Category Archives: Psikiyatri

Toplumsal gerçeklik algısının kuruluşunda ideolojik fantazinin yeri

Hayatta edindiğimiz tecrübeler toplumsal gerçekliğimize dair bir algı oluşmasına yol açar. Aile, üretim şekli,  insan ilişkileri, toplumsal hayat, kamu düzeni, sanat ve eğlence dünyası  vb. bütün bunlar bize bir tür toplumsal hayat bilgisi dersi verir. Bu bilgiyi muhakeme gücüyle değerlendirir ve  doğru olduğuna inandığımız  ve  başka türlü olması gerektiğini  düşündüklerimizi birbirinden ayırırız. Bu süreçte acaba algımızı oluşturan şey gerçekliğe dair dosdoğru bir bilgi midir, yoksa gerçekliğin doğasına dair inanç ve fantazilerimiz midir?

Kafamızdaki  toplumsal gerçeklik tahayyülünün  bilgisel bir sürecin ürünü olduğunu farzedersek  sosyoloji biliminin yaptığı türden, bilimsel bir yaklaşım yapmış oluruz. Burada yeni bir şey yok. Daha ileri gider ve toplumsal  gerçekliğimiz olarak tanıdığımız  zihinsel temsilin,  esasen gerçek duruma ait bilgiyi maskeleme vazifesi gören bir yanılsamalı bir sürecin ürünü  olduğunu  iddia edersek klasik  bir “ideoloji eleştirisi”   gerçekleştirmiş oluruz. Bu durumda bizi yanlış yönlendiren (aldatan, algımızı yöneten) rejimin ideolojik aygıtlarının propagandasının kurbanı olmuşuzdur. İdeolojik propagandanın etkisi ile algılarımız yönetilmesi  kötü bir şey belki, ama en kötüsü değil. Zira bu durumda ,  gerçek ile bilinçlerimiz arasına konulan,  algımızı yöneten ara-yüz (televizyon ekranı-basın yayın vb ) her ne ise   onu söküp atmamız ve uyanmak için bir yol düşünmemiz mümkün olabilir.

Sorunumuz ,  dışsal bir gücün algımızı yanlış yönlendirmesiyle  toplumsal gerçekliği  yanlış tanımamız olgusundan da  öte bir yerlerde..  Belirli bir seviyede   kapitalist propaganda makinesinin etkisi altında kaldığımız gerçek. Ama yine de bilgi düzeyinde; kapitalizmin iyi bir şey olmadığını, mevcut sınıfsal antagonizmanın kutuplarından birinde yer alan emekçilerin, sistemin  çilesini çeken,  bedel ödeyen kesim olduğunu hepimiz  gayet iyi biliyoruz. Örneğin,  kapitalizmi  eleştiren bir tartışmanın ortasına düştüğünüzde, çevrenizde  doğrudan sistemi  savunan kimseyi  göremeyebilirsiniz. Ancak aynı zamanda görüş bildirenlerin sinik bir tutum ile soruna yaklaştığını da fark edersiniz. Şöyle ki; hemen herkes kapitalist liberal ekonominin  sıklıkla kriz üreten yapısından şikayet edecektir  , bedel  ödemek zorunda bırakılan emekçi  kesimin hakkı  teslim edilecektir,  geleceğe  dair karamsar tahminler ortaya konulacaktır . Ancak söz burada kalmayacak , cümleye bir bağlaç konulup  devam edilecektir:  “Evet, tüm bunlar kabul, ama yine de,   kapitalist sistemde  yürüyen, sistemin  ayakta kalmasını sağlayan, tercih edilebilir bir şey var.”   Bu bağlaç, “evet,  şu  çingenelerin,  siyahların ve ya  eşcinsellerin  esasında , benim, senin  gibi sıradan insanlar olduklarını biliyorum, ama yine de…onlar da çözemediğim, bizlerden farklı olmalarına neden olan,  tuhaf bir şey var”  diyen ırkçının  kullandığı türden bir bağlaçtır. İşte bu bağlacı kurduran güç,  günlük toplumsal  hayatımızın  dayandığı gerçeklikleri  çok iyi bildiğimiz halde davranışlarımızı istemediğimiz bir şekilde yönlendiren  “bilinçdışı fantezi “ düzeyidir. Zizek’in “ideolojik fantezi” düzeyi dediği bu düzeyde bastırılan ve bilinçdışında biriken  çıkar, güç ve zenginlik düşlemlerinin  toplumsal gerçekliğe dair yanılsamalı bir vizyon oluşturması söz konusudur. Bu fanteziyi yaratan şey nedir peki? Bu sorunun cevabı basit: İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bizatihi kendisi. Gerçekten de “körle yatan, şaşı kalkar” sözünü doğrulayacak bir gerçekliktir bu. Günlük yaşam pratiklerimiz içerisine derin bir şekilde sinmiş, sindirilmiş meta fetişizmi tarafından yönlendirildiğimize şaşmalı mıyız?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melanie Klein ve nesne ilişkileri ekolü

Melanie Klein (1882-1960)

Melanie Klein, 1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk Sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de birinci dünya savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921 de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz enstitüsünde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’in çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934 ten itibaren kuramsal katkılarda bulunmuş,özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Klein’in çalışmaları çocuk psikanalizlerine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freud’yen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı.Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi.. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Klein’ın diğer bir özelliği Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” ,terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, ”libido ve sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü ve haset” sözcüklerine karşı aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Bilinçdışı,  Freud’yen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimi ile birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre , doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir. Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında kaybedilen nesnenin (ölüm-terk vb) bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu.Demek ki Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır,çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi bir görevi vardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Karen Horney ve nevrozlar (1885-1952)

Karen Horney

Hamburg doğumlu Alman kökenli Amerikalı psikanalisttir. Freiburg ve Berlin Üniversitelerinde eğitim gördü. 1920 ile 1932 yılları arasında Berlin Psikanaliz Enstitüsünde eğitmenlik yaptı. Eşinin geçirdiği ağır menenjit sonucu gelişen kişilik bozukluğu ve çok sevdiği kardeşinin geçirdiği zatüriye hastalığı nedeniyle genç yaşta vefatı sonrasında üç çocuğunu yanına alarak 1932 den sonra Amerika’ya göç etti. Pek çok Alman yahudisinin göç etmesiyle entelektüel bir kimlik kazanan Brooklyn’de Erich Fromm ve Harry Stack Sullivan gibi önemli psikoterapistlerle tanıştı. İki yıl Chicago Psikanaliz enstitüsünde sonrasında 1934 ten 1941 yılına kadar New York Psikanaliz enstitüsünde eğitmen statüsünde çalıştı. Kuruluşuna katkıda bulunduğu Amerikan Psikanaliz enstitüsünde dekanlık görevinde bulunduktan sonra New York Medical Kolej’de profesör oldu.
Horney klasik psikanaliz eğitimi ve uygulaması yapmış daha sonra Neo-Freud’yen bir ekolün “ego psikolojisinin” temsilcisi olmuştur. Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde durur. Ona göre nevrozların çekirdeğinde yatan “emosyonel çatışmalar” , olumsuz çocukluk yaşantılarının ve kişiler arası ilişkilerde erişkin dönemde görülen kimi bozuklukların bir ürünüdür.

Önemli yapıtları arasında Çağımızın Nevrotik Kişiliği (The Neurotic Personality of Our Time -1936), Psikanalizde yeni yollar (New Ways in Psychoanalysis -1939), Self analiz (Self-Analysis 1942), İçsel Çatışmalarımız (Our Inner Conflicts-1945), Nevroz ve İnsan Gelişimi  (Neurosis and Human Growth -1950) bulunur.

Karen Horney’in Nevrozlara bakışı

Karen Horney,Freud’çu nevroz anlayışına tümüyle farklı bir bakış açısı getirdi. Nevroz,  bireylerde “kişiler arası ilişkileri kontrol etme ve başa çıkma” çabalarının sonucunda çıkıyordu. Bu çaba sadece nevrotik bireylere özgü değildi. Aksine normal bireylerde de görülmekte,insan türüne özgü bir nitelik taşımaktaydı.

Nevrozun çekirdeği çocuklukta atılıyordu. Çocuk ebeveynin ilgisini yeterince çekemez , “kayıtsız/tutarsız” (indifferance) denen davranış biçimiyle karşılaşırsa yoğun bir endişe (anksiyete) duyuyordu. “Kayıtsız/tutarsız” tabir edilen ana baba tutumu aslında iyi niyetli ve bilinçsizce sürdürülüyor olabilirdi. Çocuklardan birisini diğerine tercih etmek, yapmadığı şeyler için çocukları suçlamak, bir an şımartmak bir an keskin sınırlar koymak , verilen sözleri tutmayarak hayal kırıklığı yaratmak, diğer çocuklarla arkadaşlık ilişkileri kurmasını baltalamak, çocuğun düşüncelerini küçümsemek, onlar ile alay etmek, niyet ne olursa olsun çocuğu früstre edici (engelleyici) etki yaratıyordu.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

İslam coğrafyasında korku ve şiddet nasıl tohumlanıyor?

Psikanalitik kurama göre; psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında akış halinde olan “erotik ve saldırgan dürtüler” ebeveynlerin ve toplumun caydırıcı tavrıyla süzgeçten geçirilmeye ve  biçim değiştirmeye teşvik edilir. Çıplak, çiğ haldeki dürtülerin kendilerini örtük ve sofistike biçimlerde ortaya koymalarına imkan tanıyan kültürel (spor, müzik, resim, sanat, bilim, felsefe ve zararsız bir doz “din” gibi)“yüceltme kanalları” açılır.

İslam kültüründe ise psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında  filizlenen  saldırgan, ötekileştirici dürtülerin bilinç dışına bastırılmasına veya yüceltilmesine imkan tanıyan kültürel iklim koşulları  yazık ki yeterince olgunlaşmış değil. Ümmet ile kafirlerin dünyası arasındaki derin ayrım, “ötekini” kendisiyle eşit görmeme hali bu coğrafyada marazi boyutlara ulaşmış durumda.

İnsanların arasında eşitlik ve kardeşliği tesis etmeye uğraştığımız bir çağdayız. Bu çağın siyasal ve sosyolojik meselelerini tartıştığımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biri “ötekileştirmek.” Ötekileştirme denilen olgunun insanlar arasında gerçekleşen   empati yitiminde rol oynayan  başlıca dinamik olduğunu biliyoruz. Ötekileştirmek, diğerini salt başka bir dine, siyasi görüşe, sosyolojik sınıfa ait olarak görmek değil onunda ötesinde “insani anlamda kendi eşiti olarak görmemek” demek. Bu kabullenememe hali, kendi sahip olduğu haklara ötekinin sahip olmasını kabullenmemekten başlayan ve “yeryüzünde yaşam hakkını tanımamaya” kadar giden algısal bir spektrum üzerinde konumlanabilir.

İslami bağlamda önemli bir kavrama işaret eden  ”kafir” sözcüğü  kültüre sirayet etmiş derin “ötekileştirme” olgusuna işaret eder.  Freud, medeniyet üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adlı eserinde, açıkça eyleme vurulması uygun olmayan dürtülerin  bilinç dışına bastırılmasının uygarlık için öneminden bahsetmişti. Dürtülerin ve düşüncelerin filtrelenmesi sürecinde aktif rol alan ruhsal kompartıman olan üstbenlik aynı zamanda dürtülerin doyuma kavuşamamasından dolayı hissedilen engellenme duygusu ve ortaya çıkan nevrotik tabiatlı ruhi arazlardan da sorumluydu. Freud bu arazların “uygarlık adına ödenmesi gereken bedel” olduğuna dikkat çekiyordu.

Bastırma ve yüceltme denilen ego mekanizmalarının çalışabilmesi için belirli bir medeniyet seviyesine, kültürel iklime ihtiyaç duyulduğu açıktır. Başkasına saygıyı,  kendi eşiti olarak görmesini telkin eden,  onu erotik ve tahripkar içgüdülerin nesnesi olmaktan men eden bir kültürel iklimdir söz konusu olan. Bu kültürel iklim sayesinde sağlıklı bir üst benlik gelişebilir ve ego işlevleri uygun biçimde yürüyebilir. Ötekileştirmenin mübah olduğu  kültürel iklimlerde ise bu işlevleri yerine getirecek sağlıklı  üstbenlik gelişemez,  bastırma ve yüceltme ile ilgili ego işlevleri de aksar.  Freud’un bahsettiği ruhsal çatışma ve “medeniyet için katlanılması gereken nevrotik bedelin” artık görülmeyeceği ama dürtülerin herhangi bir engel ile karşılaşmadan eyleme koyma ile orta yere serileceği medeniyet öncesi bir iklimdir artık söz konusu olan.

İşte belki de bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında nevrotik değil, psikopatik düzeyde örgütlenmiş kişilikler ile sıklıkla karşılaşıyoruz.   Bu kişiliklerin ego seviyesinde kullandıkları savunma mekanizmaları  yüceltme ne bastırma ile ilgili değil. Ancak masif miktarda    rasyonalizasyona  (Allah’ın istediği olur, kader böyleymiş) ve inkar-projeksiyon mekanizmalarına (hak ile batılın mücadelesini yaşıyoruz, çektiklerimizin sorumlusu haçlı dünyasıdır vb.) başvurulduğu görülüyor.

Freud’a göre medeniyet olgusunun ruhsal dinamiklere ait lugattaki terimsel karşılığı “yüceltme ve bastırmadır.” Barbarlığın karşılığı ise “inkar, projeksiyon ve dürtüyü doğrudan eyleme dökmedir.” İslam’ın doktriner yapısı ne erotik, ne de yıkıcı dürtülere yönelik yüceltme kanallarının işlevselliğine imkan tanımıyor. Sanata açıkça kapalı. Resim, heykel, müzik , edebiyat yasak. Kadın, erkek ve kadın cinselliğinin toplumsal hayata kazandıracağı güçlü dinamizmi yok etmek, kültürü fakirleştirmek istercesine kapatılmış, köşeye sürülmüş.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Borderline patolojide kontrol edilme duygusu ve öfke

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilikte göze çarpan önemli bir bileşen “kontrol edilme duygusu” ve “kontrol edilmeye aşırı hassasiyettir”. Bireyleşme-ayrılma döneminde yaşanan çatışma ve kaygının sonucunda gelişir. Annenin çocuğun bireyleşme sürecine olan olumsuz müdahalesi çocuğun bireyleşme çabasından zaman zaman vazgeçerek anne ile birleşmeye tekrar yönelmesine yol açar. Ne var ki bu zaman içinde kötü çocuk imgesine yönelik saldırganca duygular üzerinden suçluluk duygularına ve kötü anne imgesine yansıtılan agresyonla öfke duygusuna sebebiyet verir. İlişkilerde istikrarsızlığın önemli bir sebebi borderline kişiliğin eleştirilmeye karşı kontrol edilme ve reddedilme duygularıyla yoğun bir şekilde tepki vermesidir.

Kontrol edilme duygusuna aşırı hassasiyet kontrol edici anne imgesinin hala canlı ve etkin olmasına bağlıdır. Anne imgesini temsil eden kişilere karşı borderline hem hem itaat etme (birleşme) hem de karşı çıkma ve reddetme (bireyleşme)  arzusu ile tepki verir. Olası sonuçlar ise terk edilme ve terk etmedir ki bu ilişkiler esnasında sık sık görülen bir osilasyon hareketidir. Anne temsilini terk etme eyleminin sonucunda canlanan kötü çocuk imgesi (suçluluk duyguları) borderline’ın bireyleşme arzusuna ket vurur. Pişmanlık ve yeniden birleşme arzularıyla geri dönüşüne yol açar. Haz egosu yeniden birleşmeyle harekete geçse de bu davranışın bedeli de bireyleşme arzusuna ket vurulması ve yetersizlik/değersizlik hislerinin aktive olmasıdır. Birey birleşme sürecine dönmesi ile değer kazanır ancak bu değerin yalnızca anne ile ilişkisi kapsamında geçerli olması, dış dünyada bireysel yetenekleri ile kendisini kabul ettiremekte sınırlı faaliyeti değersizlik duygularına yol açar. Dolayısı ile borderline’da normal, sıradan olmak hatta annenin kıstasları ile “iyi çocuk” imgesindense “kötü çocuk” imgesine yakın olmak içten içe arzulanan bir şeydir. Bu arzu  eyleme vurmalar ile zaman ortaya konur ve borderline’ın anlaşılmaz görünen cinsel eyleme vurma, aşırı alkol uyuşturucu alma, pervasızca araba kullanma, kumar oynama vb dürtüsel/kötücül davranışlarından sorumludur

Bu eylemlerin ruhsal ekonomi üzerine etkisi iki yönlüdür. Hem kötü çocuk imgesini harekete geçirerek anneden epeyce uzaklaşmanın verdiği haz söz konusudur, hem de kötü çocuk imgesi ile özdeşleşmenin verdiği suçluluk duyguları ile kendine dönen saldırganca duyguların boşalması. Ne var ki her ikisi de bu araya sıkışmışlığın verdiği rahatsızlığı etkili ve kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaya yetmez.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sokratik Felsefe ve Psikoterapi

“Benlik teknolojileri” üzerine yazan önemli bir düşünür Foucault’tur. Foucault, tarihi eski Yunan’a uzanan bu teknolojileri günümüzdeki akıl sağlığı uygulamaları ile kıyaslar. Benlik teknolojileri ile kasıt insanın kendisi, hayatı üzerine düşünerek daha iyi, acıdan elemden, kederden uzak, hayatın gerçeğini idrak ederek ve onunla uzlaşarak , doğru tabirle “kendi ile barışık” bir hayat sürmesi yönünde geliştirilmeye çalışılan tekniklerdir. Etkilenmesi, hedeflenen benliktir ancak üzerinde çalışılan benliği etkilemesi maksadıyla beden de olabilir. Atinadaki sportif oyunlar yahut uzak doğu felsefesinde ortaya çıkan “Kama sutra” gibi teknikler bu kapsamdadır.
Eski Yunan felsefesinde Sokrates önemli bir dönüm noktası oldu. Sokrates ile birlikte dünyayı, kainatı inceleyen felsefe insanın üzerine eğildi ve daha iyi bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu üzerine yoğunlaştı. Böylece “erdem” fikri doğdu.

Sokrates “bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir” diyerek ne demek istedi? Burada sahip olduğu bir erdemden bahsediyordu. O erdem neydi?Sokrates’in “önyargıya, büyüklenmeye, böbürlenmeye” karşı duruş sergilediğini görüyorum. Sahiplendiği erdem ”tevazu ve esneklikti”. Zizek’in de sıklıkla ifade ettiği gibi bir olgunun baktığın perspektife göre değişen gerçeklikleri var (yamuk bakmak.)

Değişik düşünce biçimlerine açık olmak, diyaloglar ile farklı bakış açılarını ortaya çıkarmak. Bu da Sokrates’in “merak” erdemini sahiplendiğini gösteriyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Erik Erikson-Yaşamın sekiz evresi

Erik Erikson (1902-1994)

Anne babası Danimarkalı olan , Erikson 1902 de Frankfurt’ta doğdu. Küçük yaşda babasını kaybeden Erikson üvey babası Yahudi pediatrist olan Theodor Hamburger’i gerçek babası zannederek büyümüştür.

Yahudiler arasında sarışın mavi gözlü Danimarkalı fiziğiyle, Almanlar arasında ise fiziksel görünümüne uymayan Yahudi kimliğiyle yetişen Erikson’un “kimlik karmaşası” tezini ileri sürerek çığır açan bir psikoterapist olması çok manidardır.

Erikson, orta öğretimini esnasında artistik alanlarda gösterdiği sınırlı başarı dışında kayda değer bir performans göstermeden tamamladı. 1927 yılında önemli bir şahsın çocuklarına eğitim vermek üzere yapılandırılmış gayrı resmi bir okulda, sonraları ünlü bir çocuk psikologu olarak anılacak olan Peter Blos’un ekibinde çalışmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bu çalışmalar vesilesiyle Anna Freudile karşılaşan Erikson bir süre sonra onunla terapi görmeye başladı ve 1933 deViyana Psikanaliz Enstitüsünden mezun oldu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kohut ve kendilik psikolojisi

Heinz Kohut

Heinz Kohut, asimile olmuş bir yahudi ailesinin çocuğu olarak 1913 de Viyana’da doğdu. Burada tıp fakültesini bitirdi. 1936 yılında babası lösemi hastalığına yakalanarak öldü. Bu tarihten sonra Kohut Freud’un yakın çevresinde yer alan bir analist olan August Aichhorn ile psikanalitik terapiye başladı.  Hitler rejiminin yahudiler üzerindeki baskısının artması üzerine 1940 yılında önce İngiltere’ye ardından ABD’de Chicago kentine göç etmek durumunda kaldı. Chicago psikanaliz enstitüsünde kendisine önemli bir yer edindi. İlk başlarda geleneksel psikanalize oldukça yakın bir çizgi izleyen Kohut, psikanalizin yetersiz kaldığı alanları gördükçe yeni bir psikolojik gelişim paradigması üzerinde çalışmaya başladı. Psikanalizin temelinde yer alan   “id-ego ve süperego” şeklinde üç parçaya dayalı benlik anlayışına ulaşabilmek için öncelikle benliğin kendisini yeterince değerli ve bütünlüklü hissettiği bir evreden geçmesi gereğine işaret etti. Narsistik gelişim süreci adını verdiği bir süreç sonunda ancak bütünlüklü bir kendiliğin oluşabildiğini ileri sürdü.  Bu süreç boyunca bebek, her şeye kadir olduğunu düşündüğü tüm güçlü narsistik bir evreden adım adım sınırlarını bildiği, kendisini yeterince değerli hissettiği bütünlüklü bir kendiliğe ulaşıyordu. Bu aşamada karşılaştığı engeller değersizlik duyguları ile dolu ve kendi içinde bölünmüş bir kendilik oluşumu ile sonuçlanıyordu. Bölünmüş kendiliğin bir bölümü kendisini değersiz ve zayıf hissederken bir başka bölümü kadir-i mutlak (narsistik)  bir hissiyat içerisinde bulunuyordu. Böylece psikanalizin nevrozları ,  cinsel dürtüler ile ebeveynin koyduğu yasaklar arasında kalan çocuğun yaşadığı  suçluluk duygularına ve cinselliğin baskılanmasına bağlayan klasik psikanalitik teoriden farklı olarak cinsellik ufkunun dışına doğru yönelerek  benlikte hissedilen değersizlik duygularının menşeini araştıran yeni bir psikoloji kuramı ile karşılaşıyorduk. Şimdi Kohut’un kuramına biraz daha yakından bakalım.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Gestalt terapisi

Fritz Perls

Geştalt sözcüğü Almanca’da şekil-biçim anlamlarına gelir. Bu sözcük aynı adı taşıyan terapi anlayışında “bütün” ve “bağlam” anlamlarında kullanılmaktadır. Geştalt sözcüğü; çeşitli parçaların kompozisyonundan oluşan bir sistemin “bütünlüğüne-bir bütün olarak algılanmasına” atıfta bulunur. Bir sistemin, tek tek parçaları ile ifade edilemeyeceği, anlam ve işlevselliğin bütünlük içerisinde anlaşılması gerektiği ileri sürülür.

Gestalt psikolojsinin kurucusu olarak Max Wertheimer ismi geçerse de çağdaş felsefe ve psikolojide Gestalt kavramını dünyaya tanıtan “Über Gestaltqualitäten” (1890) isimli kitabı ile Avusturyalı filozof Christian von Ehrenfels (1859-1932) olmuştur. Goethe, Kant ve Ernsch’den etkilenen Geştalt psikolojisinin başlıca gözlemi insanın görsel algısının; bir görüntünün onu oluşturan tek tek parçalarına (nokta,çizgi ve şekillere) değil , görüntünün anlamlı bütünlüğüne yöneldiği olmuştur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sorularla psikanaliz

Freud'un psikanalizi uyguladığı divan

Psikanaliz nedir?

Psikanaliz Freud’un özgün buluşudur. Serbest çağrışım metodunun uygulanmasını kabul ederek hasta aklına gelen her şeyi söyleyeceğini psikanaliste taahhüt eder. Bir sedire uzanan hasta görüşme esnasında kendisine sansür uygulamadan bütün aklından geçenleri aktarır. Psikanalist gerekli yerlerde araya girip yönlendirerek konunun mecrasından iyice sapmamasına yardımcı olur. Psikanalist hastanın ortaya koyduğu materyale ilişkin değerlendirmelerini “yorum” adı altında açıklar. Bu esnada klasik psikanaliz uygulamasında, psikanalist hastanın kendisini göremeyeceği şekilde divanın arkasına doğru konumlanmış bir koltukta oturur. Bu alışkanlık çokça eleştirilmiş ve yüz yüze yeterince insani etkileşime imkan vermediği belirtilmiştir. Freud’un bu yaklaşımı benimsemesinin muhtemel nedeni hastanın serbestçe çağrışım yaparken hiç bir şekilde etkilenmemesi düşüncesi ve saatler süren seanslar sırasında (Freud , günde yedi-sekiz hasta bakıyordu) psikanalistin hasta ile yüzyüze gelerek yorulma tehlikesidir.

Psikanalizde amaç nedir, iyileşme nasıl sağlanır?

Amaç hastanın rahatsızlığına neden olan bilinçdışına bastırılmış anı , cinsel veya saldırgan arzular ve düşlemleri ortaya çıkartarak belirti oluşumuna son vermektir. Zira belirtiler hastanın kabul edemediği,toplumun ona ve onun kendisine yakıştıramadığı bu yüzdende bastırdığı düşünce içeriği yüzünden ödediği kefarettir (bedeldir-cezadır). Psikanaliz ruhsal enerjinin tıpkı fiziksel enerji gibi kapalı bir sistem içerisinde korunduğunu varsayar.Bu esnada doyum yolu kapanan ve bastırılan ruhsal enerji vücutta sinir ağı boyunca dağılır ve organları etkileyerek hastalık belirtilerinin oluşumuna yol açabilir.

Psikanaliz kimlere uygulanabilir?

Psikanaliz ancak hasta ego’sunun kısmen de olsa bütünlüğünü sağlayabildiği ve terapistle ittifak kurabildiği durumlarda uygulanır. Nevroz grubu denilen hastalıklarda ve sınır kişilik bozukluğu ile narsistik kişilik bozukluklarında psikanaliz uygulanabilmektedir. Ancak psikozlarda (şizofreni) ve antisosyal kişilik bozukluğunda (psikopati) psikanaliz uygulanamaz.  Anti sosyal kişilik bozukluğunun iyi gelişmiş bir vicdanı yoktur ve terapiye uyumu iyi değildir. Şizofreni hastalarının ego’su ise psikanalizin bilinçdışını ortaya çıkaran stratejilerine ve ortaya çıkan yoğun anksiyeteye karşı ayakta kalabilecek kuvvete sahip değildir.Psikanaliz genellikle şizofreni hastalarının hastalığını alevlendirir.Bununla birlikte özellikle şizofreni hastalarını seçerek sabırla yıllarca psikanaliz uygulamış terapistler vardır.Ancak açık sözlü olmak gerekirse sonuçlar hiç de cesaretlendirici görünmemektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşçu Psikoterapi: 3 Savunma mekanizmaları

Klasik psikanalizin ayrıntılarıyla ortaya koyduğu “ego’nun savunma mekanizmaları” ile bertaraf edilmeye çalışılan temel anksiyete etkenleri bastırma, yer değiştirme, tersine dönüştürme , yüceltme gibi işlemler sonrası asıl görünümlerinden farklı endişe kümeleri ve semptomlar halinde ifade bulur. Böylece az çok değişime uğramış korkular bilinç seviyesine ulaştığında varoluşçu psikoterapinin ortaya koyduğu bazı “özgün savunma mekanizmaları” devreye girerek korkuları gidermeye çalışır.

a.Ölüm anksiyetesi :

Klasik psikanalizin ego’nun savunma mekanizmalarının işleminden sonra kendisini ikincil korkular şeklinde gösterir.Sevilmeme ve unutulma korkusu,sevdiklerini kaybetme korkusu,sıradan birisi olma ve başarısızlık korkusu,bir işe ya da ilişkiye bağlanma korkusu(hayatın olanaklarını tüketme ve durağan,hareketsiz kalma=ölüme yaklaşma) ölüm anksiyetesine ikincil korkular arasında sayılabilir.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşçu psikoterapi: 2 Ruhsal dinamikler

Varoluşçu terapi: ruhsal dinamikler

Ruhsal çatışma kavramı ve bu çatışmanın algılanmasında psikoterapi ekolleri arasındaki temelde bazı paradigmal farklar bulunmaktadır. Bu paradigmaları karşılaştırarak varoluşçu psikoterapinin bakış açısını ortaya koyabiliriz.

Freud’un psikolojiye belki de en büyük katkısı “ruhsal çatışma” kavramını ortaya koymuş olmasıdır. Adaptif düzeydeki duygu ve davranışlar ile psikopatoloji düzeyindeki belirtiler bu intrapsişik çatışmanın ürünü olarak anlaşılmaktadır. Freud çatışmanın, bebeğin doğuştan getirdiği cinsel ve saldırgan dürtüler ile bunların doyumunu engelleyen dış dünyanın baskılayıcı güçleri arasında başladığını, dış dünya yemsilleri içselleştirildikten sonra ise çatışmanın dış dünyanın (ve özellikle ebeveynin) temsilcisi olan süperego ile çocuğun cinsel ve saldırgan dürtüleri arasında geçtiğini savlamıştı.  Üstelik bu çatışma büyük ölçüde farkına varılmadan yani bilinçdışı olarak gerçekleşiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşçu psikoterapi:1 Tanım ve tarihçe

varoluşçuluk ve terapi

Varoluşçu psikoterapi İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da temelleri atılan daha sonra Amerika’da yayılan bir “tedavi yöntemi ve tutumudur.”

Psikoterapi ,fiziksel tıp bilimlerindeki terapi yöntemlerinden farklı olarak insanlık tarihinde çok geç dönemlerde, ancak son bir yüz yıl içinde filizlenme ve gelişme olanağı bulabilmişti.

İnsanın ruhsal acılarını dindirme görevi yıllar boyunca kabile büyücülerine, din görevlilerine (günah çıkarma ve bağışlanma), telkine, felsefeye ve bazen edebiyat, tiyatro, opera sanatlarında verilen eserlerin (eski Yunan trajedyaları ve Shakespeare’nin eserleri vb) estetik dokunuşuna bırakılmış olduğu bilinmektedir. Bu zamanlar boyunca ruhsal acının günahkarlık, kıskançlık, kaderine razı olamama, geleneklere ve dinsel öğretilere karşı gelme gibi sebeplerden kaynaklandığı düşünülmekteydi.

Çağdaş , bilimsel yönelimli psikoterapinin kurucusu ise Sigmund Freud olmuştur. Freud ve Breuer tarafından kaleme alınan 1896 tarihli “Histeri Üzerine Çalışmalar” eseri ve 1900 yılında Freud’un kendisi üzerine yaptığı psikoanalizi bitirdikten hemen sonra yazdığı “Düşlerin Yorumu” isimli eser ile psikanalizin, yani ilk bilimsel yönelimli psikoterapi yönteminin temelleri atılmıştı. Freud, tanıttığı yeni psikoterapi yönteminde, devrimci bir bakış açısı ile gözlerini bireyin psişesinin derinliklerine yönelmiş ve “bilinçdışı iç çatışma” (unconscious intrapsychic conflict) kavramını ortaya koymuştu. Nevrotik birey kendisine acı veren şeyin ne olduğunu çatışma bilinçdışında olduğu için bilemiyordu.Psikanalize göre çatışmanın tarafları bilinçdışı cinsel dürtüler ve bu dürtülerin doyumunu ahlaki kurallarla engelleyen aile ve toplumsal, kültürel yapı idi. Aile ve kültüre ait değerler çocuk büyüdükçe içselleştiriyor ve çatışmanın dürtüye karşı koyan tarafı tarafı vicdan (süperego) haline geliyordu. Psikanaliz, serbest çağrışım yöntemiyle bilinçdışı çatışmanın izlerini sürerken “ruhsal enerjinin (libidonun) ekonomik kuramı” ve “ruhsal aygıt” tasarımı ortaya çıktı. Böylece psikanaliz hem normal kişiliğe hem de psikopatolojiye ilişkin zamanına göre oldukça yetkin bir kuram ortaya koymuş oldu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sigmund Freud’un hayatı ve eserleri

Sigmund Freud (1856-1938)

1856 yılında o tarihler itibarıyla Avusturya imparatorluğu içinde kalan ,bu günkü sınırlara bakılırsa Almanya’nın Çek cumhuriyeti ile olan güney sınırına çok yakın olan Freiberg isimli bir kasabada dar gelirli Yahudi bir ailenin sonradan sahip olacağı yedi çocuğundan ilki olarak doğdu.. Babası Jacob, annesi Amelia ile ikinci evliliğini yaptığında kırk yaşındaydı ve halihazırda yün ticareti ile uğraşmaktaydı. Freud üç yaşındayken işleri bozulan baba Freud, Viyana’ya göç etmeye karar verdi. İki üvey ağabeyi aynı dönemde Manchester’a göç ettiler.Sigmund Freud dokuz yaşından itibaren “Gymnasium”da kendisine iyi bir yer edindi.Son altı yılın sınıf birincisi olan Freud üniversiteye gitmeye hazırlanırken kendisine seçeceği alan konusunda kararsızdı.Toplumsal ve kültürel meselelere yönelik bir ilgisi vardı ancak Goethe’nin olduğunu zannettiği “Doğa” isimli bir denemenin halka okunduğu bir toplantıya katılması onun doğabilimlerine yönelmesine yol açacaktı.

Yaşadığı yüzyılın genel özellikleri, Tıp Eğitimi , nişanlılık

1873 yılında tam onyedi yaşında iken tıp eğitimi almaya başladı.Üniversitenin ilk iki senesinde genel dersler alan ve bazı toplantılara katılan Freud üçüncü senesinde (1876) Ernest Brücke’ninyöneticiliğini yaptığı Fizyoloji enstitüsünde çalışmaya başladı.Helmholtz Tıp Okulu olarak bilinen bir ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Brücke’nin organizmalardaki güçlerin de enerjinin korunumu ilkesine tabi oldukları ve devinimsel ya da gizil halde bulunan tüm bu güçlerin neticede itme ve çekme güçlerine indirgenebileceğine dair bilimsel addettiği görüşleri vardı.Bu ekol organizmanın işleyişinde hiçbir tanrısal, ruhsal gücün söz konusu olmadığı belirlenmeciliğe dayalı Darwin’ci görüşe de uygun, evrimsel bir yönelime sahipti.Bu bakış açısının Freud’un görüşlerini şekillendirdiği ve daha sonra psikanaliz üzerine yapacağı çalışmalarda bu ilkelere sadık kalacağı söylenir.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Michel Foucault

Michel Foucault (1926-1984 Fransa )

Burjuva bir aile içine doğan, Focault’un babası ve büyükbabası birer hekimdi. Dikkat çekici ancak istikrarsız bir öğrenciydi. Foucault, 20 yaşında (1946) Fransa’nın en prestijli yüksek okulu olan École Normale Supérieure (ENS-Paris) girdi. Okulda çalışkan, parlak ve bir o kadarda tuhaf bir öğrenci olarak tanınan Foucault önce psikoloji(1948) sonra felsefe (1950) ,psikopatoloji (1952) diplomalarını aldı.. Eşcinselliğini bu yıllarda keşfetti.Komünizm ile burada tanıştı ve kısa sürede yolunu ayırdı.

1952 de mezun oldu İsveç Uppsala üniversitesinde doktora tezini vermek istedi.Ancak pozitivist çizgideki üniversite yönetimi tezini bilimsel bulmayarak reddetti.

Fransaya dönen Foucault “Delilik ve Medeniyet:Klasik Çağda Deliliğin Tarihi” (Folie et déraison: histoire de la folie à l’âge classique) isimli tezi ile doktorasını tamamladı.Bu eseri sınırlı sayıda okuyucu bulsa da çok olumlu eleştiriler ve övgüler aldı.Bu sıralarda kendisinden on yaş küçük felsefe öğrencisi Daniel Defert ile tanıştı ve aralarında uzun soluklu bir aşk ve tutku ilişkisi gelişti.Defert, politik aktivitelerde bulunurken Foucault ona destek verdi.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Depresyon: Hayata yeni bir gözle bakmak.

Depresyon, insanın uzun zamandan beri kullandığı yaşamla başa çıkma stratejilerini, savunmalarını  sonunda tüketerek,  yüzeyinde uzun bir zamandır salınmakta olduğu serin sulara  kendini   bırakması ve olanca ağırlığıyla batıvermesidir.

Bu bakımdan depresyon, evet  sorunların birikimi ile bir zehirlenmedir.  Ancak  salt sorunların birikimi değildir mesele,   birikimle ağırlaşmanın nihayetinde, dünya  ile başa çıkma yeteneğine  dair duyulan güvensizlik  ve verilen mücadeleye ilişkin yaşanan derin kaybetmişlik duygusu ile kuşatılmadır.

Bazı psikiyatristlere göre depresyon bir süreç olarak  faydalıdır. Zira depresif sürece giren birey, daha önce karşılaştığı sorunlarda olduğu gibi mücadele içine girmez.  Kendini üzerine gelen sorunlara karşı savunmasızca bırakır ve dibe doğru batabildiği kadar batar. Bir tür acı çekerek arınma sürecidir belki yaşanan.
Continue reading
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Akıl, mizaç, zeka nedir?

Akıl—>Olaylar üzerinde mantıklı düşünme ve doğru karar verme melekesi
Mizaç—>Kişinin meylettiği duygusal iklim: neşeli, sinirli, üzgün, durgun, içe kapalı, sosyal vb.
Zeka—->Akıllıca, mantıklı kararlar verebilme yeteneği ile bağlantılı ama onu aşan boyutları olabilen, belki beynin bilgi-işlem kapasitesi olarak düşünmek gereken bir kavram. Kategorileri olabilir. Matematik zekası, hafıza kuvveti, algısal üstünlük, sportif zeka, resim zekası, dil becerisi (şiir, edebiyat, yabancı dil öğrenme), cinsel zeka, duygusal zeka(empati yeteneği), içgörü yeteneği vb. IQ ile ölçülen bunun sınırlı bir kısmı daha çok “dil,algı,matematik” zekası ile ilgili kısım

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacan’a göre histeri ve tedavisi: Fantaziyi kat etmek

Histeri

Lacan, histerik karakteri, kendisini “Büyük ötekinin” arzusunun nesnesi olarak konumlayan şahsiyet olarak betimler. Histerik özne gösterenden yoksundur ve arzusu, Büyük öteki tarafından arzulanmak arzusudur. Büyük öteki, gerçekte olmayan ancak fantezi düzeyinde arzunun mekanı olarak kurulan , içinde hiçbir eksik barındırmayan simgesel sistemin tüm belirleyicilerinin toplamıdır. Öznenin kuruluşunda büyük öteki ile karşılaşması zorunludur. Ancak bu sayede simgesel düzene dahil olabilir. Büyük öteki simgesel sisteme ait belirleyicilerin toplamıdır belki ama merkezindeki boşluk düzenin bütünlüğünü temsil eden, “yasa, babanın adı (otorite), devlet, tanrı ve psikanalizde analist” tarafından doldurulur. Büyük öteki, kişinin kendisine bakarak olmak istediği biçimiyle kendisini gördüğü yerdir. İşte histerik büyük ötekide gördüğü bu manzaraya öylesine kapılmıştır ki, kendi arzusuna yabancılaşmıştır. O yüzden sembolik gerçek alanında kapladığı boşluğu aşırı/gereksiz  söz ve hareketler ile doldurur. Kendisini mutlu hissetmekten uzaktır ve yaptığı şeyler kendisini  beklediği hedeflere ulaştırmaz.   Lacan, psikanalitik süreç esnasında hastanın büyük ötekinin yalnızca fantezi düzeyinde kurulmuş olduğunu,  gerçek manada böyle bir oluşumun var olmadığını idrak ettiğini söyler. Psikanaliz ile kurulmuş olan tüm bu “fantezi katedilerek“ Büyük ötekinin gerçek anlamda var olmadığına kani olunur.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çile çekme psikolojisi

Caferiler'in çilesi

Çile çekmek, matem tutmak başa gelen travmatik bir olayın sonrasında yaşanan ruhsal bir iyileşme süreci olarak bakılarak anlaşılabilen bir şey.

Oysa Hıristiyanlıktaki Katolisizm ve İslam Caferiliğinde olduğu gibi sonsuzca yaşanan matem ve çile çekmenin değer olarak benimsendiği öğretiler de var.

Bu öğretilerdeki matem/çile sürecinin psikolojik değeri ne olabilir peki?

Bir kaybın arkasından, o kaybın fiziksel varlığına eşlik eden ruhsal imgesini kaybetmemek için verilen bir uğraş olduğunu ve işe yaramadığında bir süre sonra kaybedilenin geri gelmeyeceği gerçeği ile yüzleşileceği, imgeye paradoksal biçimde yatırılan yoğun libidinal/agresif enerji yükünün geri çekileceği pekala mantıklı bir düşünce. Çekilen enerji ile birlikte imgenin duygusal yükü azalacak ve izi solgunlaşacak.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Sıkıntı” üzerine

Sıkıntı duygusu, bilincin hemen arkasında bekleyen, ancak bilinç oltasına takılmayan kuvvetli dürtülerin baskısı ile, bilinçli alanda yapılması gerekenleri, zorunlulukları protesto eden, altını oyan bir duygudur. Bu duyguyu duyduğunuzda, yapmayı arzu ettiğinizden farklı bir iş yapmaya koşullandığınızı anlamalısınız.

Zorunluluklar ile çevrilmiş hayat ile fantaziler arasındaki derin boşluk sıkıntı isimli dikenli teller ile ayrılmıştır. Zorunlu bir işi yapmaya engel olan şey, arzu ile yüklü başka bir yönde yol alma isteğidir. Zorunlu iş yapılması gerekendir, mantıklıdır ve yapılması içtenlikle arzu edilen dahi olabilir. Ama daha kuvvetli arzular, dürtüler bilinçdışında bekler ve “sıkıntı” isminde bir uyarıcı duygu uyandırırlar.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

ilham nedir?

İlham anının, bir konu üzerinde bilinçli veya bilinçsiz yürütülen düşünme-duyma sürecinin sonunda yaşanan “anlamlandırma” anı olduğunu sanıyorum.

Uzun süre devam eden bu meşguliyetin sonunda yaşanan “anlamlandırma” anı sonrası insanın üzerinden sanki bir yük kalkar. Bir sonuca ulaşmak için zorlayan egonun baskısının kalktığı andır bu.. “Zihinsel meşguliyet” sürece ne kadar uzun ve yoğunluk ne kadar fazla ise rahatlama da o denli yoğun yaşanır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Prefrontal Korteksin İşlevi

Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik terminolojide prefrontal korteks adıyla geçmektedir. Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

1848 yılında bir Amerikalı demiryolu işçisi olan Phineas Gage patlama sonrası kafatsını yaran bir demir çubuk nedeni ile prefrontal korteksinden yara aldı.Beklenenin aksine hızla iyileşti.Bu hastanın izlenmesi prefrontal korteksin işlevleri konusunda nörobilimciler önemli derecede aydınlatmıştır.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bilinçli algının nörofizyolojisi

Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bilinçlilik nedir?

Bilinçlilik denilen deneyimin ne olduğu gibi zorlu bir soruya bilinçliliğin ne olmadığını söyleyerek yanıt aramak daha kolay olacaktır.Bir kişi derin bir şekilde uyuduğu veya komada bulunduğu zaman bilinçli değildir.Hafif uykuda iken bilinci kapalı gibi görünse de bir annenin bebeğinin hafifçe mızıldanmasını duyup uyanması örneğinde olduğu gibi tamamen bilinçsiz değildir.Uyanıkken gözlerini kapadığı veya kulaklarına kulaklık taktığı zaman görsel ve iştisel bağlamda bilinçliliğini kaybeder.Diş hekimi anestezi ile ağzın bir bölümünü uyuşturduğunda kısmen duyumsal bilincini kaybecedektir.

Alzheimer hastalığı gibi beynin fonksiyonlarının yavaş yavaş yitirildiği bir hastalıkta bilinçlilikde giderek azalır. Çevrelerindeki her şeyden yavaş yavaş kopar ve kendi kimliklerinin bile farkında olamayacakları bilinçlilik düzeylerine gerilerler..

Bilinçliliğin ne olduğuna doğrudan yaklaşmak bir hayli zor.Zira sadece onu yaşayan kişinin deneyimleyebildiği öznel bir deneyimdir.Dil ile ifade edilmesi çok zordur.Bu hal bilinçliliğin fenomenolojik boyutuna işaret etmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı Eksik ve Fallus üzerine…

Fallus, Lacan’cı terminolojide “iktidar”ın simgesidir. Penis ile olan benzerliğine rağmen kastedilen  biyolojik bir organ değildir. Fallus , penis denilen fazlalığa sahip olan küçük çocuğa “büyük öteki”nin vaat ettiği türden herşeydir: Kadın, iktidar, statü, güvenlik, bütünlük, içerilme” vb.

Öte yandan “fallus” bir gösterendir. Yukarıda örnek verdiğim gibi toplumsal hayatta bir şeylere sahip olmayı gösterir.

Bülent Somay’ın “bir şeyler eksik” kitabından bir alıntı: s.28

“Polisin elindeki cop,babanın tokadı,ABD’nin füzeleri.Ama bunların hiç biri sahibindeki eksikliği gideremez:Ne polis iktidara sahiptir,ne baba,ne de ABD başkanı.O yüzden de çok tehlikelidirler:Bir eksiğe sahip olmanın tahammül edilemez farkındalığı ile,ellerindeki nesneleri akıldışı biçimde kullanabilirler.Bir şey öğrenmesi gerekmediği halde işkence yapan polis,durup duruken tokadı basan baba,beceriksizce güç kullanıp her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ABD ,hep o eksiği kapatmaya çalışmaktadırlar.Ama olası suçları engellemek için işkence yapan polise,terbiye vermek için tokatlayan babaya,ya da “demokrasi götürmek için” operasyon yapan ABD’ye hak vermeye hemen yanaşmayalım.Yüzeydeki bu akılcı açıklamalar bir kaç gün,en fazla bir kaç yıl içinde,yağan yağmurla,esen rüzgarla sıyrılıp gittiğinde geriye kalan aynıdır:İşkence,dayak,savaş….

Bunlarda ilginizi çekebilir: