Category Archives: Psikiyatri

Lacancı Eksik ve Fallus üzerine…

Fallus, Lacan’cı terminolojide “iktidar”ın simgesidir. Penis ile olan benzerliğine rağmen kastedilen  biyolojik bir organ değildir. Fallus , penis denilen fazlalığa sahip olan küçük çocuğa “büyük öteki”nin vaat ettiği türden herşeydir: Kadın, iktidar, statü, güvenlik, bütünlük, içerilme” vb.

Öte yandan “fallus” bir gösterendir. Yukarıda örnek verdiğim gibi toplumsal hayatta bir şeylere sahip olmayı gösterir.

Bülent Somay’ın “bir şeyler eksik” kitabından bir alıntı: s.28

“Polisin elindeki cop,babanın tokadı,ABD’nin füzeleri.Ama bunların hiç biri sahibindeki eksikliği gideremez:Ne polis iktidara sahiptir,ne baba,ne de ABD başkanı.O yüzden de çok tehlikelidirler:Bir eksiğe sahip olmanın tahammül edilemez farkındalığı ile,ellerindeki nesneleri akıldışı biçimde kullanabilirler.Bir şey öğrenmesi gerekmediği halde işkence yapan polis,durup duruken tokadı basan baba,beceriksizce güç kullanıp her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ABD ,hep o eksiği kapatmaya çalışmaktadırlar.Ama olası suçları engellemek için işkence yapan polise,terbiye vermek için tokatlayan babaya,ya da “demokrasi götürmek için” operasyon yapan ABD’ye hak vermeye hemen yanaşmayalım.Yüzeydeki bu akılcı açıklamalar bir kaç gün,en fazla bir kaç yıl içinde,yağan yağmurla,esen rüzgarla sıyrılıp gittiğinde geriye kalan aynıdır:İşkence,dayak,savaş….

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Arzu neden tatmin edilemez?

Dr. Juan David Nasio

Ve arzunun tatminsizliği insanın özlemlerine dair psikanalizin karamsarlığını mı gösterir?

Arzunun tatminsizliği konuşan varlıklar olduğumuz gerçeğine dayanır. Konuşmak, sembolik dünyanın bir parçası olmak demektir. Her şeyin kendisinden başka ikircikli pek çok anlama geldiği semboller dünyasında, arzunun tam tatminine giden yol binbir labirentten oluşan sonsuz bir alana açılır. Sözler ve edimler açılan yan anlamlardan kurtulamaz ve buradan arzunun hedefi olan tam tatmine asla ulaşılamaz.

Ancak karamsar olmak için gerek de yoktur. Zira arzunun peşinden atılan her adım belki ona ulaşmamızı sağlamayacak ama kendi ölçeğinde yaratıcı bir edim ortaya koyacaktır.Önceden çizilmemiş bir yol her deneyimde yeni bir yola açılır.Varılan her sınır sonsuza uzanan bir diziye açılan eşiktir.

( “Lacan’ın kuramı üzerine beş ders” Yazan:J.D.Nasio”)

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jacques Lacan Kuramının Genel Kavramları- J. D. Nasio

Jacques Lacan

Lacan’ın kuramı çekici olduğu kadar, kavramanın zorluğu yüzünden, iticidir de. Jacques Lacan’ın öğrencisi ve Françoise Dalto’nun yakın işbirlikçisi olmuş J. D. Nasio’ya danıştık. Kendisi 30 sene Paris VII Üniversitesinde eğitim vermiş ve şu anda psikanalist, psikolog ve sosyal alanda çalışanları eğitmekte en etkin yerlerden biri olan “Paris Psikanalitik Seminerlerinin” başındaki insan. Her biri bilim dünyası tarafından olumlu kucaklanan, tam 12 dile çevrilmiş 18 kitap yayımladı ve bazıları uzman olmayanlar tarafından da benimsendi. Türkçe’de İmge Yayınevi tarafından basılmış 5 kitabı var:

Psikanalizin Yedi Temel Kavramı, Aşk acısı, Fiziksel Acı ve Freud, Ferenczi, Groddeck, Klein, Winnicott, Dolto, Lacan Eserlerine Giriş ve özellikle -burada bizi ilgilendiren – Jacaues Lacan’ın Kuramı Hakkında 5 Ders.

J.-D. Nasio, Lacancı kuramın iki temel parçasını açıklayacak; ilk önce kavramsal üçlü “İmgesel (imaginaire), Simgesel (Symbolique) ve gerçek (Reel)”, ardından da “Bilinçdışı” ve “Jouissance” kavramını.

Bu metin kırk senede oluşturulmuş bir kuramın eksiksiz bir incelemesi olamaz ancak bu karmaşık ve etkileyici düşünceyi kavramamızda önemli bir temel oluşturacaktır.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jacques Lacan

Jacques Lacan (1901-1981)

Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901′de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık’tan postyapısalcılığa (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dilbilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melancholia-Melankoli, Lars Von Trier 2011

Melankoli-L.V.Trier

Filmin ilk sahnelerinde bir düğün gecesine tanık oluyoruz. Saray gibi bir mekanda gerçekleşen asilzadelere yakışır bir düğün bu. İlk bakışta evlenenlerin mutlu olacağını sanıyor izleyici ama yanılıyor. Birinci bölüme adını veren Justine ile nişanlısı Michael evleniyorlar. Justine’in kız kardeşi Claire ve eşi John bu düğünü epeyce para ödeyerek organize etmişler. Trier’in kamerası mekanı, oyuncudan oyuncuya amatör kamera usulü kaydırmalarla  katederek dolaşıyor. Yakalanan o kadar çok mimik, jest var ki, davetlilerin ne denli farklı ruh halleri içinde düğüne katıldığını ustalıkla gösteriyor.

İlk başta mutlu imiş gibi görünen  Justine’in tavırlarında bir tekinsizlik olduğunu yavaş yavaş hissediyor seyirci. Justine insanların içinde bulunmaktan , davetin  gereklerini yerine getirmekten zorlandığı anlaşılıyor. Seyircide oluşan  tekinsizlik hissi filmin ikinci bölümünde güneşin arkasında saklandığı için uzun zaman keşfedilemeyen “Melankoli” isimli gezegenin dünyaya çarpacağı haberleri ile giderek artıyor. Mavi, dev gezegenin  dünyanın yanı başından geçeceğini iddia eden bilim adamları var. Claire’nin  astronomiye meraklı teleskopuyla bahçesinde gözlemler yapan kocası John da telaşa kapılmış karısını yatıştırmaya çalışırken aynı fikirde görünüyor.  Sadece bir gece süren evliliğin ardından kızkardeşi Claire’nin evine derin bir depresyon içinde dönen Justine’in karanlık öngörüsüne bakılırsa çarpışma kaçınılmaz olacak.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Tünelin ucundaki ışık beynin yaratısı mı?”

Bir grup bilimadamı ölümün eşiğinden dönüldüğü anlarda yaşanan deneyimlerin beyin işlevlerinin yoğunlaşmasından kaynaklandığını savundu.

Edinburg Üniversitesi ve Cambridge Tıbbi Araştırmalar Konseyi uzmanları, bu konuda şimdiye dek yapılan araştırmaları gözden geçirdi.

Uzmanlar, insanın ruhunun beden dışına çıkması, ölmüş olan yakınlarla karşılaşma gibi deneyimlerin ölümden sonraki hayatın kapısının aralanması değil, beyin işlevlerinin ‘cilvesi’ olduğunu söylüyor.

Araştırmacılardan Dr. Caroline Watt, ”Beynimiz bize oyunlar oynamakta çok usta.” diyor.

Ölümün eşiğinde hissedildiği söylenen tuhaf deneyimler, beynin travmatik bir anda insan bedeninin maruz kaldığı tıbbi durumu anlamlandırma çabası olarak yorumlanıyor. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı Başlığı-Dr Persingerin deneyi

Dr.Michael Persinger

BEYİNDE DİNSEL DENEYİMLER ALGILAMAYA UYGUN DOĞUŞTAN BİR DONANIM MI VAR?

Dinsel bir deneyim esnasında beyin nörofizyolojisinde neler olduğunu bilmek, böyle bir deneyimi bizim de simüle etmemize imkan vermez mi? Fiziksel bir mekanizmayı çalıştırarak Tanrı’nın yüzünü görebilecek miyiz? Dr. Michael Persinger bunun mümkün olabileceğini söylüyor.

Persinger “God Helmet,” yani “Tanrı Başlığı” isimli deneyi ile büyük ilgi çekti. Başlığın ismi, deneyenlerde yarattığı olağanüstü metafizik etkiye dayanıyor. Tanrı başlığı isimli başlık, temporal loblar üzerinde elektromanyetik bir etki uyandırmak üzere planlanmış. Persinger, düzenli elektromanyetik uyarımla herhangi birisinin olağanüstü dinsel bir deneyim yşayabileceğini söylüyor. Bu akım sonucu beynin sol yarım küresi, sağ yarımkürede gerçekleşen etkinliği özel bir deneyim olarak yorumluyor. Bu deneyim, deneklerin yüzde sekseninde daha önceden deneye ilişkin bilgi verilmemiş deneklerde tanrı ile yüzleşme hissinden şeytanımsı varlıklar ile temasa , kendi bedeninden sıyrılma hissine kadar hislenmeler ile sonuçlanıyor. [BBC]

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Narsizmin çekinik ya da örtük tezahürü

Otto Kernberg

Mükemmel görünmediğini hissettiğinde ya hep ya hiç kuralını işletir; kendini değersiz, önemsiz, yetersiz, zavallı, kusurlu, hiçbir işe yaramayan ve bir hiç hisseder. Büyüklenmeci benliğin çöktüğü depresif dönemlerinde hipokondriya, ölüm anksiyetesi, paranoid kaygılar yoğunlaşır. Bu duygulanımlar, narsistik bireyin kendini neye karşı savunduğunu açığa çıkarır. Tüm gayreti, ona derin bir ıstırap veren değersizlikle yüklü özbenliğin inkârına yöneliktir.

Mükemmel olmaktaki başarısızlık şiddetli utanç duygularını açığa çıkarır. Nevrotik bireydeki suçluluk duygusuna karşılık narsistik kişinin merkezi duygusu yetersizlik hissine bağlı olarak ortaya çıkan utançtır.

Eleştiriye ve başarısızlığa karşı oldukça hassastırlar. Bu durumda kendilerini incinmiş ve küçük düşmüş hisseder, öfkeyle tepki verirler. Bu kişiler açısından “başarısızlık” rekabet içeren bir ortamda birinci, önde gelen ya da tercih edilen kişi olamamak anlamını taşır. Terapi içinde rekabetlerinin ketlenmesi çoğu kez hatalı bir biçimde oidipal rekabetten kaçınma biçiminde yorumlansa da, dikkatle incelendiğinde, bu ketlenmenin temelde büyüklenmeci benliğin narsistik kırılganlığına karşı bir savunma olduğu anlaşılır (Kernberg, 1975).

Kernbergden alıntılanan yukarıdaki metinde narsistik yapılanmanın eleştiriye karşı aşırı duyarlılığı açıklanıyor. Mükemmellik arzusu derinde yatan, fantezilerde ortaya çıkan bir arzu olabilir. Yüzeyde mükemmellik ile ilgili açık bir arzu, gösteri, ifade bulunmayabilir. Hatta tam tersi kişiliğin tevazu maskesi ardına saklanma ihtiyacı duyduğu durumlar olabilir. Bu hali benliğin kırılganlığını, kırılganlığı tetikleyecek ortamlardan ve kişilerden uzak durma anlamında“sakınma-avoidance” ile açıklayabiliriz.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Ömrümüzden bir sene- 2010-Mike Leigh

Orijinal Adı: Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Lesley Manville, Ruth Sheen, Peter Wigth.

İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden Mike Leigh’in bu yıl vizyona giren en iyi filmlerden birisi olmaya aday ‘Another Year/Ömrümüzden Bir Sene’sini izlemek için bir yıl beklemiş olmamız en basit tanımıyla talihsizlik.

2010 yılının Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan film şanslı olanlar tarafından bu yılki İstanbul Film Festivali’nde seyredilebildi.

Mevsimler gelir geçer…

Mike Leigh, dört mevsimin izinden giderek anlatığı hikayenin bahar bölümünde Tom ve Gerri çiftinin hayatını gözler önüne seriyor. Gerri’nin iş arkadaşı olan Marry’le de bu bölümde tanışıyoruz. Orta yaşı çoktan geçmiş olmasına rağmen ‘dikiş tutturamamış’ yalnız ve mütemadiyen sarhoş olan Marry, Tomm ve Gerri’nin ‘iyiliği’nden fazlasıyla nasibini alıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kendini seyretmek

Bir iç göz bizi izliyor kesintisiz.

Kimse bakmaz ise o bakıyor.Kimse ilgi,merhamet göstermezse,sevmezse o gösteriyor,seviyor…

Bu gerçekten de içsel bir göz mü,yoksa yalnızca benliğe dair bir kuruntu,bir imge mi?
Eğer bir imge ise,insan neden böylesi imgelere tutunma ihtiyacı içinde acaba..

Ne kadar yalnızız aslında. Gözleyen ve gözetlenen olarak içimizde ikiye bölünmeyi göze alacak kadar yalnızız.

Yalnızlığı sadece insanlar mı hisseder acaba? Türümüzün diğer örneklerinde böyle bir duygunun karşılığı var mıdır?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Psikanaliz Yazıları(I):Fetişizm-Dr.Can Güngen

Fetişizm

Arzu sınırsızca akmak ister.Ancak psişik bir olgu olan arzunun sınırsızlığı beden ile  temas ettiği bölgelerde net sınırlara kavuşur.Kadim dinlerin  ve antik felsefenin birbirinden ayırdığı  et  ile ruhun (flesh and sprit)  birbirine kavuşma noktaları üzerinde ilk çalışmalar yapan psikiyatr  Sigmund Freud’tur.Arzunun bedenin haz ile uyarıldığı ,“erojen” bölgeler üzerinden akma imkanı sayesinde insanoğlu kısmi de olsa tatmine ulaşabilir.

Neden arzular ancak kısmen doyurulabilir? Yazılarımızı takip edenler bilir,köken olarak Freudçu olan Lacan ekolü,arzunun tam tatmininin imkansız olduğunu,arzu girdabının hiç dinmeyen çalkantısı sayesinde ruhsal dinamiklerin işlevsel düzeylerini koruyabildiğini savunur.Freud’un Nirvana ilkesi de benzer şeyi söyler.Tüm gerilimlerin yatışması için duyulan ruhsal ihtiyaç uyarınca-ki buna son tahlilde “ölüm içgüdüsü” demişti Freud-ego çatışmaları çözümlemek için beceriler geliştirir.Ancak tüm çatışmaların tamamen çözümlendiği –ölüm haricinde- gerçek hiçbir an bulunamaz.Bu vaziyet E. Erikson’un sosyal gerilimlerin ruhsal karşılığı anlamında kullandığı “actuality” terimine paralel  yönde yaşamsal bakımdan çok değerli ve vazgeçilmez olan  “ego gerilimini” (ego tension) oluşturur.İşte bu gerilim arzuların doyumsuzluğunun dolaylı bir işaretidir halihazırda.Kısmi doyum ise münkündür.Arzunun, “cinsel haz arayışı” şekline bürünüp aktığı ,üreme organlarının başat rolü oynadığı cinsel eylem kısmi doyum yollarından birisidir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modern hayat ve idealler-Dr Can Güngen

Aydınlanma çağının alameti farikası insanın üstünde,ötesinde boyun eğmesi gereken tanrısal bir gücün olmadığına ikna olmasıdır.Bilim adamı,yazar ve düşünürlerde başlayan bu kanaat zamanla kapsamı ortalama insanı da içine alacak şekilde genişledi.Önce ticaret sonra sanayi burjuvasinin sanat ve düşünce camiasındaki aydın insanları finansal olarak desteklediği biliniyor. Bu destekte bilimin dünyanın ve evrenin  tanrısal olmayan bir modeline dair ortaya koyduğu kimi somut kanıtların payı var.Ancak bu kadar değil. Burjuvazi hiç kuşkusuz kilise ve aristokrasi ile  ekonomik ve siyasi bir iktidar mücadelesi içerisindeydi.Bu mücadele esnasında rakiplerinin güç aldığı ilahi dayanak noktalarını yıkmaya yönelik çabalara dolaylı,dolaysız destek verdi ,biliyoruz.Ve sonunda kapitalizm çağında insana dair her şeyin metalaşmasına izin verecek şekilde “haz arzusunun” önündeki tüm engeller temizlendi.Aydınlanmanın argümanı “her şeyin ölçüsü insan” idi.Bu etik bir duruştu ancak söz konusu ifade pazar ekonomisinin diline çevrildiğinde “her şey insanın haz alması içindir” e dönüştü. İnsanın haz almasının önündeki uhrevi ve ahlaki hemen her türlü engel etkisizleştirildi ve haz almasına yarayacak her şey alınıp satılır hale,yani meta haline getirildi.Gayet tabi bunca metanın üretilmesi için de durmaksızın çalışmak gerekiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Deleuze ve Guattari:İmgesele dönüş

Deleuze

Karşı Oidipus: Kapitalizm ve Şizofreni isimli kitabın yazarları Gilles Deleuze ile Felix Guattari, Freud ile Marx’tan alınan “arzu”, “üretim” ve “makine” kavramlarını yeni bir düşünce içerisinde biraraya getirmişlerdir: bizler arzulayan makineleriz. Deleuze ile Guattari dilde açığa çıkan dışsal arzu görüntüsünü delire diye adlandırırlar. Delire arzu makinesi tarafından üretilen bir etkidir. Karşı-Oidipus bu anlamda delire’ın kolektif doğasına, (bir birey tarafından üretilse dahi) toplumsal niteliğine vurguda bulunur. Günümüzde başat eğilim delire’ı özelleştirmek yönündedir. Bu eğilime karşı Deleuze ile Guattari örtük olarak 1970′li yılların Fransız Solu’nun sloganlarından birini uyarlamışlardır: Kişisel olan siyasaldır. Kişisel ile toplumsal, bireysel ile kolektif arasında hiçbir ayrım yoktur. Hem siyasal hem de psikolojik alan, hem siyasal (sınıf mücadelesi) hem de birey (delire) üstünde etkileri bulunan aynı enerji ve libido biçimiyle yayılırlar. Libido ve siyaset birbirine sızabilen alanlardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Psikanaliz Yazıları(2):Aşk ve “içe alma” mekanizması-Dr Can Güngen

Freud’a göre aşk, libidonun sevgi nesnesine akması ile başlar ve sarıp sarmalanan nesnenin iç dünyaya aktarılması anlamına gelen “introjeksiyon” mekanizması ile olgunlaşırdı. Özdeşleşmenin mekaniği de aynı mekanizmaya dayanır:“içe alma”..

Libido ile sarmalanan nesne tanımlaması zihnimde bir örümceğin avını ağ  ile yakalaması imgesini uyandırıyor .”Yeme” denilen faaliyet de bir içe almadır pek tabi.Ve yemek için de önce nesnenin “yeme mesafesine” taşınması gerekir. Örümcek bunu ağla yapıyor,yırtıcı bir hayvan ani ve hızlı bir koşu ile nesnesi ile arasındaki mesafeyi çabucak kapatıyor.Tıpkı aşkta ,aşığın sevgilisini gözleri ile takibe alıp,yakalaması gibi..

Peki nedir özneyi, nesneyi içe almaya doğru yönelten  sihirli şey? Libido ile kucaklanan nesne neden içe alınmalıdır?

Bu  faaliyete içgüdüsel bir refleks gözü ile bakabiliriz. bir açıdan.Freud da , Schopenhauer gibi aşkı son tahlilde üreme içgüdüsüne bağlamıştı değil mi?

Yeme faaliyetine,beslenme yani bünyenin güçlenmesi yönünden de  yaklaşabiliriz..Yenilen nesne içe alınmış ve sahip olduğu kimyevi özellikler bünyeye katılmıştır.İlkel kavimlerde görülen kanibalistik pratiklerin amacı da budur.Ölenin gücünü,tecrübesini, savaş becerisini,ruhunu yiyenler bünyelerine katar.Coğrafyamızda sıklıkla verilen cenaze evi yemeği,sosyal antropologlarca şamanizm tarihinden kalma kanibalistik  bir alışkanlığa,inanca bağlanmıştır..O halde bu tarz içe alma  bir başkasının gücünü,etkisini içe almadır hem de bir tür saldırganca tavır ve doyumdur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: