Category Archives: Makaleler

Nietzche nihilist miydi?

Nietzsche

Nietzsche nihilist miydi, eserleriyle özünde verdiği mesaj nedir?

Nietzsche, bildiğimiz anlamda nihilist bir düşünür değildir, nihilizmin kurucusu payesine hiç layık  değildir.  Nietzsche, bu güne değin yapılan insan yaşamına dair yanlış tespit ve çözümlerin sonucu ortaya çıkan  ruhi bir hastalık olduğunu kabul eder, sorunun nerelerden kaynaklandığını gösterir, ama  derdi her zaman nihilizmi aşmak olmuştur bu yüzden yine kendi deyimiyle ancak “etkin bir nihilist” olabilir. Nasıl hastalıklarla mücadele etmeye kendisini vakfetmiş bir doktor, sırf hastalarla içli dışlı olma durumunda kaldığı için  hasta sayılamayacaksa, Nietzsche de benzer şekilde nihilizmle mücadele ediyor diye nihilist sayılmaz.  ”Etkin nihilist”, değerlerin geçersizliğini verili bir gerçeklik olarak kabul eder ancak hayatı bu yüzden olumsuzlamaya yanaşmaz, kendisi yeni değerler yaratarak onu aşar ve hayatı olumlama noktasına gelir.  Kitaplarında bahis konusu ettiği şeyler, ya nihilizmin kaynaklandığı, hayat bulduğuna inandığı,  Sokrates’ten başlayan, her zaman aklı öne koyan, “batı metafiziğine” (felsefesine) dair tespitlerdir ya köle ahlakının bir yansıması olarak gördüğü başta Hıristiyanlık olmak üzere büyük dinlere ait değerlendirmelerdir.

Nietzsche’ye göre Sokrates aklı her şeyin önüne koymakla hata etmiştir, zira aklı yüceltmekle ruh-beden ikiliğine yol açmış ve asıl yaşayan varlığı bedenin zamanla ikinci sınıf bir yaşam formuna indirgenmesine ön ayak olmuştur. Akıl ise her zaman yaşamı küçümsemiş, ona katılmak yerine karşıdan  olumsuz bir tavırla eleştirmiş, geçiciliğine yaptığı vurguyla değersizleştirmiştir. Akıl, neredeyse hiçbir işe yaramayacağı için yaşamamanın yollarını araştırmıştır. Sokrates, eski Yunanlıların  bağ bozumu tanrısı Dyonisos adına yaptıkları şenliklerde yaşamı olumlayacak şekilde coşku duymaları, şarap içip esrimelerinin yerine, Apollon’cu aklı geçirmiş, aklı kullanarak dikkatlice yaşamalarını, yaşama, yaşamın getirdiği acılara karşı önlem almalarını desteklemiştir. Akıl her zaman hayatın aleyhine çalışmış, Hıristiyanlıkta güçsüz, fakir ve köle ruhlu güruhların hizmetine koşulmuş ve dünyevi yaşamın küçümsenmesinde kullanılmıştır. Nietzsche’ye göre zayıf ve köle ruhlu olanlar , soylu ve güçlü olanları kıskanır, haset duyar, işte bu haset duygusudur ki Hıristiyan ahlakını şekillendirir.Ahlak, bu dünyanın değersiz olduğunu söyler, bedeni ruh karşısında küçümser, güçsüzleri, güçlüler ile köleyi, soylu ile eşitler. Bu şekilde hayatı olumsuzlar, insanın özgürce hareket etmesini önleyerek onu bağlar.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldızların doğumu, gelişim ve ölüm süreçleri

Bu yazıda yıldızların yaşam öykülerine ve bu öykünün dünyamızdaki yaşamı nasıl etkilediğine bakacağız. Yıldızın yaşam döngüsü üzerine yorumlar Baade’nin 1944 yılında yazdığı makaleye dayandırılarak geliştirildi. Yıldızlarda gelişen bu spesifik olaylar sadece spiral galaksiler için geçerlidir. Oval galaksilerde manyetik alan özelliği görülmediği için hidrojen atomlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması gerçekleşmemektedir. Dolayısı ile yıldız oluşumları için gerekli madde sağlanamaz. Bu tip galaksilerde sadece hidrojenden oluşmuş, ilk , eski yıldızlar vardır. Spektroskopik olarak yapılan analizlerin hiç birisinde bu yıldızlarda ağır element görüldüğüne dair bir bulguya rastlanmamıştır. Yani tüm galakside hidrojen ve helyumdan başka kayda değer Dolayısı ile toprağı, suyu, havayı oluşturacak herhangi bir elementin oluşması ya da bir gezegene yığılması söz konusu değildir.

Bitkilerin üzerinde yaşadığı toprağı,hayvanların ve bitkilerin yapıldığı molekülleri, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu vs.yi oluşturan atomların hepsi, bu dünyada yapılmamış, hidrojenin uzun yıllar önce ve uzun yıllar boyunca yıldızlar kuşağı dediğimiz bir seri fırınlar dizisi ile pişirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu fırınların (yani yıldızların) çekirdeklerinin patlaması ile etrafa saçılan küller, güneş sistemini oluştururken büyük ölçüde dünyanın oluşumuna katılmış ve  canlıların temel moleküllerini oluşturmuştur. Canlı yaşamın gelişebilmesi için önemli bir diğer husus da dünya gibi bir gezegenin yıldızının (güneş) kütlesinin bir kritik eşiğin altında bulunması zorunluluğudur.

Güneşin kütlesinin 1.44 den daha büyük yıldızlar birkaç milyon yıl içinde hızla yanıp kül olarak süpernova patlaması ile mahvolurlar.Bu ise çevrelerindeki bir gezegende canlı yaşamın gelişmesine imkan vermez. Yani hiçbir canlı yıldızının bir süpernovaya dönüştüğünü göremez.
——————-
Bir yıldızın doğumu

Yaklaşık 7 ya da 8 milyar yıl önce, bu günkü güneş sisteminin kapladığı alanın belki yüzlerce misli büyüklükteki bir hacimde, hidrojen atomundan oluşmuş bir gaz moleküllerin birbirini çekmesi ile öykü başladı. Çok uzun zaman alan bu yığılma ve büzülme zaman içinde hızlanmaya, gaz kütlesinin merkezinde bir çekirdek oluşturmaya ve dolayısı ile bu merkezi kısımda çekim kuvvetini büyük ölçüde artırmaya başladı. Moleküllerin hepsinin birbirine değmesi olanaksız olduğundan, moleküllerin bir kısmı bu çekirdek kısmını sıyırırcasına geçmiş ve bu açısal momentumun korunmasınısağlayabilmesi için büzülme ekseninin etrafında yavaş yavaş dönme hareketi başlamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın Evrimi-1:Primatlardan insansılara

Lemur

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. 230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlar gibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.

  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.
  • Continue reading
  • Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Jacques Lacan

    Jacques Lacan (1901-1981)

    Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901′de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık’tan postyapısalcılığa (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dilbilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Züccaciye dükkanındaki fil

    Yıllar, yıllar geçti. Geriye dönüp hayatta neyin önemli olduğuna baktığımda bir şeylere çarpıp, devirmeden ve devrilmeden ilerlemenin en büyük marifet olduğunu düşünüyorum.. Epeyi bir zaman sonra hayatın bu basit gerçeğini fark etmek, büyük yol aldığını, önemli işler yaptığını sanan birisi için zor…

    “Hayattan ne öğrendiniz?” diye sorulduğunda, “doğru dürüst, sağa, sola çarpmadan yürümeyi öğrendim” demek, insanların bunu üç yaşlarında öğrendikleri düşünülürse pek matah bir şey sayılmaz. Ama durum bu…

    Sadede gelelim… Züccaciye dükkanındaki fil şakasını bilirsiniz. Şaşkın bir fil dükkanın içinde dönüp dururken ne var ne yoksa kırar. Etraf hassas cam eşyalar ile dolu iken, ağır, hantal bir yaratık traji komik bir şekilde dar alanda yol almaya çalışıyordur. Bir şeyi kırdığında hemen ondan uzaklaşmak ister, öbür yana döner, ne var ki ne tarafa dönerse dönsün cam vazolar, bardaklar, tabaklar gürültü ile yere düşüp kırılmaya devam eder.

    “Züccaciye dükkanına bir fil girivermiş”.. Ya, tamam ama sinek mi ki bu, dükkana pencereden inceden süzülüp konuversin. İşin garip yanı da bu işte, koca filin züccaciye dükkanında bulunması bir facia ve çok tuhaf ama o filin oraya nasıl girdiği daha da tuhaf değil mi? Eminim ki, bu şakaya yapılan bir sürü göndermenin hiç birisi dükkana filin nasıl girdiği ile ilgilenmemiştir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Dayanış(ama)mak..

    Dayanışma

    Franz Kafka, “düz bir hat üzerinde yaşıyoruz” der ve ardından ekler “buna rağmen her insan aslında bir labirenttir”…

    Çok açık görünen gerçekler, insan denilen labirentin içinde yolunu kaybedebiliyor. Öyle yollara sapıyoruz ki bazen kim olduğumuz, ne için burada bulunduğumuzu, diğer insanlar ile nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu kolayca unutuyoruz. Düşününce, böylesi bir  unutkanlığın sonucunun, anlamsızlık,  hiçlik duygusu, ölüm  korkusu, sinmişlik, dışlanmışlık, hatta ölüm dürtüsü ve sapkınlık olması gayet doğal geliyor… Bu duygular ile baş etmek için yöneldiğimiz  “güç arzusu, güç ihtiyacı” ise duygu dünyamızı iyiden karıştırıp, içinden çıkılmaz hale getiriyor..

    Çare ne? Aklıma gelen tek  yol, insanlığımızı, toplumsallığımızı, toplumsal bir varlık olduğumuzu yeniden hatırlayabilmek. Toplumsallıktan kastettiğim şey basitçe, sosyal ve eğlenceli insanlar haline gelmek değil kuşkusuz… Toplumsallaşma, insan gibi yaşama kaygısı taşıma, diğer insanlar ile birlikte eşit, daha doğrusu birbirini eşdeğeri olarak gören bireyler olarak ilişki kurmayı, dayanışmayı yürekten kabullenmektir. Bireysel ihtirasların kıskacından uzaklaşmak, kapitalist ideolojinin insanları toplumsallıktan uzaklaştıran, atomize eden efsunundan uzak bir mesafede konumlanabilmektir.  Bu kısa yazı insanın toplumsal yönü ile bireyselliği arasındaki gerilime politik düzlem üzerinden bakma amacını taşıyor..

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    G.Lukacs ve İnsanın “Şey”leşmesi-Dr Can Güngen

    şeyleşmek

    Şeyleşme deyince aklınıza ilk ne geliyor, tahmin ediyorum.Ama gelmesin, gelmesin…

    İşin gerçeği hepimiz “şey” olduk ama sandığınız manada değil. Lukacs’çı manada “şey” olduk yani “şeyleştirildik”…

    “Tarih ve Sınıf Bilinci” isimli ünlü eserinde  Macar, Marksist düşünür Georg Lukacs ne diyordu?: Kapitalizmin önüne çıkan her şeyi metalaştırma arzusunun kaçınılmaz sonucu insanın pazar ekonomisi içinde bir “şey” olması yani “şeyleşmesidir”. Lukacs, “şeyleşme” sözcüğüne özel bir vurgu yaparak kullanır. Şeyleşme hem nesnel hem de öznel yönlere sahiptir. İnsan emeğinin pazara düşmesi, meta üretim döngüsünde “kiralık emek” olarak pazara sunulması emeğin nesnel anlamda şeyleşmesi iken, emeğin yarattığı üründen kopması, yani  insanın emeğinin ürününe yabancılaşması ise  şeyleşmenin öznel boyutunu oluşturur.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Yurtseverlik ve Sosyalizm

    Sosyalizm ve yurtseverlik

    Bu iki kavram arasında sempatik bir yakınlık mı yoksa rahatsız edici bir gerilim mi var.Belki her ikisi birden..

    2010 senesi anayasa değişikliğine dair referandum tartışmalarında, sol çevrelerde paketin kabul yahut reddi yönünde  farklı görüşler ileri sürüldü.Tartışmanın detayları  bir yana  bırakılırsa asıl gerilim  ”yurtsever yahut ulusalcı sol” şeklinde tanımlanan düşünce ile “enternasyonalist – anti militer sol” görüş arasında yaşandı. Taraf gazetesi  ve merkez medyada  yer alan  “liberal sol” tanımına münasip  yazar taifesi kapsam dışında tutulursa ,kutuplardan birisinde  TKP,İP  ,  Bir gün gazetesi çevrelerinde toplanan “yurtsever solcular” diğerinde  Ömer Laçiner,Tanıl Bora gibi yazarların yer aldığı Birikim dergisi çevresi , DSİP, kısmen ÖDP ve Ertuğrul Kürkçü, İsmail Beşikçi  kimi enternasyonalist bağımsız yazar ve düşünürler yer aldı.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Dünyanın evrimi-Canlı yaşam nasıl oluştu?-Dr Can Güngen

    Başlangıçta Dünya

    İnsan denilen varlığı tanımaya yönelik derin bir merakı olan bir kişi ,onun yeryüzünde ortaya çıkış sürecini , hatta   yeryüzünde görünmeden önce, çıkmaya hazırlandığı  sahnenin koşullarını, gerçeğini  öğrenmelidir. Bu sebeple  yerkürenin var oluş macerasını gözden geçiren bir çalışma hazırlayarak ilgililerin takdirine sunmak istedim.. Şimdi  ilk yapmamız gereken  şey, biraz geriye(!), aşağı yukarı 4.5 milyar yıl öncesine, “Prekambriyen devre” giderek yaşamlarımızı borçlu olduğumuz gezegende neler olup bittiğine bir bakmak olacak.

    Daha sonra canlı yaşamın var oluş bulmacasına açıklık getirmeye çalışan bilimsel önermeleri inceleyecek,Kambriyen döneme geldiğimizde neredeyse bir anda ortaya çıkan renkli ve çeşitli canlı türlerinden kısaca bahsedip oradan çalışmamızın esasını teşkil eden insan denilen varlığa, onun türeyişine, yeryüzüne yayılışına ve nihayet modern insanın sahneye çıkış sürecine elimizdeki bilimsel bulgular temelinde değineceğiz.Jeolojik, antropolojik ve evrimbilimsel nitelikte bir içeriğe sahip olan bu ilk bölümün amacı, insanın dünyayı algılama ve anlamlandırma sürecinde tesiri altında bulunduğu doğal, fiziksel ve tarihsel koşulları hatırlatmaktır. İnsan düşüncesinin filizlendiği vasatı bilmek onun içeriğine yaptığımız bakışa mutlaka bir derinlik kazandıracaktır.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Kant’ın estetik felsefesi ve yüce hakkında görüşleri

    Yüce

    Estetik doktrinler tarihinde Hutcheson ve Du Bos ile görecilik (relativisme) dönemi kapanır, Kant ile eleştirel (critique) dönem açılır.
    Kant’ın nodern estetiğe kaynak olan Yargı Gücünün Eleştirisi (1790): Salt Aklın Eleştirisi (1781) ile Pratik Akım Eleştirisi (1788) arasında bir köprü vazifesi görür. Bu bakımdan Kant’ın estetik doktrinini anlamak için onun yalnız Yargı Gücünün Eleştirisi ile yetinmemek, genel felsefesini açıklayan öbür iki kitabını da hatırlamak gerekir.

    İlkin üzerinde durulması gereken nokta, Kant’ın eleştiriyi metot olarak benimsemiş olmasıdır. Filozof, Salt Aklın Eleştirisi’nde, insanın kendi dışında zaman ve mekan olmadığını, dünyaya gelirken bunları kendisiyle birlikte getirdiğini ileri sürer.

    Duyarlığımız (sensibilite), her türlü deneyden önce, bütün dış olayları (bütün nesneler) mekan içinde: bütün iç olayları da (bütün bilinç halleri) zaman içinde algılayacak tarzda biçimlenmiştir. Zaman ve mekan, içinde deneylerimizin gerekli olarak yer aldığı, önceden tespit olunmuş çerçevelerdir. Burası aklın dünyasıdır. Onunla ilgili alan tabiattır. Gereklilik Kanunu hüküm sürer bu alanda; yani irade yoktur. Aklın hükümleri, nedensellik (causalite) kanunu ile kayıtlıdır.İlim mümkündür; kendiliğinden var olan şeyler (choses en soi) bu çerçevelerin dışındadırlar, buyüzden bilinemezler. Bunlara Kant, phenomen (olay) in karşıtı olarak noumene (numen)adını vermektedir. Dünyayı incelediğimiz zaman, nedenle ilgili (causales) araştırmalardan başka bir şeyle ilgilenmemekliğimiz gerekir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Fichte

    Fichte

    Johann Gottlieb Fichte Oberlausitz (Saksonya) – İ.S.1762 Küçük bir köydeki fakir bir dokumacının oğludur Fichte. Dokuz yaşına kadar dokumacılık ve çobanlık yapmış. Varlıklı bir çiftlik sahibi şans eseri onun zekasını farketmiş ve himayesine alarak bir okula başlatmış. Ancak bu kişinin ölmesi ile tekrar yoksulluk ve sıkıntı çekmeye başlayan Fichte üniversiteyi çok zor bitirebilmiş. Özel ders vererek para kazanmaya çalıştığı sıralarda bir öğrencisi sayesinde Kant’ın felsefesiyle tanışmış ve o günden sonra tüm hayatını onun felsefesini geliştirmeye adamıştır.

    Fichte, Kant’ın bir başlangıç yaptığına ve bu başlangıcın bir sisteme kavuşturularak tamamlanması gerektiğine inanmıştır. Bu sisteme ulaşmak için de bir çıkış noktası arar. Ona göre bu çıkış noktası sujedir, bilinçtir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Osmanlıda aydınlanma,çağdaşlaşma sorunu

    Osmanlıda çağdaşlaşma

    TANZİMAT SONRASI OSMANLI AYDINLARINDA ÇAĞDAŞLAŞMA SORUNU VE ARAYIŞLAR

    Yrd.Doç.Dr. İlyas Doğan
    ÇAĞDAŞLAŞMA YA DA MODERNLEŞME KAVRAMI
    Çağdaşlaşmanın birkaç cümle ile tanımlamanın hiç de kolay olmadığı belirtilmelidir. Çağdaşlaşmayı tanımlamaya çalışırken çoğu zaman buna bir “süreç” olarak yaklaşılmaktadır ve bu sürecin farklı görünüm biçimleri “tasvir” edilerek bir sonuca varmaya çalışılmaktadır. Bu durum batılı ya da doğulu olmakla ya da olmamakla değil, çağdaşlaşmanın çok boyutluluğundan kaynaklanmaktadır. Örneğin Black çağdaşlaşma kavramını “son yüzyılların bilgi patlamasının sonucunda çağlık bir yenileşme sürecinin aldığı dinamik biçim” olarak tanımlamaktadır. Yazar yine kavramı tanımlamak amacıyla “tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma” sürecini çağdaşlaşma olarak nitelemektedir. Yazar, çağdaşlaşma kavramının oluşumunun Avrupa uygarlığı kökenli olduğunun altını kuvvetle çizer. Bu açıdan çağdaşlaşma ilk olarak günümüz anlamında Batı Avrupa’da filizlenmiştir. 19.ve 20.yüzyıllarda bu coğrafyada meydana gelen bu bağlamdaki gelişmeler dünyanın diğer bölgelerini de etki altına almıştır. Bu nedenle “çağdaşlaşma” Black tarafından doğru olarak “sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler”in karşılığı olarak kullanılmaktadır.
    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Etken ve edilgen yoksayıcılık (nihilizm) nedir?

    Yoksayıcılık nedir?

    Yoksayıcılık (nihillzm) İng.. nihilism; Fr. nihilisme; Alm. nihilismus

    Kökence Latince’deki hiçbir şeyin varolmadığı anlamında hiçlik bildiren nihil sözcüğünden türetilmiş, insan varoluşunu, bilgiyi, değerleri bütünüyle yoksayan, şeyler arasında anlamlı ya da yararlı birtakım ayrımlar yapmanın gereksiz olduğunu düşünen, bütün değerlerin temelsiz olduğunu, hiçbir şeyin ilkece bilinmesinin ya da iletilmesinin olanaklı olmadığım savunan felsefe anlayışı.
    —-

    Latince’deki nihil sözcüğünün eylem hali anhillate ise hiçbir şey ortaya koymamak, yaratılmış olanları ise bütünüyle yıkmak anlamına gelmektedir. Yoksayıcılık terimi çoğu yerde, varoluşu hiçbir durumda evetlemeyen sonuna dek götürülmüş “kötümserlik” ile “kuşkuculuk” anlayışlarıyla yan yana konarak ele alınmaktadır. Gerçek bir yoksayıcı bu anlamda hiçbir şeye inanmayan, varolan hiçbir şeye karşı içtenlikle bağlılık duymayan, yıkıp dökmek dışında yaşamda başka bir amaç tanımayan bir kimsedir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Asketizm,püritenlik,modern yaşam,hazcılık,Weber

    asketizm

    Aktif Asketizm/Radikal Hedonizm ya da Kanaat Ahlakı
    Prof. Dr.Bünyamin Duran

    Burada konunun analizine girişmeden önce okuyucularımıza kolaylık sağlamak amacıyla yabancı kavramların anlamını kısaca açıklayalım. Asketizm; riyazi veya çileci yaşantı şeklini kendine hayat tarzı seçme ideolojisinin adıdır. Asketik yaşantı kişinin Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla dünya zevkleri ve hazlarından uzak durması; yeme içmede, kazanmada, giyim kuşamda, insanlarla ilişkilerde son derece iradî bir kararla disiplinli bir hayatı yaşamasıdır. Çeşitli yiyeceklerle karnını tıka basa doyurma yerine günde bir dilim ekmek ve bir kaç zeytin tanesi ile hayat boyu idare etmesidir; pamuklu ve yünlü elbiseler giyme yerine kıldan elbiseler giymesi, rahat döşekler ve odalarda değil, kıldan sergiler ve hücrelerde yatmasıdır; sınırlı miktarda uyuması, sınırlı miktarda insanlarla haşir neşir olmasıdır. Bunların ötesinde son derece dakik, disiplinli ve metodik bir hayat tarzını esas almasıdır. Mesela, her gün saat kalkacaksa kesinlikle dörtte kalkması ve bunu elli yıl altmış yıl aksatmadan sürdürmesidir. Harama girme korkusuyla her türlü servet kalemine şüpheyle bakması, servet edinme tutkusunu kalbinin derinliklerinden silip atmasıdır.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Weber’in:”Aklın Demir Kafesi”

    Max Weber

    Max Weber, Aydınlanmacı aklın sonucunda gerçekleşen rasyonelleşmenin somut yansıması olarak bürokratik kurumların gelişimini, “ demir kafes” olarak nitelemiştir.

    Buna göre, akla, tarihte yapılmış belki de en güçlü vurgu, en iyimser şekliyle ”demir kafes” ler üretmek zorunda kalmak olmuştur.

    Horkheimer, aklı her türlü metafizik yüklemeden kurtararak, özgürleşim ideali olarak inşa eden Aydınlanmanın sonuçta akıl üzerinden çok daha yoğun ve sofistike bir metafizik ürettiğini savunmuştur. Buna karşılık, Habermas ve Giddens’ ın başını çektiği neo- modernistlerin daha fazla Aydınlanma önerdiklerini biliyoruz.

    Çünkü bugün şikâyet konusu olan konular gerek Habermas’ a ve gerekse Giddens’ a göre, akıl ve Aydınlanmadan değil, aksine bunların yeterince işletilememiş olmasından kaynaklanmaktadır.

    Aydınlanmacı akıldan türeyen modernliğin yol açtığı tüm olumsuzluklar, akıl ve Aydınlanma’ dan vazgeçilerek değil, daha fazla akıl ve Aydınlanma ile giderilebilecek şeylerdir. Aydınlanma insanlık tarihinde akıl ve düşüncenin bireyin en güçlü yetisi olarak birleşmiş bir biçimde, dünyanın ve toplumun metafizik ve mistifiye edilmiş anlaşılmasına dayalı geleneksel toplum ve bilgi yapılarını ortadan kaldırma görevinin verildiği önemli bir aşamayı ifade etmiştir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Aydınlanma nedir? Kant- 1784

    Aydınlanma nedir?

    Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Floransa’lı Medici Hanedanı ve Rönesans Sanatı

    Mediciler aristokrat, soylu değiller. Taşralılar. Apenin Dağları eteğindeki Mugello Vadisi’nden geliyorlar. Buna rağmen zamanla sadece Floransa’da ve Toskana topraklarında değil, bütün İtalya ve Avrupa üzerinde etkin olacak bir saltanat kuruyorlar. İşte, Gombrich’e göre, bu saltanat sanat sayesinde kuruluyor. Mediciler, soylu olmamalarının açığını, modern müzeler ve koleksiyonlar çığırını açan girişimleriyle kapatıyorlar. Bütün Avrupa saraylarında ‘sonradan görme’ olarak horlanmalarına rağmen, İspanya, Almanya, Avusturya saraylarına nüfuz ediyorlar ve iki Fransız kraliçesi çıkarıyorlar. Bu Fransız kraliçelerinden ilki Louvre’un müzeye dönüştürülmesinde, ikincisi de dünyadaki ilk çağdaş sanat müzesi olan Museé de Luxembourg’un kuruluşunda rol oynuyor.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Agora-2009-Yönetmen:A.Amenebar

    Agora-Amenebar

    Amenebarın ilk seyrettiğim filmi “içimdeki deniz” idi.2004 tarihli bu filmi sevmiştim.İçimdeki denizden sonra seyrettiğim Agora sında da benzer bir drama-trajedi anlayışını gördüm.Gerçek bir hikayeden esinlenen iki filmde de kahramanlar kendi iradeleri dışında gelişen olayların kaderlerini ördüğünde kendi vicdan anlayışları çerçevesinde ,toplumsal-kültürel beklentilerin karşısında durmaktan çekinmeyerek ve pek tabi canları pahasına da olsa bedelini ödeyerek seçimlerini yapıyorlar.İçimdeki denizde Ramon Sampedro hayatını sonlandırmaya kararlı bir kuadriplejik idi.Boynundan altına hükmü geçmeyen Ramon hayatını sonlandırma konusunda Hıristiyan kilisesini karşısına almaktan çekinmeyecek ölçüde güçlü bir irade sahibi olduğunu göstermişti bizlere.Bu kez Hıristiyan kilisesini karşısına alan İskenderiye şehrinde kurulu MS  5.yy da muazzam kütüphane içinde hem astronomi ve matematik konularında çalışma yapan hem de gençlere ders veren ateist kadın filozof Hypatia oluyor.İskenderiye de pagan Roma imparatorluğu valisi ve askeri ile var ancak halk giderek artan ölçüde Hıristiyanlaşmaya başlamış. Pagan Roma nın tanrısı Serapisi kentin  Agorasındaki heykelinin önünde aşağılayan Hıristiyanlar İsa mesihin yaşadığı dört yüzyıl öncesine  göre çok güçlü ve saldırgan görünüyorlar. Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Yoksul İnsan Özgür Olur mu?

    özgür ve mutlu yoksullar!

    ÖZGÜR OLMAYANLAR

    Demokrasi diyorlar, darbe diyorlar, özgürlük diyorlar, ama bu söylenen sözcüklerin hiçbirinin felsefi ve sosyolojik dayanağı yok.“Yoksulluk, demokrasi, özgürlük” üçleminin kendi aralarındaki ilişkisi son derece karmaşık ve bilmecelidir.

    *Demokrasi özgürlük içindir!
    *Yoksullar özgür değildir!
    *Başka şeylerle iğfal edildikleri için yoksullar ve işsizler demokrasi için oy vermezler!
    *Özgür olmayan birey demokrasiyi seçemez!
    *Özgür olmak için birey olmak gerekir! Birey olmak için de özgür irade!
    *Özgürlük bireyin (insanın) kendi kendisinin efendisi olması anlamına gelir!
    *Cemaat ve tarikat mensupları özgür iradelerini emanete verdikleri için, demokrasi ve özgürlük bilincinden yoksundurlar.

    Özdemir İnce-Hürriyet

    Yoksul insan özgür olur mu?

    Yoksulluk hakkında şehir efsanelerinden birisi,yoksulluğun mutluluk olduğuna dairdir.İnsan ne kadar varsıllıktan kurtulursa o kadar özgür olur.Sinoplu Diyojen tipi özgürlükte ise içinde yaşanacak bir fıçı yetmektedir.Bu efsaneyi üretenler ile ferrarisini satan bilge kitabından dünya çapında voliyi vuranlar aynı kişilerdir sanıyorum.İnsanın servetini daha da önemlisi “servetini kazanma yöntemini” bırakıp terk i diyar etmesi bir şey,yoksulluk ve sıkıntı içinde çoluk çocuk büyütüp hayata sarılma mecburluğu başka şey.Neyse biz maneviyata daha az ,günlük insani gereksinimlere daha çok önem veren ,emekçilerimiz, işsizlerimiz ,göçmenlerimiz gözü ile ezilenlerin perspektifinden bakmaya çalışalım..

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir: