Category Archives: Sosyoloji

Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı “mem’inin (kültürel kodu veya geninin) tarihi ve geleceği üzerine

Tarih boyunca yeryüzünde bir çok kavime ait farklı pek çok  dinsel inanç sistemlerinin ortaya çıktığı görülüyor. İlk çağlarda ortaya çıktığı sanılan animizm-şamanizm düzeyindeki inanışlarda canlı ve cansız her türlü varlığın kendine özgü bir ruha sahip olduğu fikri geçerlilik kazandı. Şaman büyücüler ruhlar ile temas kurmak isteğiyle onlara isimler vererek seslendiler. Ruhların ancak doğru isimler telaffuz edildiğinde kendilerini duyacaklarını düşündüler. Dua, kurban, müzik ve dans, kutsallık atfedilen cinsel birleşme vb ritüelistik metotlar  ile ruhlara saygı ve bağlılıklarını gösterdiler,  karşılığında hatalarından ötürü bağışlanmayı,  bereket, şifa ile beklentilerinin karşılanmasını dilediler.

İnsanoğlu eski çağlarda kendi kabilesine-kavmine ait, kendisini diğer kabile ve kavimlere imtiyazlı kılan (şahsi) tanrılara inanıyordu. Tek tanrıcılığa geçiş döneminde İsrailoğullarında bu anlayış devam etti. Musa kavmine İsrailoğullarına sahip çıkan, yalnızca onları koruma ve kollama sözü veren tanrıyı, Yehova’yı tanıttı. Hıristiyanlık ile birlikte kavme özgü tanrı anlayışı terk edilmeye başlandı.  Geniş coğrafyalara yayılan insan toplumlarını birleştiren ortak bir tanrı anlayışı filizlendi. Musevilerin,  Hıristiyanlığı reddederek  kendi kavimlerine özgü kadim dinlerine tutunmaları sonucu Hıristiyanlık yeni topluluklara açılma zorunluluğu yaşadı   ve evrensel bir tanrı anlayışı bu suretle doğmuş oldu. Keza İslam dininin evrensellik iddiası Arap kabilelerinin farklı ilahlara tapınmaları nedeniyle bir türlü sağlanamayan birlik ve düzeni tesis etmeye soyunan  dini (ve aslında ideolojik) bir çözümü temsil eder.

Musevi ve Hıristiyan dinlerinin devamı olarak kendisini ortaya koyan İslam, putperest Arapları da yeni dine inanmaya davet ederek tam manasıyla evrensel tek bir tanrıyı merkeze aldığını göstermiş,  söylemin başarısını ortaya koyacak şekilde yeni dine yüksek bir birlik ve bağlılık gösteren inançlı askerlerin askeri başarıları  sayesinde  de süratle yayılmış olmalıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tarihteki Akıl; Weber ve Foucault

M.Foucault

Batılı Marksistler, aklın sınıfa dayalı tarihle şekillendiğini ileri sürdüler. Dünyada ortaya çıkan herhangi bir ideoloji veya bir teorisyenin pozisyonu, sınıf tarafından belirlenir. Son dönemlerindeki Sartre’a göre, düşünürün durumunu bir örnek olarak verirsek, onun dünyadaki varlığı, son tahlilde, düşünceye nihai ufkunu veren üretim tarzıyla oluşan sınıfsal bir durumdur.

Tarihteki akıl tezi, aklın gerçekliğin yargıcı gibi görünüşünün altını oyar; bu tez, aklı varlığa dönüştürmeye yönelik idealist eğilimlere karşı düşünürü koruyan, düşünmenin olanağının bir tür Kantçı koşulu olarak hizmet etti. Ancak, bu korumanın birçok durumda yetersiz kaldığı ispatlanmıştır.

Çünkü belki de en iyi Lukacs’la örneklendirilebilecek olan Hegel-Marx geleneğindeki eğilim, çoğu zaman gizlice akıl demenin başka bir yolu olan özdeş özne-nesneyi öne sürerek, tarihteki akıl tezinin uyarılarını diyalektiğin dönüşlerine tabi kılmaktır. Tarihsel diyalektik, sınıf mücadelesi boyunca hareket eder; mevcut olanın olumsuzlamasını temsil eden sınıf, tarihin ayrıcalıklı failidir; yani bütünlüğü kavramak için kuramcının benimseyebileceği bu sınıf perspektifi doğru bir perspektiftir. Kurarncı Hakikati formüle etme pozisyonuna o zaman sahip olur. Hegel-Marx tezinin mümkün kıldığı akıl yürütme ve Batı Marksizminin kurucu eseri olan Tarih ve Sınıf Bilinci’ndeki Lukacs’ın aldığı pozisyon budur.

Frankfurt Okulu‘nu aynı diyalektik sığlık üzerine temellenmekten, en azından geçici olarak kurtaran şey, diyalektiğin proleter devrim hattından sapmış olduğunu algılamalarıdır. Rusya’ da Stalinizm, Batı’ da Refah Devleti ve özellikle Almanya’ da Hitlerizm’ den sonra, Horkheimer, Adorno ve daha az ölçüde Marcuse, işçi sınıfının kapitalizmin olumsuzlaması olmadığına ve tarihe ayrıcalıklı bir perspektif sunmadığına ikna oldular. Bu sebepten, akıl olanaklılık koşullarından yoksundur. Bu duruma cevap olarak, Frankfurt Okulu’nun üyeleri farklı bir pozisyon aldı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Anti Humanizm nedir?

Anti Hümanizm

Antihumanizm terimi filozofik antropoloji projesine muhalif bir kısım düşünür tarafından ortaya konmuş bir terimdir. “İnsan doğası” veya “insan”,”insanlık” gibi soyut kavramların tarihsel olarak göreceli oluşları ve esasen metafizik tabiatlı öğelere karşılık geldikleri iddiası ile reddi anti humanizm nosyonuna içseldir. Nietzsche on dokuzuncu yüzyılda Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş ise Antihumanizm de yirminci yüzyılda insanın ölümünü ilan etmiştir.

Hümanizma ile hümanizma karşıtlığını ele alırken humanizmanın bazı niteliksel özelliklerini sayarak humanizma karşıtlığının karşı savlarını ortaya koyabiliriz. Humanizma Descartesçi “özne” –Cogito- tasarımı ile işe başlar. “Düşünüyorum, demek ki varım”.. Niyetlerim, amaçlarım, hedeflerim var. Dolayısı ile eylemlerimin biricik kaynağı ve özgür aracısı yalnızca benim. Humanizma ayrıca yöntembilgisel (metodolojik) bireycilikle (toplumların yalnızca bireylerden oluştuğu görüşüyle) birlikte düşünülür. Humanizma kimileyin de ancak sosyalist bir toplumda ilişkilerin şeffaf olacağı düşüncesi eşlik eder. İnsancılık karşıtları ise koşulsuz bir özgürleşimin bir düşlemden öte bir şey olmadığını ileri sürerler-üstelik düşlemler yeri geldiğinde oldukça tehlikeli de olabilirler.

Geç 18. yy ve erken 19. yy da “Humanizma” Aydınlanma filozofisinin köşe taşıydı. İnsanlık , “olumlu ve evrensel bir ahlaki değer” ile yüklenmiş , tüm insanların eşit ve özgür olduklarına inanılmıştı. Rousseau ve Kant gibi liberal humanistlerce evrensel akıl insanlığın her çeşit baskıcı rejimden (monarşi) kurtuluşuna kılavuzluk edecekti. Bu anlayışa en büyük muhalefet Marx’tan geldi. Genç Marx, “liberal bireysel hakların” insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinin ve eşitsizliğin giderilmesine yetmediğini,  insanların arasındaki eşitliğin ancak komünist rejimde “özel mülkiyetin” kaldırılması ile gerçekleşeceğini ileri sürdü. Olgun Marx için de “insanlık” gerçeklikte karşılığı bulunmayan bir soyutlama idi. Zira adalet ve eşitlik gibi liberal haklar sadece daha fazla eşitsizlik üretmeye yaramaktaydı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Faşizm nedir?

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.

Britt’in çok tartışılan, hatta Umberto Eco’nun bir yazısından fazlaca esinlendiği söylenen ünlü makalesi, ‘yeni başlayanlar için 14 derste faşizm’i anlatıyor:

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Faşist rejimler, sürekli olarak vatansever şiarlar, sloganlar, semboller, marşlar ve diğer ıvır zıvırı kullanma eğilimindedir.

2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Düşmandan korku ve güvenlik ihtiyacı nedeniyle, faşist rejim altındaki insanlar, ‘ihtiyaç’ gereği belirli durumlarda insan haklarının göz ardı edilebileceğine ikna edilirler. İnsanlar işkence, yargısız infaz, siyasal suikast, uzun süreli gözaltı gibi uygulamalara karşı başını başka tarafa çevirme, hatta bunları onaylama eğilimindedir. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

İlkel insanda ruh anlayışı s.109-113
Lucien Levy Bruhl

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Claude Lévi-Strauss ve yapısalcılık

Claude Levi Strauss (1908-....

Hayatı ve düşünceleri

Esasında Fransız vatandaşı olan Lévi-Strauss, ailesinin kısa süreli Belçika serüveni nedeniyle 28 Kasım 1908 yılında Brüksel’de doğdu. Entelektüel bir çevreden gelen Yahudi kökenli ailesi 1 sene sonra (1909) tekrar Paris’e döndüler. Sanat eğitimi almış olan babası Raymond Lévi-Strauss portre ressamlığı ile uğraşıyordu. Annesi de yine eğitimli bir aileden gelen ev hanımı Emma Lévi-Strauss (née Lévy) idi. Paris’te liseyi tamamladıktan sonra Sorbone Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. 1931 yılında mezun olduktan sonra bir süre ortaöğretim felsefe öğretmenliği yaptı. 1935 yılında ise Fransız kültür misyonunun bir parçası olarak Brezilya São Paulo Üniversitesi’nde görevlendirildi. 1935-39 yılları arasında Brezilya’da görev yaptığı sırada ilk antropolojik deneyimlerini ve çalışmalarını tecrübe etti. Antropolojiye olan ilgisi, Robert Löwie’nin Primitive Sociology çalışmasını okuduktan sonra başladı. Bu dönemde Amazon yağmur ormanlarında yaşayan bazı ilkel topluluklar üzerine (Mbayá ve Bororo kabileleri gibi) incelemeler yaptı.

Brezilya’daki görevinden istifa edip tekrar Fransa’ya döndükten sonra 1939 yılında Fransız ordusunda silah altına alındı. Ancak bu dönemde Alman ordularının baskısıyla Fransız Ordusu dağıtıldı. Lévi-Strauss bir süre Nazi karşıtı direniş hareketlerine destek verdi ancak II. Dünya Savaşı’nın tehlikeli ortamı özellikle onun Yahudi kökenleri nedeniyle tehlike oluşturabileceği için Fransa’dan tekrar uzaklaşarak ABD’ne kaçtı. (1941)

Savaşın en kızıştığı dönemde New York’ta, New School for Social Research’de dersler verdi. Burada Robert Löwie, Roman Jakobson gibi bilim adamları ile beraber çalışma imkanı buldu. Yine bu dönemde yeni Amerikan Antropoloji Ekolü temsilcilerinden Franz Boas ile tanıştı. Franz Boas 1942 yılında bir kalp krizi geçirdiğinde Lévi-Strauss’un kollarında hayata gözlerini yumdu. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizmin ideolojisi- George Lukacs

George Lukacs

(Bu yazı, Lukacs’ın modernizme yönelik en gelişmiş eleştirisi olup, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı adlı yapıtının ilk bölümünü oluşturur. Belki de edebiyat ve sanatta toplumsal gerçekçiliğin en aydınlanmacı savunmasıdır bu. İçeriği Şubat 1956′da yapılan Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kurultayı’nı kapsar; bu kurultayda Kruşçev, Stalin’i ve aynı yılın sonlarında da Macar Devrimi’ni yermişti. Lukacs, Imre Nagy’nın bağımsız hükümetinin bir üyesiyken Rus işgalinden sonra canını kurtarabilen şanslılardan biri olmuştu. Bu nedenle, Lukacs’ın modernizme yöneltmiş olduğu eleştirisini Stalin’in sanat politikasını hedefleyen eleştirisinden ayrı tutmak olanaksızdır. Yapıtının 1962 baskısının önsözünde Stalinizm’in yıkıcı mirası üstüne yazmıştır. Lukacs’ın gözünde, ‘dogmatizm’ dediği şeyin eleştirisi, Marksist sanat anlayışını doğru olarak kavrayabilmek için Batı modernizmi ve revizyonizminin eleştirisiyle örtüşmek zorundaydı. İlkin 1957′de Budapeşte’de Macarca yayımlanmış olan Lukacs’ın bu yapıtının,1958′de Almancası çıktı. Bu alıntılar John ve Necke Mander tarafından Çağdaş Gerçekçiliğin Anlam, adıyla çevrildikten sonra 1960′ta Londra’da yayımlanmış olan çevirisinden aktarılmıştır.)

Herhangi bir sanat yapıtının biçemini belirleyen nedir? Niyet biçimi nasıl belirler? (Burada değindiğimiz, kuşkusuz, yapıtta gerçekleştirilmiş olan niyettir; dolayısıyla, yazarın bilinçli niyetiyle örtüşmeyebilir). Bizi ilgilendiren farklılıklar, biçemsel ‘teknikler1 arasında olan farklılıklar değildir. Önemli olan dünya görüşü, yazarın yapıtında vurgulanan ideoloji ya da Weltanschaunğ(kx. Ve yazarın çabası ya da girişimi onun ‘niyetini’ oluşturan ve herhangi bir yazının biçemini belirleyen biçimlendiriri ilke olan bu dünya görüşünü yaşama geçirmektir. Bu açıdan bakılınca, biçemin biçimciliğinin artık sürmediği görülür. İçerikle bütünleşmiş, özel bir içeriğin özel bir biçimi olmuştur o.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Michel Foucault

Michel Foucault (1926-1984 Fransa )

Burjuva bir aile içine doğan, Focault’un babası ve büyükbabası birer hekimdi. Dikkat çekici ancak istikrarsız bir öğrenciydi. Foucault, 20 yaşında (1946) Fransa’nın en prestijli yüksek okulu olan École Normale Supérieure (ENS-Paris) girdi. Okulda çalışkan, parlak ve bir o kadarda tuhaf bir öğrenci olarak tanınan Foucault önce psikoloji(1948) sonra felsefe (1950) ,psikopatoloji (1952) diplomalarını aldı.. Eşcinselliğini bu yıllarda keşfetti.Komünizm ile burada tanıştı ve kısa sürede yolunu ayırdı.

1952 de mezun oldu İsveç Uppsala üniversitesinde doktora tezini vermek istedi.Ancak pozitivist çizgideki üniversite yönetimi tezini bilimsel bulmayarak reddetti.

Fransaya dönen Foucault “Delilik ve Medeniyet:Klasik Çağda Deliliğin Tarihi” (Folie et déraison: histoire de la folie à l’âge classique) isimli tezi ile doktorasını tamamladı.Bu eseri sınırlı sayıda okuyucu bulsa da çok olumlu eleştiriler ve övgüler aldı.Bu sıralarda kendisinden on yaş küçük felsefe öğrencisi Daniel Defert ile tanıştı ve aralarında uzun soluklu bir aşk ve tutku ilişkisi gelişti.Defert, politik aktivitelerde bulunurken Foucault ona destek verdi.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Biyoiktidar ve bir organik aydın olarak “Mehmet Öz”

Dr.Mehmet Öz

“Dümdüz bir karna sahip olmanın 7  bilimsel yolu”

Dr.Mehmet Öz

Hayallerinizdeki sıkı, düz, seksi karın size sandığınız kadar uzak değil. Bugün gelin, bilimi kullanarak göbeğinizi kısa zamanda nasıl küçülteceğinizi konuşalım…

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24585917.asp

********

Görünüşte göbeği konusunda endişelenen Amerikalı ev hanımı Martha yukarıdaki yazıyı okuduktan sonra,  artık iyice kontrolden çıktığını düşündüğü kilolu bedenini,  ünlü ve yakışıklı tıp uzmanlarının işaret ettiği doğrultuda alışkanlıklar geliştirirse kontrol altına alabileceğini  düşünür.

Bingo!

Martha bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin boyutunu iyice farketti. Ne kadar doğru bilgiye sahipse elinin altındaki şeyler üzerinde kontrol gücü o denli yükselmekte.

Ne var ki, farketmediği bir boyut hala olabilir:Martha bilgi tiryakiliğine ve sonu olmayan iktidar arayışlarına alıştırılmakta iken yüksek doz biyo iktidara maruz kalmakta.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlişki kurmanın kaba ve zarif yolları ile günümüz Türk insanı

İlişki zor zanaat

Osmanlının başlıca geçim kaynağı yağma ve haraç/vergi idi. Soyadı ve veraset sistemi de yoktu.
Devletten bağımsız ticaret burjuvazisinin ve kapitalizme giden yolu açacak sermaye birikiminin gelişip, gerçekleşmemesi ve İslam’ın batı tarzı sanatlara kapılarını kapatması kültürel yapıyı da etkiledi.

Örneğin insanların elinden kılıcı bırakıp kalemi alması, sopayı bırakıp flüt çalması, topuzu bırakıp resim fırçasını eline alması mümkün olmadı.

İnsanlar birbirleri ile ya ilişki kurar ya dövüşür.

Çocuklar ebeveyn ile ilişki kurmaz ise onların dikkatini çekmek için huysuzlanmaya, saldırganlaşmaya, kötü laflar etmeye kalkar.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jurgen Habermas ve “eleştirel demokrasi”

Juergen Habermas

Habermas, pozitivizmin, nesnel olduğu ve çıkardan bağımsız olduğuna inanmaz. Aksine bilimlerin “ilgi” leri ve “çıkarları” vardır.

Bilimler tek tip değildir, ilgi ve çıkarlarına göre Habermas’a göre üç tip bilim gözlenebilir. Doğa bilimleriin (ampirik çözümleyici bilimler) ve doğa bilimlerinin yöntemlerini pozitivist bir şekilde sosyal alana taşıyan normatif (kural koyucu) sosyal bilimlerin ilgisi; “teknik” bilişsel ilgi dir

Tarihsel sosyal bilimler dediği, yorumsayıcı teknikleri kullanan bilimlerin ilgisi: “pratik-ahlaki” bilişsel ilgi dir.

İdeoloji eleştirisini üzerine kurulan, eleştirel teori gibi bilimlerin ilgisi” özgürleştirici” bilişsel ilgidir.

Tarihsel-yorumcamacı bilimlerin maksadı, Habermas’a göre, ampirik-çözümleyici bilimlerde olduğu gibi olguların gözlemlenmesi ile sınırlı olmaması, anlamların anlaşılması ilr ilgili olduğudur. Yani kural bağlamlı (normatif) bir durumu ortaya koymak değil de, eldeki metinlerin yorumlanması esas alınmaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Asur-Babil-Hititler

Asur haritası

Asurluları bilmek için orta tunç çağına  (M.Ö. 2500-2000) yani
Asur Ticaret Kolonileri Çağına gitmek gerekir.

M.Ö. 2. binin başlarında Tunç Çağının orta dönemine girilir. Orta Tunç Çağının en belirgin özelliği Meopotamya ile başlayan çok sıkı ve iyi örgütlü ticaret ilişkileri ve bunun sonucunda yazının Anadoluya girişidir.

Tunç yapımında gerek duyulan kalay Anadolu’da az bulunduğu için Mezopotamya kalayına ihtiyaç duyulmuş ve bu kalayı Anadolu pazarına getirme işini de Asurlu tüccarlar üstlenmişti. Büyük kervanlarla Anadolu’ya gelen tüccarlar, kalayın yanısıra parfüm, kumaş gibi malları da getiriyor, yerine altın, gümüş ve değerli taşlar götürüyorlardı. Bu ticaret karşılığında yerli beylere vergi de ödüyorlardı. Asurlular ticaret ağını sağlamlaştırmak amacı ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde KARUM adı verilen ticaret merkezleri kurmuşlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Mezopotamya’da ve tarihte bilinen ilk uygarlık:Sümer Uygarlığı:

Sümerler

Mezopotamya M.Ö. 3250 den itibaren Sümer eğemenliğine girdi. MÖ. 5000 de bu bölgeye yerleşen Ubaidian’lar bereketli Hilalin Adab, Eridu, Isin, Kish, Kullab, Lagash, Larsa, Nippur ve Ur gibi önemli şehirlerini kurdular.Bir Afro-Asya kökenli dil olan Semitik dilini konuşan halklar bu bölgeye gelerek Ubeidian’lılara karıştı ve bölge tarımla zenginleşti.Bu kavimlerden tamamen farklı,hiç bilinmeyen bir dili konuşan Sümerlerin kuzeyden gelerek bölgeye yerleşmeleri ve Sümer isminin geçmesi MÖ.3250 yılını bulur.İlk çivi yazısını bulan ve Tarihin ilk büyük uygarlığını kuran Sümerlerdir.Kil tabletle rüzerine yazılan Sümerce-Akadça Çivi yazısı (cuneiform script) sonraki 2000 sene varlığını devam ettirmiştir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Uygarlığın ilk adımları:Tunç (bronzun) keşfi ve Tunç devri

Bronz (Tunç)

MÖ 3200 ;MÖ 4. binyılın sonlarına doğru, bakıra arsen ve kalay karıştırılması ile tunç (bronz) elde edilmiş ve Anadolu’da Eski Tunç Çağı başlamıştır (3200-2000). Bu çağ ilk, orta ve geç olmak üzere üç evrede incelenmektedir.

Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eş zamanlı olarak yaşanmamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan Doğası

İnsan Doğası ,(Ing. Human nature, fr. Nature humain, Alm. Menschliche Natur)

Insan dogası kavramı, bütün insan bireylerin ortak bazı özellikleri paylaştıgı inancını içermektedir. Bu özellikler edimsel olarak dışa vurulan nitelikler olarak anlamlandırılırsa, insan dogası kavramı betimsel bir nitelik alır. Kavram, uygun koşullar altında dışa vurulmaya egilimli ve dışa vurulması gereken potansiyel yönelimleri kapsayıcı olması halinde, normatiftir.

Betimsel insan dogası kavramı, tarih içinde insanlar hakkında giderek artan ölçüde zengin güvenilir bilgiler kucaklamaktadır. Bu veriler insan dogasına ilişkin her makul kuramın deneysel, bilimsel temelini oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte, betimsel yaklaşım pozitif bilim ve tarih yazıcılıgının geleneksel zayıfiıgının acısını çekmektedir:

1- Akademik işbölümünün ve dar uzmanlaşmanın bir sonucu olarak, insan dogasını boyutlarından sadece birine indirgeme egilimi vardır; biyolojik (saldırganlık, ülke konusundaki kıskanç ilgi, egemen erkege tabi olma), sosyolojik (Levi-Strauss’un görüşünde ensestin yasaklanması) veya psikolojik (Freud’da libido ve diger içgüdüler).

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modern hayat ve idealler-Dr Can Güngen

Aydınlanma çağının alameti farikası insanın üstünde,ötesinde boyun eğmesi gereken tanrısal bir gücün olmadığına ikna olmasıdır.Bilim adamı,yazar ve düşünürlerde başlayan bu kanaat zamanla kapsamı ortalama insanı da içine alacak şekilde genişledi.Önce ticaret sonra sanayi burjuvasinin sanat ve düşünce camiasındaki aydın insanları finansal olarak desteklediği biliniyor. Bu destekte bilimin dünyanın ve evrenin  tanrısal olmayan bir modeline dair ortaya koyduğu kimi somut kanıtların payı var.Ancak bu kadar değil. Burjuvazi hiç kuşkusuz kilise ve aristokrasi ile  ekonomik ve siyasi bir iktidar mücadelesi içerisindeydi.Bu mücadele esnasında rakiplerinin güç aldığı ilahi dayanak noktalarını yıkmaya yönelik çabalara dolaylı,dolaysız destek verdi ,biliyoruz.Ve sonunda kapitalizm çağında insana dair her şeyin metalaşmasına izin verecek şekilde “haz arzusunun” önündeki tüm engeller temizlendi.Aydınlanmanın argümanı “her şeyin ölçüsü insan” idi.Bu etik bir duruştu ancak söz konusu ifade pazar ekonomisinin diline çevrildiğinde “her şey insanın haz alması içindir” e dönüştü. İnsanın haz almasının önündeki uhrevi ve ahlaki hemen her türlü engel etkisizleştirildi ve haz almasına yarayacak her şey alınıp satılır hale,yani meta haline getirildi.Gayet tabi bunca metanın üretilmesi için de durmaksızın çalışmak gerekiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sol ve ayrıcalıkların devri bağlamında miras hukuku

Ahmet İnsel

-Özellikle Avrupada üçüncü yol olarak ortaya çıkan yeni solu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet İnsel:Benim kendimi pek yakın hissetmediğim yenilikçi bir sol anlayış bu ve daha çok liberal ekonomik değerlerin sola aşılanmasıyla,bir iktidar partisi olarak kendini var etmek hedefleniyor.Tamamen karşı olduğumu ya da yüzde yüz yanlış olduğunu söylemiyorum.Bu siyasi yönelişin içerisinde bir çok doğru tesbit var.Fakat benim kendimi yakın hissetmememin nedeni bu tavır içinde asli çizginin pazar ekonomisi merkezli bir toplumsal yapılanmanın sivri sonuçlarını törpülemek olması.Solu bu ideale indirgemesi.Halbuki benim arzuladığım sol arayış,pazar ekonomisinin sivriliklerinin törpülenmesi değil,toplumun pazar ekonomisine hakim olması.Özel mülkiyetin lağvedilmesi gerekmez fakat toplumun pazar ekonomisine  hakim olup ona kendi gereklerini empoze edebilmesidir benim günümüz dünyasında bir sol iktidardan beklediğim.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sol görüşü sağ görüşten ayırt eden nedir?

Ahmet İnsel

Özgürlükler içinde eşitlik ve toplumsal dayanışma.Örneğin insanın özgürlük arayışının esas olduğunun kabul edilmesidir,toplumsal dayanışma fikridir,her türlü hiyerarşik yapıya karşı duruştur,sadece işlevsel bile olsa hiyerarşinin  toplum içinde bir egemenlik ilişkisi getirdiği inancıdır ve en son olarak da toplumsal konularda mutlak doğrunun olmadığı,bütün doğruların göreli ve tartışmaya açık doğrular olduğunu kabul etmektir.İnsanı ilgilendiren konularda hiç bir mutlak doğrunun olmadığı inancıdır.Yani insanı ilgilendiren konulalarda bütün doğruların insanlar tarafından üretildiğini ve bunların değişebileceğini,doğru anlayışımızın göreli olduğunu ve bizim doğrularımızında değişeceğini savunan özgürlükçülük iradesini taşıyan kesim sol olacaktır.Sağ buna karşı insanların kendileri dışında belirleyici güçler olduğu kavramını çıkaracaktır.Örneğin genetik veya biyolojide iki ekol var.Birinci ekol her şeyin insanlarda genetik olarak belirlendiğini savunuyor,insanların akıllı veya aptal,güzel veya çirkin olmaları gibi.İkincisi ise insanların yeteneklerinin kalıtımsal değil toplumsal ve çevresel koşullarla şekillendiğini kabul ediyor.Farzedelimki bu iki görüş yüzde 50 doğruluk payına sahip.Bu durumda sol duruş ikinci varsayıma sağ ise birinci varsayıma yakın durur.Çünkü birinci varsayım,var olan düzenin bir şekilde doğal düzen olduğunu,fakirin doğal nedenlerle fakir kaldığını,toplumun bunda bir sorumluluğu olmadığını kabul edecektir.

Ahmet İnsel-Sosyalizm s.130

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çevre koşulları bilinci belirler mi?

Kulübede yaşayan insanın kendisiyle ilgili edineceği bilinç,sarayda edineceği bilinçten elbette farklı olur.Ama Feurbachın yaptığı tarzda benzetmelerin tehlikesi şu bence:Marxın Feuerbach dan aldığı şey ,hem önemli,ama Hegelden aldığı mirasta olduğu gibi mekanik olma tehlikesi var.Bir düz materyalizm riski var.Orada dikkatli davranmak lazım,çünkü çevre koşulları insanın bilincini belirliyor ama beyin dediğimiz o muammada,bambaşka bir kimya var.Dolayısıyla aynı çevre koşullarından hareket ederek aynı bilince ve aynı algılama tarzlarına varmıyoruz.El değirmeni ile feodalite,buhar makinesi ile kapitalizm arasındaki ilişki ne kadar doğruysa,ki kısmi olarak doğru,Feuerbachın o sözü de o kadar doğru.Buradan hareket ederek varoluşsal anlamda bütünsel bir belirleme mekanizması olduğunu söylemek çok fazla determinizm…

Ahmet İnsel-Sosyalizm-s.114

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bu günün proleteri kim?

Ahmet İnsel

Ahmet İnsel in sosyalizm isimli kitabının bir bölümünde Marx ın,Prometheus hülyasının taşıyıcısı olarak işaret ettiği “devrimci-dönüştürücü bir güç” olarak proleterya kavramı irdeleniyor.Buradaki tartışmada Marxın kuşkusuz sanayi devrimini yaşayan bir 19.yy düşünürü olduğu ve proleteya olarak da sanayi proleteryasını kastettiğinin altı çiziliyor.Bu gün ise sanayi proleteryasının hacminin azaldığını görmekteyiz dniyor.Hizmet ve özellikle bilişim sektörünün bnaşını çektiği yeni bir proleterya oluşmuş durumda.Bu vaziyet aşağıdaki satırlarla aktarılıyor…

“Sanayi tarafını kaldırırsak ve eğer “proleter,ücretli emekçidir” dersek,proleterya kavramı geçerlidir.Tabii bu ücretli emek için çok geniş bir kategori.Bir fabrika yönetcisi de ücretli emek içinde yer alabilir.Bu ücretli emek kategorisi içinde dee,bence,felsefi veya daha duruşsal,daha sosyal ve siyasal yönde bir ayrım yapmak lazım.Toplumun bugünkü düzenini değiştirecek,toplumu dönüştürecek bir güç hala ücretli emek kategorisi içinde yatıyor.Geniş ücretli emek kategorisi içinde,toplumun bu günkü düzeninin insani varoluş için kabul edilemez olduğunu kabul edenler -ki bu bir etik duruş,etik konumlanma-ve bundan rahatsız olmayanlar,bu etik sorumluluğu kendisinde taşımayanlar.Böyle bir ayrım yapabiliyorsak,proleterya kavramını sadece iktisadi bir konumdan,iktisaat sosyolojisi ile sınırlı olmayan bir konumdan tanımlayabiliyorsak,yani hem ücretli emeğin içinde olup hem o bağımlılık ilişkisinden rahatsız olanlar,ama aynı zamanda tahakkümeden konumunda bile olsa ,o pozisyonu dönüştürmeye çalışan kesim diye tanımlayabiliyorsak,o zaman proleter kavramı daha rahat kullanabileceğimiz bir kavram..

Sosyalizm,Ahmet İnsel-Birikim Yayınları s.113

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marksizmde Yabancılaşma Sorunsalı

Yabancılaşma (Ing. Alienation, fr. Alienation, Alm. Entfremdung)
Marksist Düşünce Sözlüğü
—-
Marx’ın kullandıgı anlamda, bir eylem (veya içinde bulunulan bir durum) aracılıgıyla, bir kişi, grup, kurum veya toplum)
  • (1)kendi özgün etkinliginin sonuçlanna ya da ürünlerine (yahut etkinligin kendisine), ve/veya
  • (2) içinde yaşadıgı dogaya ve/veya
  • (3) diger insanlara ve -buna ek olarak (1) ile (3) arasında belirtilenIere ve bu belirtilenler yoluyla- aynı zamanda
  • (4) kendi kendisine (kendi özgün tarihsel olarak oluşturulmuş insani kapasitelerine) yabancı duruma gelir (veya böyle bir durumda kalır).
Böyle kavrandıgında yabancılaşma, her zaman kendine yabancılaşmadır, yani insanın  (öz benliginin) kendisinden (kendi özgün etkinligi aracılıgıyla) yabancılaşmasıdır.

Ve kendine yabancılaşma, yabancılaşma biçimlerinden biri degil, fakat yabancılaşmanın esas özü ve temel yapısıdır. Diger yandan kendine yabancılaşma sadece (betimleyici) bir kavram degildir; aynı zamanda dünyanın devrimci biçimde degiştirilmesi (yabancılaşmanın ortadan kaldınlması) için bir başvuru, bir çagrıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: