Category Archives: Postmodernizm

Anti Humanizm nedir?

Anti Hümanizm

Antihumanizm terimi filozofik antropoloji projesine muhalif bir kısım düşünür tarafından ortaya konmuş bir terimdir. “İnsan doğası” veya “insan”,”insanlık” gibi soyut kavramların tarihsel olarak göreceli oluşları ve esasen metafizik tabiatlı öğelere karşılık geldikleri iddiası ile reddi anti humanizm nosyonuna içseldir. Nietzsche on dokuzuncu yüzyılda Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş ise Antihumanizm de yirminci yüzyılda insanın ölümünü ilan etmiştir.

Hümanizma ile hümanizma karşıtlığını ele alırken humanizmanın bazı niteliksel özelliklerini sayarak humanizma karşıtlığının karşı savlarını ortaya koyabiliriz. Humanizma Descartesçi “özne” –Cogito- tasarımı ile işe başlar. “Düşünüyorum, demek ki varım”.. Niyetlerim, amaçlarım, hedeflerim var. Dolayısı ile eylemlerimin biricik kaynağı ve özgür aracısı yalnızca benim. Humanizma ayrıca yöntembilgisel (metodolojik) bireycilikle (toplumların yalnızca bireylerden oluştuğu görüşüyle) birlikte düşünülür. Humanizma kimileyin de ancak sosyalist bir toplumda ilişkilerin şeffaf olacağı düşüncesi eşlik eder. İnsancılık karşıtları ise koşulsuz bir özgürleşimin bir düşlemden öte bir şey olmadığını ileri sürerler-üstelik düşlemler yeri geldiğinde oldukça tehlikeli de olabilirler.

Geç 18. yy ve erken 19. yy da “Humanizma” Aydınlanma filozofisinin köşe taşıydı. İnsanlık , “olumlu ve evrensel bir ahlaki değer” ile yüklenmiş , tüm insanların eşit ve özgür olduklarına inanılmıştı. Rousseau ve Kant gibi liberal humanistlerce evrensel akıl insanlığın her çeşit baskıcı rejimden (monarşi) kurtuluşuna kılavuzluk edecekti. Bu anlayışa en büyük muhalefet Marx’tan geldi. Genç Marx, “liberal bireysel hakların” insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinin ve eşitsizliğin giderilmesine yetmediğini,  insanların arasındaki eşitliğin ancak komünist rejimde “özel mülkiyetin” kaldırılması ile gerçekleşeceğini ileri sürdü. Olgun Marx için de “insanlık” gerçeklikte karşılığı bulunmayan bir soyutlama idi. Zira adalet ve eşitlik gibi liberal haklar sadece daha fazla eşitsizlik üretmeye yaramaktaydı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jean François Lyotard: Hayatı ve felsefesi

Jean François Lyotard(1924-1998)

Jean-François Lyotard 1924′de Versailles’de doğdu. 1956 yılında üniversitenin felsefe bölümünü bitirerek lisede felsefe öğretmeni olarak bir süre çalıştı. 1954 ile 1964 yılları arası Lyotard’ın marksist bir yönelim ile “Sosyalizm ya da Barbarlık” adlı marksist bir dergiye yazı yazdığı dönemdir. Önceleri radikal bir Marksist olan Lyotard “Economie Libidinale” (Libidinal Ekonomi) kitabıyla birlikte(1974) Nietzscheci bir konumdan Marksizm ve Modernizm öğretilerini eleştirmeye başladı.

1968 Mayıs’ı esnasında Lyotard, Sorbonne-Nantere üniversitesinde dersler vermekteydi. Emekliliğine kadar(1987) Paris ve Saint-Denis üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Lyotard, ABD’nin çeşitli üniversitelerinde Fransız felsefesi ile eleştirel kuram üzerine dersler verdi. 21 Nisan 1998’de Paris’te lösemiden öldü.

1979 yılında yayınlanan “Postmodern Durum” adlı kitabı dünya çapında ilgi görmüş ve kısa sürede referans gösterilen bir metne dönüşmüştür.

1983 yılında yayınlanan “Le Differende”de Lyotard Wittgensteinci dil felsefesine yakın durduğu görülür.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jean Baudrillard-2

Jean Baudrillard

Postmodernizmin bir diğer önemli temsilcisi ise kendisini “kuramsal düzeyde bir teorist ve nihilist” olarak tanımlayan Baudrillard’dır. Herhangi bir yöntem kullanmadığını, yöntemsizliğin bir yöntem olduğunu, dilbilimin en iyi yönteme sahip olduğunu kabul eden Baudrillard (1988) ,tıpkı Fransız postmodernist meslektaşı Lyotard gibi eski Marksistlerdendir. Ancak Marxizmi aşama aşama alağaşı etmiş “dönek Marksistler” kervanına katılarak postmodernist görüşlere yönelmiştir.

Baudrillard’ın postmodernizme ilşkin en önemli yapıtları “sessiz yığınların gölgesinde ya da toplumsalın sonu” (1978) “Simülasyonlar (1981)” ve “Kötülüğün Şeffaflığı” (1990)’dır. Baudrillard’ın postmodernizme ilişkin vurgu ve argümanlarına geçmeden önce onun daha önceki çalışmalarında neyi ortaya koymak istediğine ilişkin birkaç saptama yapmaya çalışalım.

Baudrillard ilk çalışmalarından biri olan nesneler dizgesi (1968)’nde ,Neo-Marxist bir perspektiften, sosyo ekonomik düzenin başlıca unsuru olan tüketim olanağını araştırır.Sarup’un da dediği gibi bir sınıflandırma dizgesi oluşturan tüketim nesnelerinin davranışın şekillenmesi üzerine etkilerinin olduğunu ileri sürer.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jean Baudrillard ve simulakrlar dünyası

Jean Baudrillard (1929-2007)

Modern dünyanın varolan durumuna yönelik verdiği birbirinden ilginç betimleyici çözümlemeleriyle, pek çok konuda toplum bilimlerinin araştırma izlencelerinde önemli kırılmaların meydana gelmesine yol açmış Fransız felsefeci ve toplumbilimci; postmodern yönelimleriyle dikkat çeken toplum ve kültür eleştiricisi. Akademik kariyerinin çok büyük bir bölümünü Paris Üniversitesi’ne bağlı toplumbilim bölümünde dersler vererek geçiren BaudrilIard, ilk çalışmalarında daha çok Henri Lefebvre ile Herbert Marcuse geleneğinin uzantısı sayılabilecek Yeni Marxçı bir konumu benimseyerek düşünmüş olmasına karşın, çok geçmeden kendisine özgü postmodern toplum ve kültür eleştirisi biçemini geliştirip olgunlaştırarak, tek bir çerçeve içine sıkıştırılamayacak denli çok yönlü bir düşünme çizgisi doğrultusunda yapıtlar vermeye koyulmuştur.

Çoğu yerde toplumların yaşamında dilin yaşamsal önemi üzerine yoğunlaşan post-yapısalcı bir düşünür olarak nitelendirilen Baudrillard, giderek sanallaşan, elektronikleşen, teknolojikleşen en son iletişim biçimlerinin insan toplumlarındaki yansımaları ile bunların gerçek değerlerinin anlaşılması amacıyla geliştirdiği yeni tasarım ve kavramlarla son derece büyük yankılar uyandırmıştır. Kimileyin kendisinden postmodern dünyanın peygamberi ya da tanrısal vicdanı olarak söz edilen Baudrillard, Foucault’u unutmak (Oublier Foucault, 1977) ile Körfez savaşı hiç olmadı ( La Guerre du Golfe n’a pas eu lieu, 1991) gibi yapıtlarından da açıklıkla görüleceği üzere, baş gösteren yeni durum ve olaylara ilişkin olarak yazdığı polemik nitelikli yazılarla, Batı dünyasının düşünsel gündemini belirIeyecek ölçüde yakın dönemin pek çok kültürel tartışmasına damgasını vurmuştur.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bütünlük ve parçalılık-Madan Sarup

Bütünlük ile parçalılığa çeşitli göndermelerde bulunduğumu farketmiş olmalısınız. Lyotard’ın, Hegel ile Marx’ın üstanlatıları türünden “büyük öyküler”i [big stories] reddettiğini; bir toplumda nelerin olup bittiğini bir bütün olarak hiç kimsenin anlayamayacağıru savunduğunu daha önce söylemiştim. Bu günlerde bütün toplumsal ilişki biçimleri ya da siyasal pratiğin her türlü tarzı için önerilebilecek tek bir kuramsal söylem olmadığını söylemek modaya uygun görünüyor. Postmodernler ve diğerleri bu noktayı daima Marxçılara karşı kullanmışlardır:

Marxçılığın bütünleştirici arzuları (hırsları) olmasının üzerinde ısrarla durmuşlar, üstelik Marxçılığın toplumsal deneyimin bütün görünümlerine açıklama getirme savında bulunmasına bir hayli kızmışlardır.
Lyotard ile diğer postmodernler bütünlüğü reddederlerken dil oyunlarının, zamanın, insan öznesinin ve toplumun kendisinin parçalılığı üzerinde dururlar.

Organik birliğin reddi ve parçalılığın benimsenmesi bağlamında ilgi uyandıran şeylerden birisi, söz konusu inancın tarihte yer etmiş avangard hareketler tarafından çok daha önceleri kabul görmüş olmasıdır. Bu avangard hareketler de birliğin çözüşmesini istiyorlardı. Onların öncü etkinliklerinde yapıtın tutarlılığı ile özerkliği iyiden iyiye sorgulanmış, hatta yöntemsel açıdan yıpratılmıştı.

Walter Benjamin‘in benzetme [allegory] kavramı avangard (organik olmayan) sanat yapıtlarım anlama sürecinde bir ,yardımcı olarak kullarulmıştır. Benjamin bir benzetmecinin [allegorist] bir öğeyi yaşam bağlamı bütünlüğünden yalıtarak, işlevinden mahrum bırakarak nasıl çekip çıkarttığını betimlemiştir (Benzetme bu anlamda temelde bir parça olarak organik simgenin karşıtıdır). Öyleyse benzetmede çeşitli yalıtık parçaları bir araya getirerek anlamı yaratır. Ortaya konulan bu anlam parçaların özgün bağlamından türetilmez.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizmin ideolojisi- George Lukacs

George Lukacs

(Bu yazı, Lukacs’ın modernizme yönelik en gelişmiş eleştirisi olup, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı adlı yapıtının ilk bölümünü oluşturur. Belki de edebiyat ve sanatta toplumsal gerçekçiliğin en aydınlanmacı savunmasıdır bu. İçeriği Şubat 1956′da yapılan Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kurultayı’nı kapsar; bu kurultayda Kruşçev, Stalin’i ve aynı yılın sonlarında da Macar Devrimi’ni yermişti. Lukacs, Imre Nagy’nın bağımsız hükümetinin bir üyesiyken Rus işgalinden sonra canını kurtarabilen şanslılardan biri olmuştu. Bu nedenle, Lukacs’ın modernizme yöneltmiş olduğu eleştirisini Stalin’in sanat politikasını hedefleyen eleştirisinden ayrı tutmak olanaksızdır. Yapıtının 1962 baskısının önsözünde Stalinizm’in yıkıcı mirası üstüne yazmıştır. Lukacs’ın gözünde, ‘dogmatizm’ dediği şeyin eleştirisi, Marksist sanat anlayışını doğru olarak kavrayabilmek için Batı modernizmi ve revizyonizminin eleştirisiyle örtüşmek zorundaydı. İlkin 1957′de Budapeşte’de Macarca yayımlanmış olan Lukacs’ın bu yapıtının,1958′de Almancası çıktı. Bu alıntılar John ve Necke Mander tarafından Çağdaş Gerçekçiliğin Anlam, adıyla çevrildikten sonra 1960′ta Londra’da yayımlanmış olan çevirisinden aktarılmıştır.)

Herhangi bir sanat yapıtının biçemini belirleyen nedir? Niyet biçimi nasıl belirler? (Burada değindiğimiz, kuşkusuz, yapıtta gerçekleştirilmiş olan niyettir; dolayısıyla, yazarın bilinçli niyetiyle örtüşmeyebilir). Bizi ilgilendiren farklılıklar, biçemsel ‘teknikler1 arasında olan farklılıklar değildir. Önemli olan dünya görüşü, yazarın yapıtında vurgulanan ideoloji ya da Weltanschaunğ(kx. Ve yazarın çabası ya da girişimi onun ‘niyetini’ oluşturan ve herhangi bir yazının biçemini belirleyen biçimlendiriri ilke olan bu dünya görüşünü yaşama geçirmektir. Bu açıdan bakılınca, biçemin biçimciliğinin artık sürmediği görülür. İçerikle bütünleşmiş, özel bir içeriğin özel bir biçimi olmuştur o.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Michel Foucault

Michel Foucault (1926-1984 Fransa )

Burjuva bir aile içine doğan, Focault’un babası ve büyükbabası birer hekimdi. Dikkat çekici ancak istikrarsız bir öğrenciydi. Foucault, 20 yaşında (1946) Fransa’nın en prestijli yüksek okulu olan École Normale Supérieure (ENS-Paris) girdi. Okulda çalışkan, parlak ve bir o kadarda tuhaf bir öğrenci olarak tanınan Foucault önce psikoloji(1948) sonra felsefe (1950) ,psikopatoloji (1952) diplomalarını aldı.. Eşcinselliğini bu yıllarda keşfetti.Komünizm ile burada tanıştı ve kısa sürede yolunu ayırdı.

1952 de mezun oldu İsveç Uppsala üniversitesinde doktora tezini vermek istedi.Ancak pozitivist çizgideki üniversite yönetimi tezini bilimsel bulmayarak reddetti.

Fransaya dönen Foucault “Delilik ve Medeniyet:Klasik Çağda Deliliğin Tarihi” (Folie et déraison: histoire de la folie à l’âge classique) isimli tezi ile doktorasını tamamladı.Bu eseri sınırlı sayıda okuyucu bulsa da çok olumlu eleştiriler ve övgüler aldı.Bu sıralarda kendisinden on yaş küçük felsefe öğrencisi Daniel Defert ile tanıştı ve aralarında uzun soluklu bir aşk ve tutku ilişkisi gelişti.Defert, politik aktivitelerde bulunurken Foucault ona destek verdi.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’a göre “İdeoloji ile Söylem” arasındaki fark

Michel Foucault

Michel Foucault’a göre ,ideoloji kavramını kullanmak üç açıdan sakıncalıdır.İlk olarak,ideoloji kavramı kuramsal gelenek içinde doğrunun (truth) karşıtı olarak kullanılagelmiştir.Oysa sorun bilimsel ya da doğru bilginin nasıl oluştuğu ve ideolojik olanın da bunun yanılsaması olarak nasıl tanımlanacağı sorunu değildir.Sorun,söylem içindeki doğruluk etkisinin (effects of truth) tarihsel olarak nasıl üretilebildiğini görebilmektir.Bilginin doğruluk iddiası söylem sayesinde üretilir; söylemin karşıtı değil,farklı olarak söylemin üretilebilmesinin koşuludur. Böylece,Foucault ile söylem,ancak doğruluk iddiası üreterek kendini var eden anlam pratiği olarak tanımlanır.Birbirini dışlayan ideoloji ve gerçeklik kavramları yerine ancak bir arada varolabilen söylem ve doğruluk kavramlarını yeğlemektedir Foucault.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Dünya berbat bir yer”: Politik teoride “kurucu eksiklik” fikri

İsyan olmadan asla

Zizek’in politik teoriye eksen teşkil edecek paradigmalar arasında “kurucu eksiklik” fikrine yakın olduğunu ve zemine esas teşkil eden bu fikri esasen Lacan’a borçlu olduğunu bilmekteyiz. Lacancı teorinin temel iddiası, –bireysel ya da sosyal– kimliğin eksiklik üstüne kurulu olduğudur.

Dolayısıyla toplumsal ilişkiler, indirgenemez biçimde antagonizm, çatışma, fikir ayrılığı ve dışlama ile ilgilenir.

Toplumsal   yaşamın birincil unsuru, herhangi bir toplumsal ‘bütün’ün ortaya çıkmasını       engelleyen bir olumsuzluktur. Mouffe’un kelimeleriyle, ‘toplum, çatışma ve antagonizmi sahne arkasına saklayan bir illüzyondur’

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Aslı Gibidir-Abbas Kiarostami 2010- Dr Can Güngen

Aslı Gibidir

Bu güne değin çektiği 39 filmden 13′ü ile Cannes film festivalinde yer almış, 1997 yılında Taste of Cherry ile de Altın Palmiye ödülünü kazanmış ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiarostami ,bu kez kendi ülkesi dışında çektiği ilk film olan “Aslı Gibidir” ile karşımıza çıkıyor.. Başrollerde ise Juliette Binoche ve William Shimell yer almakta. Filmin açılış sahnesinde İtalya Arezzo’da verilen konferansa tanık oluyoruz.Yazdığı yeni  kitabı tanıtan İngiliz yazar  James Miller’a göre dünyada “asıl-orijinal- olan” hiçbir şey yoktur.Adı “Certified copy” (Aslı gibidir) olan kitapta Miller sanat tarihinde uzun bir yolculuğa çıkarak orijinal olarak tanınan ve hayran olunan eserlerin bile pek çok kez bir başka eserden esinlenerek-kopyalanarak yaratıldığını ileri sürmektedir. Örneğin,yaşadığı çağın en ünlü sanatçısı olan Leonardo Da Vinci bile aslında Mona Lisa’da daha önceki bir tablonun kopyasını yapmıştır.Konferansa katılan Elle (J.Binoche) Millerı dinlemek ister ancak peşi sıra sırt çantası ile konferans salonuna gelen küçük oğlu yüzünden konsantre olamaz.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Deleuze ve Guattari:İmgesele dönüş

Deleuze

Karşı Oidipus: Kapitalizm ve Şizofreni isimli kitabın yazarları Gilles Deleuze ile Felix Guattari, Freud ile Marx’tan alınan “arzu”, “üretim” ve “makine” kavramlarını yeni bir düşünce içerisinde biraraya getirmişlerdir: bizler arzulayan makineleriz. Deleuze ile Guattari dilde açığa çıkan dışsal arzu görüntüsünü delire diye adlandırırlar. Delire arzu makinesi tarafından üretilen bir etkidir. Karşı-Oidipus bu anlamda delire’ın kolektif doğasına, (bir birey tarafından üretilse dahi) toplumsal niteliğine vurguda bulunur. Günümüzde başat eğilim delire’ı özelleştirmek yönündedir. Bu eğilime karşı Deleuze ile Guattari örtük olarak 1970′li yılların Fransız Solu’nun sloganlarından birini uyarlamışlardır: Kişisel olan siyasaldır. Kişisel ile toplumsal, bireysel ile kolektif arasında hiçbir ayrım yoktur. Hem siyasal hem de psikolojik alan, hem siyasal (sınıf mücadelesi) hem de birey (delire) üstünde etkileri bulunan aynı enerji ve libido biçimiyle yayılırlar. Libido ve siyaset birbirine sızabilen alanlardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Osmanlıda aydınlanma,çağdaşlaşma sorunu

Osmanlıda çağdaşlaşma

TANZİMAT SONRASI OSMANLI AYDINLARINDA ÇAĞDAŞLAŞMA SORUNU VE ARAYIŞLAR

Yrd.Doç.Dr. İlyas Doğan
ÇAĞDAŞLAŞMA YA DA MODERNLEŞME KAVRAMI
Çağdaşlaşmanın birkaç cümle ile tanımlamanın hiç de kolay olmadığı belirtilmelidir. Çağdaşlaşmayı tanımlamaya çalışırken çoğu zaman buna bir “süreç” olarak yaklaşılmaktadır ve bu sürecin farklı görünüm biçimleri “tasvir” edilerek bir sonuca varmaya çalışılmaktadır. Bu durum batılı ya da doğulu olmakla ya da olmamakla değil, çağdaşlaşmanın çok boyutluluğundan kaynaklanmaktadır. Örneğin Black çağdaşlaşma kavramını “son yüzyılların bilgi patlamasının sonucunda çağlık bir yenileşme sürecinin aldığı dinamik biçim” olarak tanımlamaktadır. Yazar yine kavramı tanımlamak amacıyla “tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma” sürecini çağdaşlaşma olarak nitelemektedir. Yazar, çağdaşlaşma kavramının oluşumunun Avrupa uygarlığı kökenli olduğunun altını kuvvetle çizer. Bu açıdan çağdaşlaşma ilk olarak günümüz anlamında Batı Avrupa’da filizlenmiştir. 19.ve 20.yüzyıllarda bu coğrafyada meydana gelen bu bağlamdaki gelişmeler dünyanın diğer bölgelerini de etki altına almıştır. Bu nedenle “çağdaşlaşma” Black tarafından doğru olarak “sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler”in karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Postmodernizm

postmodernizm

Postmodernlik modernlikten sonra neyin geldiğini bildirir; modernlik ile birlikte düşünülen toplumsal biçimlerin daha başlangıç hallerindeyken fiilen çözülmelerine göndermede bulunur.Kimi düşünürler,postmodernliğin sanayi sonrası bir çağ doğrultusunda bir hareket olduğunu öne sürselerde bu görüş pek çok belirsizliğe konudur:Postmodern modernin bir parçası olarak mı düşünülmeli? Postmodern bir süreklilik midir yoksa radikal bir kopuş mu? Maddi bir değişim midir yoksa belli bir düşünme kipine ya da belli bir zihin durumuna mı işaret etmektedir?

Postmodernlik baskıcı bütüncüllük ile tümcül bir siyaset yerine çoğulcu ve açık bir demokrasi üzerinde durur.“Aydınlanma Tasarısı” ile birlikte anılan ilerlemenin (Marxçılık da bu tasarının bir parçasıdır) kesinkes gerçekleştiği düşüncesinin yerini şimdilerde olumsallık ve ikirciklilik bilinci almaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizm

modernizm

Modernlik nedir?

Modernlik eski Yunan ve Roma uygarlıkları ile bağlantılı olarak tanımlansa da terim genellikle Rönesans ile birlikte ortaya çıkan siyaset, ahlak, din ve sanat alanlarında birbiri ile “tutarlı” “bütünsellik arz eden” etkinlikleri ve dünya görüşünü anlatır.

Oldukça etkili olan Alman toplumbilim kuramının bakış açısından modernlik ilerici ekonomik ve yönetsel ussallaştırmayı ve toplumsal dünyanın ayrımlaştırılmasını bildirir. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Deleuze’nin Nietzsche’si


Değer biçme ,yorum ve düşünce imgesi

Deleuze, Nietzsche’yi felsefe tarihi içinde konumlandırırken onun Kant’la ilişkisini belirlemede özellikle dikkatlidir. Deleuze, Nietzsche’de yalnızca “Kantçı bir miras değil, yarı-açık, yarı-örtük bir rekabet” de (NP-Nietzsche and Philosophy-Deleuze 52, 59) bulunduğunu öne sürer. Nietzsche düşüncesi Kant tarafından ancak mükemmelolmayan bir biçimde başlatılan bir eleştirel felsefe görevini tamamlama çabasıdır. Nietzsche’ye göre Kant’ın başarısız olduğu yer, değerleri eleştirel analizindışında tutmasıdır. Kant, Hakikat, İyilik ve Güzellik’in değerini varsayar ve eleştirisi bu sorgulanmamış değerlere tümüyle boyun eğer. Nietzsche, bu yüzden, değer sorununu düşünceye katmayı ve değer eleştirisini yeni, soykütüksel bir felsefenin merkezi kılmayı önerir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: