, “bu, onların bilinçdışı kavranışıdır.”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: