Category Archives: sosyalizm

Toplumsal gerçeklik algısının kuruluşunda ideolojik fantazinin yeri

Hayatta edindiğimiz tecrübeler toplumsal gerçekliğimize dair bir algı oluşmasına yol açar. Aile, üretim şekli,  insan ilişkileri, toplumsal hayat, kamu düzeni, sanat ve eğlence dünyası  vb. bütün bunlar bize bir tür toplumsal hayat bilgisi dersi verir. Bu bilgiyi muhakeme gücüyle değerlendirir ve  doğru olduğuna inandığımız  ve  başka türlü olması gerektiğini  düşündüklerimizi birbirinden ayırırız. Bu süreçte acaba algımızı oluşturan şey gerçekliğe dair dosdoğru bir bilgi midir, yoksa gerçekliğin doğasına dair inanç ve fantazilerimiz midir?

Kafamızdaki  toplumsal gerçeklik tahayyülünün  bilgisel bir sürecin ürünü olduğunu farzedersek  sosyoloji biliminin yaptığı türden, bilimsel bir yaklaşım yapmış oluruz. Burada yeni bir şey yok. Daha ileri gider ve toplumsal  gerçekliğimiz olarak tanıdığımız  zihinsel temsilin,  esasen gerçek duruma ait bilgiyi maskeleme vazifesi gören bir yanılsamalı bir sürecin ürünü  olduğunu  iddia edersek klasik  bir “ideoloji eleştirisi”   gerçekleştirmiş oluruz. Bu durumda bizi yanlış yönlendiren (aldatan, algımızı yöneten) rejimin ideolojik aygıtlarının propagandasının kurbanı olmuşuzdur. İdeolojik propagandanın etkisi ile algılarımız yönetilmesi  kötü bir şey belki, ama en kötüsü değil. Zira bu durumda ,  gerçek ile bilinçlerimiz arasına konulan,  algımızı yöneten ara-yüz (televizyon ekranı-basın yayın vb ) her ne ise   onu söküp atmamız ve uyanmak için bir yol düşünmemiz mümkün olabilir.

Sorunumuz ,  dışsal bir gücün algımızı yanlış yönlendirmesiyle  toplumsal gerçekliği  yanlış tanımamız olgusundan da  öte bir yerlerde..  Belirli bir seviyede   kapitalist propaganda makinesinin etkisi altında kaldığımız gerçek. Ama yine de bilgi düzeyinde; kapitalizmin iyi bir şey olmadığını, mevcut sınıfsal antagonizmanın kutuplarından birinde yer alan emekçilerin, sistemin  çilesini çeken,  bedel ödeyen kesim olduğunu hepimiz  gayet iyi biliyoruz. Örneğin,  kapitalizmi  eleştiren bir tartışmanın ortasına düştüğünüzde, çevrenizde  doğrudan sistemi  savunan kimseyi  göremeyebilirsiniz. Ancak aynı zamanda görüş bildirenlerin sinik bir tutum ile soruna yaklaştığını da fark edersiniz. Şöyle ki; hemen herkes kapitalist liberal ekonominin  sıklıkla kriz üreten yapısından şikayet edecektir  , bedel  ödemek zorunda bırakılan emekçi  kesimin hakkı  teslim edilecektir,  geleceğe  dair karamsar tahminler ortaya konulacaktır . Ancak söz burada kalmayacak , cümleye bir bağlaç konulup  devam edilecektir:  “Evet, tüm bunlar kabul, ama yine de,   kapitalist sistemde  yürüyen, sistemin  ayakta kalmasını sağlayan, tercih edilebilir bir şey var.”   Bu bağlaç, “evet,  şu  çingenelerin,  siyahların ve ya  eşcinsellerin  esasında , benim, senin  gibi sıradan insanlar olduklarını biliyorum, ama yine de…onlar da çözemediğim, bizlerden farklı olmalarına neden olan,  tuhaf bir şey var”  diyen ırkçının  kullandığı türden bir bağlaçtır. İşte bu bağlacı kurduran güç,  günlük toplumsal  hayatımızın  dayandığı gerçeklikleri  çok iyi bildiğimiz halde davranışlarımızı istemediğimiz bir şekilde yönlendiren  “bilinçdışı fantezi “ düzeyidir. Zizek’in “ideolojik fantezi” düzeyi dediği bu düzeyde bastırılan ve bilinçdışında biriken  çıkar, güç ve zenginlik düşlemlerinin  toplumsal gerçekliğe dair yanılsamalı bir vizyon oluşturması söz konusudur. Bu fanteziyi yaratan şey nedir peki? Bu sorunun cevabı basit: İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bizatihi kendisi. Gerçekten de “körle yatan, şaşı kalkar” sözünü doğrulayacak bir gerçekliktir bu. Günlük yaşam pratiklerimiz içerisine derin bir şekilde sinmiş, sindirilmiş meta fetişizmi tarafından yönlendirildiğimize şaşmalı mıyız?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sıcak para hareketleri ve kapitalizm

Borsa, tahvil alım satımı ve banka kredileri gibi finasal enstrümanlar sıradan insanın günlük hayatına girmeden , bu günkü kadar etkilemeden önce; kimilerince kapitalizm, şirketlerin “kar” için çalıştığı, çalışırken “piyasanın görünmez eli sayesinde” ihtiyaç olunan mal ve hizmetleri karşıladığı, hem bugünü hem de yarını kurtaran-kurtaracak olan bir insanlık mucizesi sayılmaktaydı.

Artı değer sömürüsü globalleşen dünya ile birlikte globalleşti ve sermaye görülmedik ölçülerde birikti.

Bu birikim endüstriyel yatırıma her zaman dönüşmedi. Tahmin etmekte güçlük çektiğim ancak önemli bir meblağ olduğunu zannettiğim bir miktarı “endüstriyel yatırım yapan şirketlere” oynanan “borsa bahislerine”, devletlere yapılan “tahvil yatırımlarına”, “mortgage kredilerine” yapılan “türev” denilen yatırım araçlarına yöneldi. Buralardan elde ettiği faiz ile artı değer üretmeden ama toplam artı değer havuzundan pay alarak semirdi. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Antonio Gramsci

Gramsci, Antonio (1891-1937)

Yoksullaşmış Sardinya Adası’nın alt orta sınıf bir ana babasından dogan Gramsci, 1911 yılında Torino Üniversitesi’nde bir burs kazandı. Orada, ltalyan idealist filozof Benedetto Croce’den etkilendi. Torino işçi sınıfı hareketinin derin tesiri altında kalan Gramsci, 1913 yılında İtalyan Sosyalist Partisi’ne (PSI) katıldı ve sosyalist gazetelere yazılar yazmaya başladı. Geri bırakılmış köylü kültürü ile endüstriyel kent tecrübesine sahip olması, İtalya’da sosyalist bir “devrimin, ulusal-popüler bir perspektifi ve işçi sınıfı ile köylülük arasında bir ittifakı gerektirdigine ilişkin görüşünü etkiledi. Işçi sınıfının toplu çıkarının ötesine geçmesi gerektigi düşüncesi ve kültür ile ideolojinin siyasal rolü, onun çalışmasında degişmeyen bir tema olarak kalacaktı. Gramsci Ekim Devrimi’ni, Marx’ın Kapital’inin, devrimin kapitalist üretim güçlerinin tam olarak gelişmesini beklemesi gerektigini öne sürebilen her çeşit yorumunu hükümsüz kılmasından; ve seçkinler yerine toplum kitlesi tarafından gerçekleştirilen bir toplumsal degişme örnegi olmasından dolayı selamlamıştı. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

İlkel insanda ruh anlayışı s.109-113
Lucien Levy Bruhl

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Devlet Kapitalizmi” Teorisinin Eleştirisi-Elif Çağlı

Öncelikle “yozlaşmış işçi devleti” tanımını irdelemek isteyişimizin nedeni, Troçki’nin henüz yeterince netleştiremeden bıraktığı, ölümü nedeniyle yarım kalmış olan ve hatalı yönlerinden arındırılması gereken değerlendirmelerini ele almanın gerekli olduğu düşüncesiydi. Bu nedenle, onun düşünsel mirasını koruyup zenginleştirmek yerine, Troçki’nin görüşlerine sadakat adına hareketli yaklaşımları donmuş karelere dönüştüren Troçkist çizgilerin eleştirisine ilk planda yer vermiştik. Fakat, yanlış yaklaşımlar bundan ibaret değildir. Cliff örneğinde olduğu gibi bazı Troçkistler de, Troçki’nin hatalı yaklaşımlarını aşmak adına bu kez bir başka uca savrulmuşlar ve yeni çözümlemeler arayışı içinde, aslında daha önceki dönemlerde ortaya atılmış bulunan bir yanlış teorinin (“devlet kapitalizmi” teorisinin) peşine takılmışlardır.

Bu bölümde, Cliff’in Sovyetler Birliği’ndeki sistemi “devlet kapitalizmi” olarak değerlendirmesini neden doğru bulmadığımızı ana hatlarıyla belirtmek istiyoruz. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Althusser’in çilesi ve felsefesi

Althusser’in çilesi ve felsefesi-I

Yazan: Taner Timur

1960’ların ikinci yarısında başlayan ve 16 Kasım 1980’e kadar süren dönemde Fransa’da Marksizm tartışmaları büyük ölçüde Althusser tartışmaları haline gelmişti. Bu dönemin bitiş noktası için kesin bir tarih vermemin bir nedeni var: 16 Kasım 1980’de ünlü Fransız filozofu karısını öldürmüş ve düşünce tarihinde benzeri pek bulunmayan bir dramın kahramanı haline gelmişti. Ve o zamana kadar entelektüel çevrelerde dillerden düşmeyen bir isim birdenbire “tabu” olmuş, belleklerden silinmişti.

Althusser’in ruhsal sorunları olduğu yakın çevresi dışında da bilinmeyen bir şey değildi. Ünlü düşünürün zaman zaman psikiyatri kliniklerini ziyaret ettiği yaygın bir söylenti konusuydu. İşlediği cinayet de bir cinnet anının eseri olmuş ve filozof hapishaneye değil, akıl hastanesine sevk edilmişti. Onu sevenler üzüldüler; çılgın jesti anlamaya çalıştılar ve Foucault’nun Ortaçağ delileri için kullandığı bir deyimle “kaybolmuş” filozofun sessizce yasını tuttular. Merhametin ölenden çok öldüren üzerinde toplanmasından rahatsız olanlar ise hüzünle Althusser’in karısını, Helen’i andılar. Ve bir süre sonra, görünüşe göre, olanlar unutuldu, her şey yeniden düzene girdi. Zaten 1980’lerde başlayan “küreselleşme” dalgası ve Sovyet sisteminin çökmesi de Marksizm tartışmalarını ikinci plana atacaktı. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizmin ideolojisi- George Lukacs

George Lukacs

(Bu yazı, Lukacs’ın modernizme yönelik en gelişmiş eleştirisi olup, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı adlı yapıtının ilk bölümünü oluşturur. Belki de edebiyat ve sanatta toplumsal gerçekçiliğin en aydınlanmacı savunmasıdır bu. İçeriği Şubat 1956′da yapılan Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kurultayı’nı kapsar; bu kurultayda Kruşçev, Stalin’i ve aynı yılın sonlarında da Macar Devrimi’ni yermişti. Lukacs, Imre Nagy’nın bağımsız hükümetinin bir üyesiyken Rus işgalinden sonra canını kurtarabilen şanslılardan biri olmuştu. Bu nedenle, Lukacs’ın modernizme yöneltmiş olduğu eleştirisini Stalin’in sanat politikasını hedefleyen eleştirisinden ayrı tutmak olanaksızdır. Yapıtının 1962 baskısının önsözünde Stalinizm’in yıkıcı mirası üstüne yazmıştır. Lukacs’ın gözünde, ‘dogmatizm’ dediği şeyin eleştirisi, Marksist sanat anlayışını doğru olarak kavrayabilmek için Batı modernizmi ve revizyonizminin eleştirisiyle örtüşmek zorundaydı. İlkin 1957′de Budapeşte’de Macarca yayımlanmış olan Lukacs’ın bu yapıtının,1958′de Almancası çıktı. Bu alıntılar John ve Necke Mander tarafından Çağdaş Gerçekçiliğin Anlam, adıyla çevrildikten sonra 1960′ta Londra’da yayımlanmış olan çevirisinden aktarılmıştır.)

Herhangi bir sanat yapıtının biçemini belirleyen nedir? Niyet biçimi nasıl belirler? (Burada değindiğimiz, kuşkusuz, yapıtta gerçekleştirilmiş olan niyettir; dolayısıyla, yazarın bilinçli niyetiyle örtüşmeyebilir). Bizi ilgilendiren farklılıklar, biçemsel ‘teknikler1 arasında olan farklılıklar değildir. Önemli olan dünya görüşü, yazarın yapıtında vurgulanan ideoloji ya da Weltanschaunğ(kx. Ve yazarın çabası ya da girişimi onun ‘niyetini’ oluşturan ve herhangi bir yazının biçemini belirleyen biçimlendiriri ilke olan bu dünya görüşünü yaşama geçirmektir. Bu açıdan bakılınca, biçemin biçimciliğinin artık sürmediği görülür. İçerikle bütünleşmiş, özel bir içeriğin özel bir biçimi olmuştur o.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marx’a göre İdeoloji nedir?

İdeoloji

Hem ideoloji, hem de sinematik aygıt sembolik gerçekliği kuran birer fantezi makinesidirler. Yani ideoloji hakikaten de Althusser’in dediği gibi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir. Sembolik gerçekliğin içindeki kurguyu çekip çıkarırsak sembolik gerçekliği de ortadan kaldırmış oluruz. Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki farktır; denebilir ki hayâli olan, Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki sanal köprüdür. Gerekli bir yanılsama olan söz konusu sanal köprü yıkılırsa bilinçdışı tamamen bilincin yerini alarak özneyi psikoza sürükler ve hiçliğe mahkûm eder.

Marx ideolojiyi “negatif ideoloji” biçimi ile alır. Yani Marx’a göre ideoloji egemen sınıfın tabi sınıf üzerindeki hakimiyetinin zihinsel/algısal/bilişsel uzamını oluşturur. Marxın yazılarında ideoloji tasavvuru ile ilgili ilk ipuçlarını , gerçekliğin bilince yansımasını ,eşyanın görüntüsünün bir fotoğraf makinasının merceğinden geçerek filme baş aşağı yansımasına benzettiği “camera obscura” metaforunda bulabiliriz. Bu ideoloji anlayışı günümüz ideoloji paradigmaları arasında “yanlış bilinç” olarak ayrıştırılır…

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’a göre “İdeoloji ile Söylem” arasındaki fark

Michel Foucault

Michel Foucault’a göre ,ideoloji kavramını kullanmak üç açıdan sakıncalıdır.İlk olarak,ideoloji kavramı kuramsal gelenek içinde doğrunun (truth) karşıtı olarak kullanılagelmiştir.Oysa sorun bilimsel ya da doğru bilginin nasıl oluştuğu ve ideolojik olanın da bunun yanılsaması olarak nasıl tanımlanacağı sorunu değildir.Sorun,söylem içindeki doğruluk etkisinin (effects of truth) tarihsel olarak nasıl üretilebildiğini görebilmektir.Bilginin doğruluk iddiası söylem sayesinde üretilir; söylemin karşıtı değil,farklı olarak söylemin üretilebilmesinin koşuludur. Böylece,Foucault ile söylem,ancak doğruluk iddiası üreterek kendini var eden anlam pratiği olarak tanımlanır.Birbirini dışlayan ideoloji ve gerçeklik kavramları yerine ancak bir arada varolabilen söylem ve doğruluk kavramlarını yeğlemektedir Foucault.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İyi Adama Bir İki Soru- Bertold Brecht

Bertold Brecht

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin?

Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Dünya berbat bir yer”: Politik teoride “kurucu eksiklik” fikri

İsyan olmadan asla

Zizek’in politik teoriye eksen teşkil edecek paradigmalar arasında “kurucu eksiklik” fikrine yakın olduğunu ve zemine esas teşkil eden bu fikri esasen Lacan’a borçlu olduğunu bilmekteyiz. Lacancı teorinin temel iddiası, –bireysel ya da sosyal– kimliğin eksiklik üstüne kurulu olduğudur.

Dolayısıyla toplumsal ilişkiler, indirgenemez biçimde antagonizm, çatışma, fikir ayrılığı ve dışlama ile ilgilenir.

Toplumsal   yaşamın birincil unsuru, herhangi bir toplumsal ‘bütün’ün ortaya çıkmasını       engelleyen bir olumsuzluktur. Mouffe’un kelimeleriyle, ‘toplum, çatışma ve antagonizmi sahne arkasına saklayan bir illüzyondur’

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jurgen Habermas ve “eleştirel demokrasi”

Juergen Habermas

Habermas, pozitivizmin, nesnel olduğu ve çıkardan bağımsız olduğuna inanmaz. Aksine bilimlerin “ilgi” leri ve “çıkarları” vardır.

Bilimler tek tip değildir, ilgi ve çıkarlarına göre Habermas’a göre üç tip bilim gözlenebilir. Doğa bilimleriin (ampirik çözümleyici bilimler) ve doğa bilimlerinin yöntemlerini pozitivist bir şekilde sosyal alana taşıyan normatif (kural koyucu) sosyal bilimlerin ilgisi; “teknik” bilişsel ilgi dir

Tarihsel sosyal bilimler dediği, yorumsayıcı teknikleri kullanan bilimlerin ilgisi: “pratik-ahlaki” bilişsel ilgi dir.

İdeoloji eleştirisini üzerine kurulan, eleştirel teori gibi bilimlerin ilgisi” özgürleştirici” bilişsel ilgidir.

Tarihsel-yorumcamacı bilimlerin maksadı, Habermas’a göre, ampirik-çözümleyici bilimlerde olduğu gibi olguların gözlemlenmesi ile sınırlı olmaması, anlamların anlaşılması ilr ilgili olduğudur. Yani kural bağlamlı (normatif) bir durumu ortaya koymak değil de, eldeki metinlerin yorumlanması esas alınmaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan Doğası

İnsan Doğası ,(Ing. Human nature, fr. Nature humain, Alm. Menschliche Natur)

Insan dogası kavramı, bütün insan bireylerin ortak bazı özellikleri paylaştıgı inancını içermektedir. Bu özellikler edimsel olarak dışa vurulan nitelikler olarak anlamlandırılırsa, insan dogası kavramı betimsel bir nitelik alır. Kavram, uygun koşullar altında dışa vurulmaya egilimli ve dışa vurulması gereken potansiyel yönelimleri kapsayıcı olması halinde, normatiftir.

Betimsel insan dogası kavramı, tarih içinde insanlar hakkında giderek artan ölçüde zengin güvenilir bilgiler kucaklamaktadır. Bu veriler insan dogasına ilişkin her makul kuramın deneysel, bilimsel temelini oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte, betimsel yaklaşım pozitif bilim ve tarih yazıcılıgının geleneksel zayıfiıgının acısını çekmektedir:

1- Akademik işbölümünün ve dar uzmanlaşmanın bir sonucu olarak, insan dogasını boyutlarından sadece birine indirgeme egilimi vardır; biyolojik (saldırganlık, ülke konusundaki kıskanç ilgi, egemen erkege tabi olma), sosyolojik (Levi-Strauss’un görüşünde ensestin yasaklanması) veya psikolojik (Freud’da libido ve diger içgüdüler).

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dayanış(ama)mak..

Dayanışma

Franz Kafka, “düz bir hat üzerinde yaşıyoruz” der ve ardından ekler “buna rağmen her insan aslında bir labirenttir”…

Çok açık görünen gerçekler, insan denilen labirentin içinde yolunu kaybedebiliyor. Öyle yollara sapıyoruz ki bazen kim olduğumuz, ne için burada bulunduğumuzu, diğer insanlar ile nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu kolayca unutuyoruz. Düşününce, böylesi bir  unutkanlığın sonucunun, anlamsızlık,  hiçlik duygusu, ölüm  korkusu, sinmişlik, dışlanmışlık, hatta ölüm dürtüsü ve sapkınlık olması gayet doğal geliyor… Bu duygular ile baş etmek için yöneldiğimiz  “güç arzusu, güç ihtiyacı” ise duygu dünyamızı iyiden karıştırıp, içinden çıkılmaz hale getiriyor..

Çare ne? Aklıma gelen tek  yol, insanlığımızı, toplumsallığımızı, toplumsal bir varlık olduğumuzu yeniden hatırlayabilmek. Toplumsallıktan kastettiğim şey basitçe, sosyal ve eğlenceli insanlar haline gelmek değil kuşkusuz… Toplumsallaşma, insan gibi yaşama kaygısı taşıma, diğer insanlar ile birlikte eşit, daha doğrusu birbirini eşdeğeri olarak gören bireyler olarak ilişki kurmayı, dayanışmayı yürekten kabullenmektir. Bireysel ihtirasların kıskacından uzaklaşmak, kapitalist ideolojinin insanları toplumsallıktan uzaklaştıran, atomize eden efsunundan uzak bir mesafede konumlanabilmektir.  Bu kısa yazı insanın toplumsal yönü ile bireyselliği arasındaki gerilime politik düzlem üzerinden bakma amacını taşıyor..

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

G.Lukacs ve İnsanın “Şey”leşmesi-Dr Can Güngen

şeyleşmek

Şeyleşme deyince aklınıza ilk ne geliyor, tahmin ediyorum.Ama gelmesin, gelmesin…

İşin gerçeği hepimiz “şey” olduk ama sandığınız manada değil. Lukacs’çı manada “şey” olduk yani “şeyleştirildik”…

“Tarih ve Sınıf Bilinci” isimli ünlü eserinde  Macar, Marksist düşünür Georg Lukacs ne diyordu?: Kapitalizmin önüne çıkan her şeyi metalaştırma arzusunun kaçınılmaz sonucu insanın pazar ekonomisi içinde bir “şey” olması yani “şeyleşmesidir”. Lukacs, “şeyleşme” sözcüğüne özel bir vurgu yaparak kullanır. Şeyleşme hem nesnel hem de öznel yönlere sahiptir. İnsan emeğinin pazara düşmesi, meta üretim döngüsünde “kiralık emek” olarak pazara sunulması emeğin nesnel anlamda şeyleşmesi iken, emeğin yarattığı üründen kopması, yani  insanın emeğinin ürününe yabancılaşması ise  şeyleşmenin öznel boyutunu oluşturur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yurtseverlik ve Sosyalizm

Sosyalizm ve yurtseverlik

Bu iki kavram arasında sempatik bir yakınlık mı yoksa rahatsız edici bir gerilim mi var.Belki her ikisi birden..

2010 senesi anayasa değişikliğine dair referandum tartışmalarında, sol çevrelerde paketin kabul yahut reddi yönünde  farklı görüşler ileri sürüldü.Tartışmanın detayları  bir yana  bırakılırsa asıl gerilim  ”yurtsever yahut ulusalcı sol” şeklinde tanımlanan düşünce ile “enternasyonalist – anti militer sol” görüş arasında yaşandı. Taraf gazetesi  ve merkez medyada  yer alan  “liberal sol” tanımına münasip  yazar taifesi kapsam dışında tutulursa ,kutuplardan birisinde  TKP,İP  ,  Bir gün gazetesi çevrelerinde toplanan “yurtsever solcular” diğerinde  Ömer Laçiner,Tanıl Bora gibi yazarların yer aldığı Birikim dergisi çevresi , DSİP, kısmen ÖDP ve Ertuğrul Kürkçü, İsmail Beşikçi  kimi enternasyonalist bağımsız yazar ve düşünürler yer aldı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: