Category Archives: Sinema

Paddleton

Netflixte yayınlanan ölüm ve anlamsızlık temaları ile dikkat çeken düşük bütçeli varoluşçu bir film Paddleton. Düşük gelir gruplarının yaşadığı prefabrik evlerde altlı üstlü oturan iki arkadaş mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Sıkıcı, sıradan iş hayatlarından arta kalan zamanı paddelton adını verdikleri duvar tenisinden bozma kendi icatları olan bir oyun oynayarak, mutfakta başarısız pizza denemeleri yaparak ve “ölüm yumruğu” isimli ruhani yönleri olduğuna inandıkları üçüncü sınıf bir kung fu filmini tekrar tekrar seyrederek geçirmektedirler. Ne yazık ki rutin hayatlarından aldıkları istikrarlı keyif arkadaşlardan birisine ileri evre kanser tanısı konulması ile bozulur. Filmin kalan dakikalarında ötenazi yapmaya karar veren arkadaşların trajikomik macerasını izleriz. Ölüm, yalnızlık, anlamsızlık, korku ve dostluk (ilişki) gibi varoluşçu temaları barındıran basit ama düşündürücü bir film Paddleton.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Merak etme, fazla uzaklaşamaz (2018)

Amerikalı yönetmen Gus Van Sant’ın dostu karikatürist John Callahan’ın hayatından bir kesit aktardığı film psikolojik ağrılıklı dramalardan hoşlananlar için muhakkak izlenesi bir yapıt olmuş. Callahan’ın alkol bağımlılığı neticesi geçirdiği trafik kazası  sonucu boyundan aşağısının felç olmasıyla açılan film, rehabilitasyon süreci boyunca bir yandan bağımlılığı bir yandan engelli hayatın güçlükleri ile boğuşan Callahan’ın yaşadıklarına odaklanıyor. Kazadan sonra ancak omzunu hareket ettirebilen ve tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Callahan her nasılsa karikatür çizebildiğini fark ediyor ve çizgilerini geliştirdikçe gazetelerde yayınlanan karikatürleri sayesinde hayata tutunuyor. Alkol bağımlılarının katıldığı grup tedavileri esnasında ise geçmişiyle yüzleşmeyi ve bağımlılığını aşmayı başarıyor.

Filmin grup tedavisi süreci ile ilgili bölümünü gerçekten beğendim, Dünyayı suçlayan, geçmişine kabahat bulan, kendisini doğumundan hemen sonra terk eden annesi ile içten içe kavga eden Callahan, bu tutumu nedeni ile tam da içinde bulunduğu hale düştüğünü anlamaya başladığında dönüşüm de gerçekleşmeye başlıyor. Öfkesini ve üzüntüsünü uyuşturmak ve insanlar ile arasında duvar örmek için kullandığı alkol, üzüntü ve öfke duymaktan vazgeçtikçe işlevsiz hale gelmeye başlıyor. Üzüntü ve öfkesinden nasıl vazgeçebiliyor peki? Bunun için filmi izlemek lazım diyeyim ve kapatayım. Ancak “affetme olgusunun” önemine dikkat çekildiğini de belirteyim. Önce dünyayı, sonra kendini affetmek, herkesin kendisine özgü şartları ve handikapları olduğunu görebilmek gerekiyor duygusal yoğunluktan kurtulabilmek için.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tamam mıyız?

Tamam mıyız?

Bu soruya “evet, tamamız” yanıtı vermenin oldukça zor olduğu günlerde yaşıyoruz.

Neden mi?

Sürekli farklılıklarımızdan, ayrılıklarımızdan bahsetmeye, hadi gel beraber hareket edelim dendiğinde bin dereden su getirip ayak diremeye alıştığımızdan belki… Birey olma mücadelesi bizleri kendimize ayak bağı olup çıkmaya zorladı galiba.

Oysa Temmuz’la İhsan’ın hikayesini anlatan Çağan Irmak’ın yeni filmi, insanların çıkarsızca ilişki kurabileceği, yaren olabileceği, birlikte hareket etmek üzerine kırk gün kırk gece düşünmeden yola koyulabileceği anlatıyor.

Hürriyet gazetesinden Ayşe Arman’a verdiği röportajda film projesi öncesi Gezi olaylarına katılan genç, yaşlı toplumsal dayanışma ruhu ile hareket eden bireylerden etkilendiğini anlatıyor Çağan Irmak. Oradan gelen esin ile filminde “hepimizin kurtuluşu bir başkasının kurtuluşunda yatıyor” temasına yöneldiğini söylüyor. Fikir güzel  ama nasıl anlatmalı? Senaryoyu kırk sayfa kadar yazmış sonra da yırtıp atmış ancak sonunda anlamlı bir filme imza atarak zor olanı başarı ile gerçekleştirmiş.

Rüyalarında birbirini gören iki gencin, atölyesinde tek başına yaşayan bir heykeltıraş, Temmuz ile engelli bir genç olan İhsan’ın karşılaşmalarını, yaşadıkları dramı izliyoruz. Temmuz, gerek cinsel tercihi gerekse yaşantı biçimi, saklamaya ihtiyaç duymadığı duygusallığı yüzünden hayatı boyunca kendisini toplumdan farklı, ayrıksı hissetmiş, annesi değil ama  babası tarafından reddedilmiş, yine de keyifli, eğlenceli, küçük hayatını dolu dolu yaşayan, hayalleri olan birisi.. İhsan ise kol ve bacakları olmayan, tuvaletinden yeme içmesine kadar annesinin bakımına muhtaç bir hayat sürmekte. Ne yazık yaşam coşkusunu kaybetmiş, intihar etmenin imkanını aramaya başlamış. İhsan’ın yüzü Temmuz’un rüyalarına girip “bul beni” diyor ve sonra da “kurtuluşumuz yakın merak etme” diye ekliyor… Anlam veremediği bu rüyayı bir kaç kez görüp kafası karışan Temmuz, bir sabah parkta arkadaşı ile gezinirken rüyasında gördüğü yüzün sahibini, İhsan’ı tekerlekli sandalyesiyle az ötesinde ağacın altında otururken görünce küçük dilini yutacak gibi oluyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Biutiful – “Güzel” bir İnarritu filmi (2010)

"Biutiful"

Uxbal, kardan bir gelinlik  giymiş ormanlık arazide, kendisinden genç görünen babası ile karşılıklı yürüyor

Filmin başındayız henüz ama aynı sahne ile filmin sonunda yine karşılaşacağız.

Çok hoş, dinlemesi içe sıcaklık veren bir diyalog geçiyor aralarında…

Genç yaşında ölen ve  mumyalanan cenazesini  bir vesile ile filmin ortalarına doğru görecek olan  Uxbal merakla bakıyor babasının gözlerinin içine doğru.

Baba keskin bakışlara sahip, delifişek bir delikanlı … Uzun planın sonuna doğru, babanın yüzünü perdenin ötesine çevirerek  yürümeye başladığını görüyoruz.  Uxbal gözleriyle takip ettiği babasına soruyor:Baba,  ne var o tarafta?”

Sahne değişti. Şimdi gerçek dünyadayız. Karbeyazı ormanın keskin soğuğu ve özgürlük duygusu veren açıklığı yok.. Tam aksine yakalanmışlık duygusu veren Barcelona varoşlarında, kirli arka sokaklardayız.  Uxbal’ın hayatına konuk oluyoruz.  Kırık dökük eşyalar barındıran, badanaları dökülmüş kiralık evinde, annelerinden uzakta Uxbal ile kahvaltı eden büyüğü kız, ufağı oğlan iki çocuk görüyoruz perdede.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melancholia-Melankoli, Lars Von Trier 2011

Melankoli-L.V.Trier

Filmin ilk sahnelerinde bir düğün gecesine tanık oluyoruz. Saray gibi bir mekanda gerçekleşen asilzadelere yakışır bir düğün bu. İlk bakışta evlenenlerin mutlu olacağını sanıyor izleyici ama yanılıyor. Birinci bölüme adını veren Justine ile nişanlısı Michael evleniyorlar. Justine’in kız kardeşi Claire ve eşi John bu düğünü epeyce para ödeyerek organize etmişler. Trier’in kamerası mekanı, oyuncudan oyuncuya amatör kamera usulü kaydırmalarla  katederek dolaşıyor. Yakalanan o kadar çok mimik, jest var ki, davetlilerin ne denli farklı ruh halleri içinde düğüne katıldığını ustalıkla gösteriyor.

İlk başta mutlu imiş gibi görünen  Justine’in tavırlarında bir tekinsizlik olduğunu yavaş yavaş hissediyor seyirci. Justine insanların içinde bulunmaktan , davetin  gereklerini yerine getirmekten zorlandığı anlaşılıyor. Seyircide oluşan  tekinsizlik hissi filmin ikinci bölümünde güneşin arkasında saklandığı için uzun zaman keşfedilemeyen “Melankoli” isimli gezegenin dünyaya çarpacağı haberleri ile giderek artıyor. Mavi, dev gezegenin  dünyanın yanı başından geçeceğini iddia eden bilim adamları var. Claire’nin  astronomiye meraklı teleskopuyla bahçesinde gözlemler yapan kocası John da telaşa kapılmış karısını yatıştırmaya çalışırken aynı fikirde görünüyor.  Sadece bir gece süren evliliğin ardından kızkardeşi Claire’nin evine derin bir depresyon içinde dönen Justine’in karanlık öngörüsüne bakılırsa çarpışma kaçınılmaz olacak.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Ömrümüzden bir sene- 2010-Mike Leigh

Orijinal Adı: Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Lesley Manville, Ruth Sheen, Peter Wigth.

İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden Mike Leigh’in bu yıl vizyona giren en iyi filmlerden birisi olmaya aday ‘Another Year/Ömrümüzden Bir Sene’sini izlemek için bir yıl beklemiş olmamız en basit tanımıyla talihsizlik.

2010 yılının Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan film şanslı olanlar tarafından bu yılki İstanbul Film Festivali’nde seyredilebildi.

Mevsimler gelir geçer…

Mike Leigh, dört mevsimin izinden giderek anlatığı hikayenin bahar bölümünde Tom ve Gerri çiftinin hayatını gözler önüne seriyor. Gerri’nin iş arkadaşı olan Marry’le de bu bölümde tanışıyoruz. Orta yaşı çoktan geçmiş olmasına rağmen ‘dikiş tutturamamış’ yalnız ve mütemadiyen sarhoş olan Marry, Tomm ve Gerri’nin ‘iyiliği’nden fazlasıyla nasibini alıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aslı Gibidir-Abbas Kiarostami 2010- Dr Can Güngen

Aslı Gibidir

Bu güne değin çektiği 39 filmden 13′ü ile Cannes film festivalinde yer almış, 1997 yılında Taste of Cherry ile de Altın Palmiye ödülünü kazanmış ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiarostami ,bu kez kendi ülkesi dışında çektiği ilk film olan “Aslı Gibidir” ile karşımıza çıkıyor.. Başrollerde ise Juliette Binoche ve William Shimell yer almakta. Filmin açılış sahnesinde İtalya Arezzo’da verilen konferansa tanık oluyoruz.Yazdığı yeni  kitabı tanıtan İngiliz yazar  James Miller’a göre dünyada “asıl-orijinal- olan” hiçbir şey yoktur.Adı “Certified copy” (Aslı gibidir) olan kitapta Miller sanat tarihinde uzun bir yolculuğa çıkarak orijinal olarak tanınan ve hayran olunan eserlerin bile pek çok kez bir başka eserden esinlenerek-kopyalanarak yaratıldığını ileri sürmektedir. Örneğin,yaşadığı çağın en ünlü sanatçısı olan Leonardo Da Vinci bile aslında Mona Lisa’da daha önceki bir tablonun kopyasını yapmıştır.Konferansa katılan Elle (J.Binoche) Millerı dinlemek ister ancak peşi sıra sırt çantası ile konferans salonuna gelen küçük oğlu yüzünden konsantre olamaz.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Agora-2009-Yönetmen:A.Amenebar

Agora-Amenebar

Amenebarın ilk seyrettiğim filmi “içimdeki deniz” idi.2004 tarihli bu filmi sevmiştim.İçimdeki denizden sonra seyrettiğim Agora sında da benzer bir drama-trajedi anlayışını gördüm.Gerçek bir hikayeden esinlenen iki filmde de kahramanlar kendi iradeleri dışında gelişen olayların kaderlerini ördüğünde kendi vicdan anlayışları çerçevesinde ,toplumsal-kültürel beklentilerin karşısında durmaktan çekinmeyerek ve pek tabi canları pahasına da olsa bedelini ödeyerek seçimlerini yapıyorlar.İçimdeki denizde Ramon Sampedro hayatını sonlandırmaya kararlı bir kuadriplejik idi.Boynundan altına hükmü geçmeyen Ramon hayatını sonlandırma konusunda Hıristiyan kilisesini karşısına almaktan çekinmeyecek ölçüde güçlü bir irade sahibi olduğunu göstermişti bizlere.Bu kez Hıristiyan kilisesini karşısına alan İskenderiye şehrinde kurulu MS  5.yy da muazzam kütüphane içinde hem astronomi ve matematik konularında çalışma yapan hem de gençlere ders veren ateist kadın filozof Hypatia oluyor.İskenderiye de pagan Roma imparatorluğu valisi ve askeri ile var ancak halk giderek artan ölçüde Hıristiyanlaşmaya başlamış. Pagan Roma nın tanrısı Serapisi kentin  Agorasındaki heykelinin önünde aşağılayan Hıristiyanlar İsa mesihin yaşadığı dört yüzyıl öncesine  göre çok güçlü ve saldırgan görünüyorlar. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: