Category Archives: Tarih

Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı “mem’inin (kültürel kodu veya geninin) tarihi ve geleceği üzerine

Tarih boyunca yeryüzünde bir çok kavime ait farklı pek çok  dinsel inanç sistemlerinin ortaya çıktığı görülüyor. İlk çağlarda ortaya çıktığı sanılan animizm-şamanizm düzeyindeki inanışlarda canlı ve cansız her türlü varlığın kendine özgü bir ruha sahip olduğu fikri geçerlilik kazandı. Şaman büyücüler ruhlar ile temas kurmak isteğiyle onlara isimler vererek seslendiler. Ruhların ancak doğru isimler telaffuz edildiğinde kendilerini duyacaklarını düşündüler. Dua, kurban, müzik ve dans, kutsallık atfedilen cinsel birleşme vb ritüelistik metotlar  ile ruhlara saygı ve bağlılıklarını gösterdiler,  karşılığında hatalarından ötürü bağışlanmayı,  bereket, şifa ile beklentilerinin karşılanmasını dilediler.

İnsanoğlu eski çağlarda kendi kabilesine-kavmine ait, kendisini diğer kabile ve kavimlere imtiyazlı kılan (şahsi) tanrılara inanıyordu. Tek tanrıcılığa geçiş döneminde İsrailoğullarında bu anlayış devam etti. Musa kavmine İsrailoğullarına sahip çıkan, yalnızca onları koruma ve kollama sözü veren tanrıyı, Yehova’yı tanıttı. Hıristiyanlık ile birlikte kavme özgü tanrı anlayışı terk edilmeye başlandı.  Geniş coğrafyalara yayılan insan toplumlarını birleştiren ortak bir tanrı anlayışı filizlendi. Musevilerin,  Hıristiyanlığı reddederek  kendi kavimlerine özgü kadim dinlerine tutunmaları sonucu Hıristiyanlık yeni topluluklara açılma zorunluluğu yaşadı   ve evrensel bir tanrı anlayışı bu suretle doğmuş oldu. Keza İslam dininin evrensellik iddiası Arap kabilelerinin farklı ilahlara tapınmaları nedeniyle bir türlü sağlanamayan birlik ve düzeni tesis etmeye soyunan  dini (ve aslında ideolojik) bir çözümü temsil eder.

Musevi ve Hıristiyan dinlerinin devamı olarak kendisini ortaya koyan İslam, putperest Arapları da yeni dine inanmaya davet ederek tam manasıyla evrensel tek bir tanrıyı merkeze aldığını göstermiş,  söylemin başarısını ortaya koyacak şekilde yeni dine yüksek bir birlik ve bağlılık gösteren inançlı askerlerin askeri başarıları  sayesinde  de süratle yayılmış olmalıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Darwin’e kadar evrim kuramı: Tarihçe

Evrim nedir?

Evrim kuramı, doğadaki tüm türlerin, dünyada var olan en erken yaşam formlarından zaman içinde geliştiğine ilişkin bir teoridir. Bu teoriye göre popülasyonun genetik materyalindeki doğal çeşitlilik bazı bireylerin diğerlerinden daha fazla çoğalmasına  imkan verir. Böylece jenerasyonlar geliştikçe popülasyonun tüm üyeleri tercih edilen eğilime sahip olma noktasına gelir.


    Evrim süreci üç düzeyde inceleme konusu olmaktadır

  • Anorganik Evrim: Cansız maddenin değişimi incelenir.Evrenin oluşumu, canlı organizmaların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin hangi süreçte oluştukları incelenir.
  • Organik Evrim: Canlıların oluşum ve değişimleri incelenir
  • Sosyal Evrim: Toplumların değişimini inceler.

Burada söz konusu edilecek olan biyoloji bilimi temelinde organik evrim sürecidir.

Tarihçe:

Onyedinci yüzyıla kadar dinsel bir doğmaya uygun olarak türlerin bu gün oldukları halleri ile yaratıldıklarına ve değişmeden kalıtıldığına inanılıyordu. Bu görüş eski ahit’te evrenin-dünyanın ve ilk insanın yaratılışını anlatan ’Genesis’ bölümünün adı ile (yaratılış) benimsenmişti.

Psikopos Ussher eski ve yeni ahiti önüne koyarak dünyanın ilk defa ne zaman yaratıldığını hesaplamaya kalktı:

Sonuç ilginçti: Dünya M.Ö. 4040 yılında, Ekim ayının 4′ünde sabah saat 9.00′da yaratılmıştı.

Fosiller

Fosil kelimesi Alman doktor ve maden mühendisi Georgius Agricola’nın 1546 da yayınladığı de”Natura Fossilium” adlı eserinde topraktan çıkarılan nesne anlamında ilk defa kullanılmıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-3:Homo sapiens ve diğer insansılar

Homo Habilis

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar. Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu. Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar, premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu, kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor.  Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı. Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Faşizm nedir?

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.

Britt’in çok tartışılan, hatta Umberto Eco’nun bir yazısından fazlaca esinlendiği söylenen ünlü makalesi, ‘yeni başlayanlar için 14 derste faşizm’i anlatıyor:

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Faşist rejimler, sürekli olarak vatansever şiarlar, sloganlar, semboller, marşlar ve diğer ıvır zıvırı kullanma eğilimindedir.

2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Düşmandan korku ve güvenlik ihtiyacı nedeniyle, faşist rejim altındaki insanlar, ‘ihtiyaç’ gereği belirli durumlarda insan haklarının göz ardı edilebileceğine ikna edilirler. İnsanlar işkence, yargısız infaz, siyasal suikast, uzun süreli gözaltı gibi uygulamalara karşı başını başka tarafa çevirme, hatta bunları onaylama eğilimindedir. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Antonio Gramsci

Gramsci, Antonio (1891-1937)

Yoksullaşmış Sardinya Adası’nın alt orta sınıf bir ana babasından dogan Gramsci, 1911 yılında Torino Üniversitesi’nde bir burs kazandı. Orada, ltalyan idealist filozof Benedetto Croce’den etkilendi. Torino işçi sınıfı hareketinin derin tesiri altında kalan Gramsci, 1913 yılında İtalyan Sosyalist Partisi’ne (PSI) katıldı ve sosyalist gazetelere yazılar yazmaya başladı. Geri bırakılmış köylü kültürü ile endüstriyel kent tecrübesine sahip olması, İtalya’da sosyalist bir “devrimin, ulusal-popüler bir perspektifi ve işçi sınıfı ile köylülük arasında bir ittifakı gerektirdigine ilişkin görüşünü etkiledi. Işçi sınıfının toplu çıkarının ötesine geçmesi gerektigi düşüncesi ve kültür ile ideolojinin siyasal rolü, onun çalışmasında degişmeyen bir tema olarak kalacaktı. Gramsci Ekim Devrimi’ni, Marx’ın Kapital’inin, devrimin kapitalist üretim güçlerinin tam olarak gelişmesini beklemesi gerektigini öne sürebilen her çeşit yorumunu hükümsüz kılmasından; ve seçkinler yerine toplum kitlesi tarafından gerçekleştirilen bir toplumsal degişme örnegi olmasından dolayı selamlamıştı. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlişki kurmanın kaba ve zarif yolları ile günümüz Türk insanı

İlişki zor zanaat

Osmanlının başlıca geçim kaynağı yağma ve haraç/vergi idi. Soyadı ve veraset sistemi de yoktu.
Devletten bağımsız ticaret burjuvazisinin ve kapitalizme giden yolu açacak sermaye birikiminin gelişip, gerçekleşmemesi ve İslam’ın batı tarzı sanatlara kapılarını kapatması kültürel yapıyı da etkiledi.

Örneğin insanların elinden kılıcı bırakıp kalemi alması, sopayı bırakıp flüt çalması, topuzu bırakıp resim fırçasını eline alması mümkün olmadı.

İnsanlar birbirleri ile ya ilişki kurar ya dövüşür.

Çocuklar ebeveyn ile ilişki kurmaz ise onların dikkatini çekmek için huysuzlanmaya, saldırganlaşmaya, kötü laflar etmeye kalkar.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jurgen Habermas ve “eleştirel demokrasi”

Juergen Habermas

Habermas, pozitivizmin, nesnel olduğu ve çıkardan bağımsız olduğuna inanmaz. Aksine bilimlerin “ilgi” leri ve “çıkarları” vardır.

Bilimler tek tip değildir, ilgi ve çıkarlarına göre Habermas’a göre üç tip bilim gözlenebilir. Doğa bilimleriin (ampirik çözümleyici bilimler) ve doğa bilimlerinin yöntemlerini pozitivist bir şekilde sosyal alana taşıyan normatif (kural koyucu) sosyal bilimlerin ilgisi; “teknik” bilişsel ilgi dir

Tarihsel sosyal bilimler dediği, yorumsayıcı teknikleri kullanan bilimlerin ilgisi: “pratik-ahlaki” bilişsel ilgi dir.

İdeoloji eleştirisini üzerine kurulan, eleştirel teori gibi bilimlerin ilgisi” özgürleştirici” bilişsel ilgidir.

Tarihsel-yorumcamacı bilimlerin maksadı, Habermas’a göre, ampirik-çözümleyici bilimlerde olduğu gibi olguların gözlemlenmesi ile sınırlı olmaması, anlamların anlaşılması ilr ilgili olduğudur. Yani kural bağlamlı (normatif) bir durumu ortaya koymak değil de, eldeki metinlerin yorumlanması esas alınmaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Asur-Babil-Hititler

Asur haritası

Asurluları bilmek için orta tunç çağına  (M.Ö. 2500-2000) yani
Asur Ticaret Kolonileri Çağına gitmek gerekir.

M.Ö. 2. binin başlarında Tunç Çağının orta dönemine girilir. Orta Tunç Çağının en belirgin özelliği Meopotamya ile başlayan çok sıkı ve iyi örgütlü ticaret ilişkileri ve bunun sonucunda yazının Anadoluya girişidir.

Tunç yapımında gerek duyulan kalay Anadolu’da az bulunduğu için Mezopotamya kalayına ihtiyaç duyulmuş ve bu kalayı Anadolu pazarına getirme işini de Asurlu tüccarlar üstlenmişti. Büyük kervanlarla Anadolu’ya gelen tüccarlar, kalayın yanısıra parfüm, kumaş gibi malları da getiriyor, yerine altın, gümüş ve değerli taşlar götürüyorlardı. Bu ticaret karşılığında yerli beylere vergi de ödüyorlardı. Asurlular ticaret ağını sağlamlaştırmak amacı ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde KARUM adı verilen ticaret merkezleri kurmuşlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Mezopotamya’da ve tarihte bilinen ilk uygarlık:Sümer Uygarlığı:

Sümerler

Mezopotamya M.Ö. 3250 den itibaren Sümer eğemenliğine girdi. MÖ. 5000 de bu bölgeye yerleşen Ubaidian’lar bereketli Hilalin Adab, Eridu, Isin, Kish, Kullab, Lagash, Larsa, Nippur ve Ur gibi önemli şehirlerini kurdular.Bir Afro-Asya kökenli dil olan Semitik dilini konuşan halklar bu bölgeye gelerek Ubeidian’lılara karıştı ve bölge tarımla zenginleşti.Bu kavimlerden tamamen farklı,hiç bilinmeyen bir dili konuşan Sümerlerin kuzeyden gelerek bölgeye yerleşmeleri ve Sümer isminin geçmesi MÖ.3250 yılını bulur.İlk çivi yazısını bulan ve Tarihin ilk büyük uygarlığını kuran Sümerlerdir.Kil tabletle rüzerine yazılan Sümerce-Akadça Çivi yazısı (cuneiform script) sonraki 2000 sene varlığını devam ettirmiştir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Uygarlığın ilk adımları:Tunç (bronzun) keşfi ve Tunç devri

Bronz (Tunç)

MÖ 3200 ;MÖ 4. binyılın sonlarına doğru, bakıra arsen ve kalay karıştırılması ile tunç (bronz) elde edilmiş ve Anadolu’da Eski Tunç Çağı başlamıştır (3200-2000). Bu çağ ilk, orta ve geç olmak üzere üç evrede incelenmektedir.

Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eş zamanlı olarak yaşanmamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sol ve ayrıcalıkların devri bağlamında miras hukuku

Ahmet İnsel

-Özellikle Avrupada üçüncü yol olarak ortaya çıkan yeni solu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet İnsel:Benim kendimi pek yakın hissetmediğim yenilikçi bir sol anlayış bu ve daha çok liberal ekonomik değerlerin sola aşılanmasıyla,bir iktidar partisi olarak kendini var etmek hedefleniyor.Tamamen karşı olduğumu ya da yüzde yüz yanlış olduğunu söylemiyorum.Bu siyasi yönelişin içerisinde bir çok doğru tesbit var.Fakat benim kendimi yakın hissetmememin nedeni bu tavır içinde asli çizginin pazar ekonomisi merkezli bir toplumsal yapılanmanın sivri sonuçlarını törpülemek olması.Solu bu ideale indirgemesi.Halbuki benim arzuladığım sol arayış,pazar ekonomisinin sivriliklerinin törpülenmesi değil,toplumun pazar ekonomisine hakim olması.Özel mülkiyetin lağvedilmesi gerekmez fakat toplumun pazar ekonomisine  hakim olup ona kendi gereklerini empoze edebilmesidir benim günümüz dünyasında bir sol iktidardan beklediğim.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sol görüşü sağ görüşten ayırt eden nedir?

Ahmet İnsel

Özgürlükler içinde eşitlik ve toplumsal dayanışma.Örneğin insanın özgürlük arayışının esas olduğunun kabul edilmesidir,toplumsal dayanışma fikridir,her türlü hiyerarşik yapıya karşı duruştur,sadece işlevsel bile olsa hiyerarşinin  toplum içinde bir egemenlik ilişkisi getirdiği inancıdır ve en son olarak da toplumsal konularda mutlak doğrunun olmadığı,bütün doğruların göreli ve tartışmaya açık doğrular olduğunu kabul etmektir.İnsanı ilgilendiren konularda hiç bir mutlak doğrunun olmadığı inancıdır.Yani insanı ilgilendiren konulalarda bütün doğruların insanlar tarafından üretildiğini ve bunların değişebileceğini,doğru anlayışımızın göreli olduğunu ve bizim doğrularımızında değişeceğini savunan özgürlükçülük iradesini taşıyan kesim sol olacaktır.Sağ buna karşı insanların kendileri dışında belirleyici güçler olduğu kavramını çıkaracaktır.Örneğin genetik veya biyolojide iki ekol var.Birinci ekol her şeyin insanlarda genetik olarak belirlendiğini savunuyor,insanların akıllı veya aptal,güzel veya çirkin olmaları gibi.İkincisi ise insanların yeteneklerinin kalıtımsal değil toplumsal ve çevresel koşullarla şekillendiğini kabul ediyor.Farzedelimki bu iki görüş yüzde 50 doğruluk payına sahip.Bu durumda sol duruş ikinci varsayıma sağ ise birinci varsayıma yakın durur.Çünkü birinci varsayım,var olan düzenin bir şekilde doğal düzen olduğunu,fakirin doğal nedenlerle fakir kaldığını,toplumun bunda bir sorumluluğu olmadığını kabul edecektir.

Ahmet İnsel-Sosyalizm s.130

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çevre koşulları bilinci belirler mi?

Kulübede yaşayan insanın kendisiyle ilgili edineceği bilinç,sarayda edineceği bilinçten elbette farklı olur.Ama Feurbachın yaptığı tarzda benzetmelerin tehlikesi şu bence:Marxın Feuerbach dan aldığı şey ,hem önemli,ama Hegelden aldığı mirasta olduğu gibi mekanik olma tehlikesi var.Bir düz materyalizm riski var.Orada dikkatli davranmak lazım,çünkü çevre koşulları insanın bilincini belirliyor ama beyin dediğimiz o muammada,bambaşka bir kimya var.Dolayısıyla aynı çevre koşullarından hareket ederek aynı bilince ve aynı algılama tarzlarına varmıyoruz.El değirmeni ile feodalite,buhar makinesi ile kapitalizm arasındaki ilişki ne kadar doğruysa,ki kısmi olarak doğru,Feuerbachın o sözü de o kadar doğru.Buradan hareket ederek varoluşsal anlamda bütünsel bir belirleme mekanizması olduğunu söylemek çok fazla determinizm…

Ahmet İnsel-Sosyalizm-s.114

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bu günün proleteri kim?

Ahmet İnsel

Ahmet İnsel in sosyalizm isimli kitabının bir bölümünde Marx ın,Prometheus hülyasının taşıyıcısı olarak işaret ettiği “devrimci-dönüştürücü bir güç” olarak proleterya kavramı irdeleniyor.Buradaki tartışmada Marxın kuşkusuz sanayi devrimini yaşayan bir 19.yy düşünürü olduğu ve proleteya olarak da sanayi proleteryasını kastettiğinin altı çiziliyor.Bu gün ise sanayi proleteryasının hacminin azaldığını görmekteyiz dniyor.Hizmet ve özellikle bilişim sektörünün bnaşını çektiği yeni bir proleterya oluşmuş durumda.Bu vaziyet aşağıdaki satırlarla aktarılıyor…

“Sanayi tarafını kaldırırsak ve eğer “proleter,ücretli emekçidir” dersek,proleterya kavramı geçerlidir.Tabii bu ücretli emek için çok geniş bir kategori.Bir fabrika yönetcisi de ücretli emek içinde yer alabilir.Bu ücretli emek kategorisi içinde dee,bence,felsefi veya daha duruşsal,daha sosyal ve siyasal yönde bir ayrım yapmak lazım.Toplumun bugünkü düzenini değiştirecek,toplumu dönüştürecek bir güç hala ücretli emek kategorisi içinde yatıyor.Geniş ücretli emek kategorisi içinde,toplumun bu günkü düzeninin insani varoluş için kabul edilemez olduğunu kabul edenler -ki bu bir etik duruş,etik konumlanma-ve bundan rahatsız olmayanlar,bu etik sorumluluğu kendisinde taşımayanlar.Böyle bir ayrım yapabiliyorsak,proleterya kavramını sadece iktisadi bir konumdan,iktisaat sosyolojisi ile sınırlı olmayan bir konumdan tanımlayabiliyorsak,yani hem ücretli emeğin içinde olup hem o bağımlılık ilişkisinden rahatsız olanlar,ama aynı zamanda tahakkümeden konumunda bile olsa ,o pozisyonu dönüştürmeye çalışan kesim diye tanımlayabiliyorsak,o zaman proleter kavramı daha rahat kullanabileceğimiz bir kavram..

Sosyalizm,Ahmet İnsel-Birikim Yayınları s.113

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marksizmde Yabancılaşma Sorunsalı

Yabancılaşma (Ing. Alienation, fr. Alienation, Alm. Entfremdung)
Marksist Düşünce Sözlüğü
—-
Marx’ın kullandıgı anlamda, bir eylem (veya içinde bulunulan bir durum) aracılıgıyla, bir kişi, grup, kurum veya toplum)
  • (1)kendi özgün etkinliginin sonuçlanna ya da ürünlerine (yahut etkinligin kendisine), ve/veya
  • (2) içinde yaşadıgı dogaya ve/veya
  • (3) diger insanlara ve -buna ek olarak (1) ile (3) arasında belirtilenIere ve bu belirtilenler yoluyla- aynı zamanda
  • (4) kendi kendisine (kendi özgün tarihsel olarak oluşturulmuş insani kapasitelerine) yabancı duruma gelir (veya böyle bir durumda kalır).
Böyle kavrandıgında yabancılaşma, her zaman kendine yabancılaşmadır, yani insanın  (öz benliginin) kendisinden (kendi özgün etkinligi aracılıgıyla) yabancılaşmasıdır.

Ve kendine yabancılaşma, yabancılaşma biçimlerinden biri degil, fakat yabancılaşmanın esas özü ve temel yapısıdır. Diger yandan kendine yabancılaşma sadece (betimleyici) bir kavram degildir; aynı zamanda dünyanın devrimci biçimde degiştirilmesi (yabancılaşmanın ortadan kaldınlması) için bir başvuru, bir çagrıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Pazar ekonomisi ve özgürlük-Dr Can Güngen

Yaşadığımız yüzyılın üretim biçimine , geçen iki yüzyılda olduğu gibi kapitalizm hakim bulunuyor.Kapitalizmin siyasi yüzü ise liberalizm.Liberalizm ,sıradan yurttaşın hak ve özgürlüklerinin devlet,hükümet ve çoğunluğun dini,ahlaki ve siyasi eğilimleri karşısında korunması ve demokratik düzenin tanıdığı olanaklar ölçüsünde tercihlerini hayata geçirebilmesi anlamına geliyor diyelim..Böyle meseleyi koyduğumuzda pazar ekonomisi ve liberalizm rasyonel ve neredeyse ideal politik-ekonomik biçim olarak kendisini gösteriyor.Ancak bu konuda bazı kuşkular ve eleştiriler de yok değil.

Ben sorunsalın hak ve özgürlükler boyutuna kuşkucu açıdan yaklaşmak istiyorum.Yaşadığımız hayatta toplumsal ilişkilerin  doğal olarak nasıl ise öyle olduğunu düşünüp sorgulamanın manasız olduğuna inanıyoruz,tıpkı burjuva demokratik nizamı çerçevesinde değerlendirilen  “istenilen coğrafyada yerleşme ve çalışma” ile “mülkiyet edinme özgürlüğünün” olumlu manada özgürlükler olduğuna inanmamız gibi.Ancak bireysel yaşantılarımıza bir süre sonra dönüp baktığımızda sunulmuş pek çok  tercih hakkının yahut  zorunluluğunun özgürlüklerimizi artırmaktan ziyade potansiyelimizin gerçekleşmesine  engel olduğunu görebiliyoruz.

Yerleşme ve çalışma özgürlüğü

İmparatorluklar zamanında nüfusun iskanı devletin çıkarları ve  politikaları doğrultusunda gerçekleşiyordu.Bir toprak parçası üzerindeki nüfus ,o toprağın yerlileri kadar dinsel,etnik asimilasyon politikaları çerçevesinde o toprakta yaşaması istenen halkın zorla  iskan edilmesi ile belirleniyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Emek değer yasası nedir?

Klasik iktisatta emek değer yasası:
David Ricardo malların değerini belirleyen şeyin o malın üretilmesi için gerekli emek zaman olduğunu ilk kez ileri süren iktisatçıdır.Bu suretle ilk emek değer yasasını ileri sürmüş oluyordu.Yine bu görüşe göre bir malın değerinin içinde hem canlı(üretken) emek hem de ölü emek(sermaye) bulunmaktadır.Klasik iktisadi kuram Marksist iktisat teorisinden farklı olarak malın değerinin içinde artı değer denilen olguyu görmez-değerlendirmez.
—-

Marksist iktisatta emek değer yasası:
İnsan ihtiyacını karşılayan bir ürünün üretilmesi için harcanan emek zamanı o ürünün değerini belirler.

Marx öncelikle malın değerinin iki kategoride değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürdü.Eğer bir mal sadece kullanan kişiye yarar sağlamak amacı ile üretildi ise o mal sadece kullanım değerine sahiptir.Marx kullanım değerini yaratan emeğin “belirli bir amaçla yapılan belirli bir türden etkinlik” olarak tanımlanan “somut” ya da “yararlı emek” olduğunu belirler.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Üretim ilişkileri nedir?

Üretici güçler kavramıyla birlikte Marksist teorinin ana kategorilerinden olan Üretim tarzı kategorisinin içeriğini oluşturur. Üretim ilişkilerinin gelişmesi öncelikle üretici güçlerin gelişmesine bağlıdır ve ikinci olarak, üretim ilişkilerinin kendisi de üretici güçlerin gelişimini etkilerler. Bu etki onları hızlandırma ya da yavaşlatma anlamındadır, belirleyici olan sonuçta üretici güçlerdir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Leibniz (1646-1716)

Leibniz

Alman felsefesinin kurucularından diye anılır.İyi bir matematikçi-felsefeci ve diplomattı.Hukuk da okumuş yaşamının son yıllarında hakimlik yapmıştır.Newton ve Spinoza ile aynı dönemlerde yaşamış, bilim ve felsefe yapmıştır.Spinoza’nın “ethica” sının ilk elyazmalarını okuduğu söylenir.Ancak kendisi Spinoza ile hiç tanışmadığını iddia eder.Newton ile bilimsel düzeyde çekişmeler yaşamıştır.Kitaplarını 0n beş-yirmi sayfalık ciltler halinde genellikle Fransızca ya da Latince yazmıştır

Leibniz tözlerin sayısı Spinoza da bir’e inmişken onu sonsuz sayıya çıkartmıştır.Bu tözlere “monad” isimi vermiştir.Monadlar birleşik şeylerin yapısına girer.Monad,geçmişi ile yüklü ve geleceğine gebe olarak ,kendisi ile ilgili tüm olanları ve olacakları içermektedir. Monadların değişmeleri iç ilkeden gelir,çünkü dıştan bir nedenin monadın içyapısına etki etmesi mümkün değildir.

Monadlardan farklı olarak algı ve duyguya sahip olan töze ise “ruh” der Leibniz.Tanrının en yüksek töz olarak varolduğunu ileri sürmüştür.Tanrı ise monadları yaratmıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Genç Hegelciler

Bruno Bauer

Genç Hegelciler ,Hegel’in ölümü sonrası(1830) Hegel’in tartışmalı mirasını üstlenen demokrat-cumhuriyetçi ve laisizm taraftarlarıdır.

Hegel’in “Tin”in kendisini Prusya devletinde şeklen ve kendi felsefesinde düşünce itibarı gerçekleştirdiği fikri tarih boyunca süren “özgürlüğün ve akli yönetimin” sonunda gerçekleştiği ve tarihin sonuna gelindiği düşüncesini doğurmuştu.Bu fikre geleneksel Hegelciler olumlu baktılar.

Ancak Genç Hegelciler ,dialektik sürecin henüz tamamlanmadığını zira Prusya devletinde gerçek ifade ve vicdan özgürlüğünün bulunmadığını ileri sürdüler. Politik ve vicdani özgürlük elde etmek üzere harekete geçmek isteyen bu grubun içinde David Strauss,İsa’nın hiç yaşamadığını ileri süren Bruno Bauer,Max Stirner,Feuerbach ,Karl Marx ve Frederich Engels gibi isimle bulunmaktaydı.1840 da iktidara gelen Prusya kralı IV. Wilhelm ,politik anlamda özgürlüğe taraftar değildi ve bu yöndeki reform çabalarına tamamen karşı bir tavır aldı..Ancak dini işler ile ilgilenen bakanın ılımlı yaklaşımı çoğu demokrat ve cumhuriyetçi genç Hegelcinin daha çok dini doğmaları sorgulayan bir üslup ile işe koyulmalarına imkan verdi.Bauer ve Feuerbach Hıristiyanlığın en panteistik ve inceltilmiş formlarına bile karşı çıkarak ateistik öğretiyi temellendirmek istediler.Hareket dağılmaya başladığı bir süreçte Marx’ın kaba materyalizmi ve genç Hegelcileri eleştiren “Alman ideolojisi” eserinin çıkması ile (1843)  dağıldı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aristoteles (MÖ 384-322)

Aristo

Babası Büyük İskenderin dedesinin doktoru olan Aristo, Platon’un Akademia’sında eğitim gördü. Yirmi sene burada kalan Aristo Platon’un ölümünden sonra Büyük İskender’e hocalık yapmakla görevlendirildi. Büyük İskender’in himayesinde felsefe ve bilimler ile rahatça uğraşma imkanı buldu.Akademia’nın karşısına Lykeion bahçelerinde kendi okulunu kurdu. Bahçede dolaşarak öğrencilerine ders vermesi ile ünlüydü.

Antikçağ Yunan düşüncesinin bilmediği yepyeni bilimler kurdu: Mantık, gramer, jeoloji, botanik, anatomi, psikoloji, retorik, politika, mantık üzerinde çalıştı. Büyük İskenderin ölümünden sonra himayesiz kalan Aristo eski yunanda rastlanan klasik bir suçlama olan “dinsizlik” suçlaması ile karşılaştı ve Atina’dan kaçmak zorunda kaldı.Bir yıl sonra da öldü.

Aristo, epistemoloji konusunda Herakitos ve sofistlerden kaynaklanan kafa karışıklığını gidermekle işe başladı. Heraklitos her şeyin bir değişim, oluş ve akış içinde olduğunu söylemişti. Sofistler ise bilginin de doğa gibi değiştiğini, mutlak bir bilgiye ulaşılamayacağını ileri sürmüşlerdi.  Aristo ise dünyayı bir gerçek olarak kabul etti önce. Sonra bilginin olanaklı olduğunu, kesin bilgiye ulaşılabileceğini ileri sürdü. Zira eski uygarlıklardan beri matematik ve geometri konularında bir çok buluş yapılmış,gelişme kaydedilmişti.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

John Locke(1632-1704)

John Locke

Felsefede ampirizm akımının kurucularındandır. Deneyimden başka bir şeye ,sezgilere doğuştan var olan bilgilere (a priori) inanmıyordu.İnsan aklı doğduğunda boş bir levha (tabula rasa) idi ve deneyimler onun üzerine izler bırakıyordu.Doğuştan gelen “a priori” bilgi yoktu insan zihninde.Matematik ve diğer tüm bilimler deneyimler sonucunda elde edilmişti.Locke görüldüğü gibi rasyonalist filozoflardan farklı olarak bilginin kaynağını duyu organları vasıtası ile kavradığı deneyimlerde görüyordu.Bilgiye ulaşmanın yolu ise tümdengelim(deduction) değil tümevarımdı (induction).

Rasyonalist filozoflar “a priori” denilen bilginin varlığından söz etmektedirler.Bu bilgi doğuştan insan zihnine kazınmış bir bilgidir.Dolayısıyla evrensel olarak tanınır,geçerlidir. Buna “evrensel onay” ilkesi denmektedir. Oysa Locke evrensel bir bilginin olmadığını ileri sürdü.Bunu ispatlamak için evrensel olarak geçerli bir bilgi olduğu söylenen Leibniz’in “özdeşlik” ilkesini aldı.”a” “a” dır şeklindeki önermeye göre,mesela “siyah beyaz değildir” önermesinin doğuştan geldiği söylenebilir.Oysa bu önermenin unsurları olan beyaz ve siyah ideleri doğuştan gelmiş değildir.Örneğin körler bu idelerin birileri onlara anlatana kadar farkında değildirler.Bu idelere ancak görerek ulaşılabilir.O halde bu unsurlara ve bu unsurlardan oluşan önermeye ancak deneyim yolu ile ulaşılabilir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: