Category Archives: Felsefe

Aristoteles’te katharsis kavramı

‘Katharsis’ kavramının Türkçe’ye ‘arınma’ olarak çevrilmesi ve terimleşmesi aslına uygundur ve Grekçe’sinde olduğu gibi temizleme/temizlenme, paklaşma, saflaşma anlamlarını içermektedir. Günlük dilde bir iyileşme deyimi olarak tıbbi içerikle stresten arınma, vücudun toksinlerden arınması gibi anlamlarla da karşılaşıyoruz. Zihinsel ya da ruhsal arınma söz konusu olunca, haz veren her uğraş arınmaya yol açabilir. Terimin ilk kullanılışlarında, örneğin müzik, hem Platon’un hem Aristoteles’in önerdiği bir arınma yöntemidir. Sanat felsefesinin terimi olarak anlamı daraltırsak, ilk kullananın Aristoteles olduğunu söyleyebiliriz. Poetika 8. kitapta müziğin eğitim ve katharktik amaçlar için kullanılabileceğini söyler. Dinsel ayin de müziksel olduğundan, bir arınma biçimidir. Peters’in Antik Yunan Terimleri Sözlüğü’nde İamblikhos’un, kavramı felsefeye mal etmesi şöyle belirtiliyor: “müzik (mousike) aracılığıyla etki altına alınan ruhun bir arınışı, yani ruhu ahenkli hale getirmek suretiyle arındırma; aslında bu arınma felsefedir”. Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bütünlük ve parçalılık-Madan Sarup

Bütünlük ile parçalılığa çeşitli göndermelerde bulunduğumu farketmiş olmalısınız. Lyotard’ın, Hegel ile Marx’ın üstanlatıları türünden “büyük öyküler”i [big stories] reddettiğini; bir toplumda nelerin olup bittiğini bir bütün olarak hiç kimsenin anlayamayacağıru savunduğunu daha önce söylemiştim. Bu günlerde bütün toplumsal ilişki biçimleri ya da siyasal pratiğin her türlü tarzı için önerilebilecek tek bir kuramsal söylem olmadığını söylemek modaya uygun görünüyor. Postmodernler ve diğerleri bu noktayı daima Marxçılara karşı kullanmışlardır:

Marxçılığın bütünleştirici arzuları (hırsları) olmasının üzerinde ısrarla durmuşlar, üstelik Marxçılığın toplumsal deneyimin bütün görünümlerine açıklama getirme savında bulunmasına bir hayli kızmışlardır.
Lyotard ile diğer postmodernler bütünlüğü reddederlerken dil oyunlarının, zamanın, insan öznesinin ve toplumun kendisinin parçalılığı üzerinde dururlar.

Organik birliğin reddi ve parçalılığın benimsenmesi bağlamında ilgi uyandıran şeylerden birisi, söz konusu inancın tarihte yer etmiş avangard hareketler tarafından çok daha önceleri kabul görmüş olmasıdır. Bu avangard hareketler de birliğin çözüşmesini istiyorlardı. Onların öncü etkinliklerinde yapıtın tutarlılığı ile özerkliği iyiden iyiye sorgulanmış, hatta yöntemsel açıdan yıpratılmıştı.

Walter Benjamin‘in benzetme [allegory] kavramı avangard (organik olmayan) sanat yapıtlarım anlama sürecinde bir ,yardımcı olarak kullarulmıştır. Benjamin bir benzetmecinin [allegorist] bir öğeyi yaşam bağlamı bütünlüğünden yalıtarak, işlevinden mahrum bırakarak nasıl çekip çıkarttığını betimlemiştir (Benzetme bu anlamda temelde bir parça olarak organik simgenin karşıtıdır). Öyleyse benzetmede çeşitli yalıtık parçaları bir araya getirerek anlamı yaratır. Ortaya konulan bu anlam parçaların özgün bağlamından türetilmez.
Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Modernizmin ideolojisi- George Lukacs

George Lukacs

(Bu yazı, Lukacs’ın modernizme yönelik en gelişmiş eleştirisi olup, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı adlı yapıtının ilk bölümünü oluşturur. Belki de edebiyat ve sanatta toplumsal gerçekçiliğin en aydınlanmacı savunmasıdır bu. İçeriği Şubat 1956′da yapılan Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kurultayı’nı kapsar; bu kurultayda Kruşçev, Stalin’i ve aynı yılın sonlarında da Macar Devrimi’ni yermişti. Lukacs, Imre Nagy’nın bağımsız hükümetinin bir üyesiyken Rus işgalinden sonra canını kurtarabilen şanslılardan biri olmuştu. Bu nedenle, Lukacs’ın modernizme yöneltmiş olduğu eleştirisini Stalin’in sanat politikasını hedefleyen eleştirisinden ayrı tutmak olanaksızdır. Yapıtının 1962 baskısının önsözünde Stalinizm’in yıkıcı mirası üstüne yazmıştır. Lukacs’ın gözünde, ‘dogmatizm’ dediği şeyin eleştirisi, Marksist sanat anlayışını doğru olarak kavrayabilmek için Batı modernizmi ve revizyonizminin eleştirisiyle örtüşmek zorundaydı. İlkin 1957′de Budapeşte’de Macarca yayımlanmış olan Lukacs’ın bu yapıtının,1958′de Almancası çıktı. Bu alıntılar John ve Necke Mander tarafından Çağdaş Gerçekçiliğin Anlam, adıyla çevrildikten sonra 1960′ta Londra’da yayımlanmış olan çevirisinden aktarılmıştır.)

Herhangi bir sanat yapıtının biçemini belirleyen nedir? Niyet biçimi nasıl belirler? (Burada değindiğimiz, kuşkusuz, yapıtta gerçekleştirilmiş olan niyettir; dolayısıyla, yazarın bilinçli niyetiyle örtüşmeyebilir). Bizi ilgilendiren farklılıklar, biçemsel ‘teknikler1 arasında olan farklılıklar değildir. Önemli olan dünya görüşü, yazarın yapıtında vurgulanan ideoloji ya da Weltanschaunğ(kx. Ve yazarın çabası ya da girişimi onun ‘niyetini’ oluşturan ve herhangi bir yazının biçemini belirleyen biçimlendiriri ilke olan bu dünya görüşünü yaşama geçirmektir. Bu açıdan bakılınca, biçemin biçimciliğinin artık sürmediği görülür. İçerikle bütünleşmiş, özel bir içeriğin özel bir biçimi olmuştur o.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Otantik yaşantı ne demektir?

Eski Yunanca “authéntēs” sözcüğü  “asıl olan, vekil olmayan,  bir işi kendisi yapan,  soylu kişi” anlamlarına geliyor.  Fransızca “authentique” aslına uygun demek. Dilimizde otantizm;   “sahici,  gerçek,  içten”  anlamlarına gelen bir kullanıma sahip.

“Otantik yaşantı”  ifadesi  olağandan  farklı bir bilinç düzeyinde bulunma, mistik bir deneyim yaşama çağrışımları  yaratıyor…  Ne var ki,  otantik yaşantı   denilen bu çağrışımların aksine “çıplak” yaşamsal bir gerçeğe karşılık gelmekte.

İnsanın en doğal, otantik yaşam sürebileceği mekan herhalde kırlar, kırevleri köylerdir diye düşünürüm.  Yaşam salt kendisini sürdürmek içindir buralarda ve yaşamı sürdürürken yapıp ettiklerimiz, hele de ürettiklerimiz bize egemen olmayı başaramamıştır hala. Emeğimizin ürünleri bizimdir, istersek bir başkası ile paylaşabilir ya da değiş-tokuş yapabiliriz. Salt doğanın verdiği nimet ile geçinip gitmek dahi çokça mümkündür. Bu hayatta zorunluluk yaşamaktan ileri gelen zorunluluklardır. Bu zorunluluklar henüz modern yaşam denilende olduğu gibi çok karmaşık ekonomik süreçlerin tesiri altında deforme olmamış, sahici ve yalınlıkları ile karşımızda durmaktadır.

Oysa her fırsatta  öve öve bitiremediğimiz “modern yaşam tarzı denilen Leviathan” doğal-gerçek zorunluluklarımızı kamufle ederken, yaşam ile ilişkilendirmekte güçlük çektiğimiz, nereden karşımıza çıktığını bilemeyip bazen hayret ettiğimiz tuhaf yükümlülükler altına sokmakta bizi.

Günümüzde “insanca bir yaşam sürme” hakkı temel bir insanlık hakkı olarak ayrım yapmadan tüm insanlık için kabul görüyor.  Böyle bir hakka sahip olmak çok güzel ama acaba bu hak ile kastedilen ne?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Michel Foucault

Michel Foucault (1926-1984 Fransa )

Burjuva bir aile içine doğan, Focault’un babası ve büyükbabası birer hekimdi. Dikkat çekici ancak istikrarsız bir öğrenciydi. Foucault, 20 yaşında (1946) Fransa’nın en prestijli yüksek okulu olan École Normale Supérieure (ENS-Paris) girdi. Okulda çalışkan, parlak ve bir o kadarda tuhaf bir öğrenci olarak tanınan Foucault önce psikoloji(1948) sonra felsefe (1950) ,psikopatoloji (1952) diplomalarını aldı.. Eşcinselliğini bu yıllarda keşfetti.Komünizm ile burada tanıştı ve kısa sürede yolunu ayırdı.

1952 de mezun oldu İsveç Uppsala üniversitesinde doktora tezini vermek istedi.Ancak pozitivist çizgideki üniversite yönetimi tezini bilimsel bulmayarak reddetti.

Fransaya dönen Foucault “Delilik ve Medeniyet:Klasik Çağda Deliliğin Tarihi” (Folie et déraison: histoire de la folie à l’âge classique) isimli tezi ile doktorasını tamamladı.Bu eseri sınırlı sayıda okuyucu bulsa da çok olumlu eleştiriler ve övgüler aldı.Bu sıralarda kendisinden on yaş küçük felsefe öğrencisi Daniel Defert ile tanıştı ve aralarında uzun soluklu bir aşk ve tutku ilişkisi gelişti.Defert, politik aktivitelerde bulunurken Foucault ona destek verdi.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşçuluk idealist bir felsefe değildir.

    Varoluşçuluğun klasik felsefi akımlar arasında ontolojik ve epistemolojik olarak hangi düzlemde durduğunu ifade etmeden  önce  bir kaç felsefe akımının tanımı ile tartışacağımız kavramlara açıklık getirelim.

  • Realizm: Realizmin ana düşüncesini, nesnelerinin varoluşları ve neye benzediklerinin, bizden ve bizlerin onlara ulaşmasından bağımsız olduğu meydana getirir. Örneğin güneş sisteminde kaç tane gezegenin olduğu, bizim orada kaç tane olacağını düşünmemize, olmasını istememize veya araştırmamıza bağlı olarak değişmez.
  • İdealizm: Felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm Felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan “idealizm” terimi, varolan her şeyi “düşünce”ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.Varlığın ne’liğini ,özünü (essence) konu ettiğinden ontolojik bir bakış açısına sahiptir. Continue reading
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sartre:”Cehennem Başkalarıdır!”

Sartre

Sartre “Ben neysem varlığın olmadığı hiçliğim” diye düşünür. “Diğer insanların varlığı benim olanaklarımın ortadan kalkmasıdır. “Sartre, insanın kendisinde olmayan şeyi istediğini,eylemlerinin ve arzularının “varlığa doğru akan nehirler” gibi aktığını anlatır.” Dünyaya sahip olmak için ve dünya olmak için arzularım. Bir şeylere sahip olduğumda hiçliğim varlık olur. Hemen hemen aynı durum bir şeyi tahrip ettiğimde de gerçekleşir. Onu ayırır ve bana nüfuz etmezliğini tahrip ederim. Özgürlüğüm tanrı olmak için seçer, bu seçim açıktır ve tüm eylemlerimi yansıtır.”

Sartre, “gerçek olan tek şey benim bilincimin varlığıdır, geri kalan her şey ise onda oluşan bir yansımadan ibarettir” diye yorumlanabilecek düşünceleri itibarıyla solipsistik görünür ama katı solipsizmden de bir ayrıntı ile kaçınır. Bilinç varlığını göstermek için “diğerlerine” ihtiyaç duyar.  Diğerleri ise onun bilinç alanına girerek bilincinin düşünce nesnesi olur.  Diğerleriyle olan ilişki bu bakımdan düşünüldüğünde “mazoşistik” bir ilişkidir. Zira bilinç böylece varlığını ispat etse de “diğerinin” düşüncesiyle kısıtlanır. Sartre bu görüşü “No Exit” oyununda geçen bir cümlede vermiştir:”Cehennem başkalarıdır..”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Biyoiktidar ve bir organik aydın olarak “Mehmet Öz”

Dr.Mehmet Öz

“Dümdüz bir karna sahip olmanın 7  bilimsel yolu”

Dr.Mehmet Öz

Hayallerinizdeki sıkı, düz, seksi karın size sandığınız kadar uzak değil. Bugün gelin, bilimi kullanarak göbeğinizi kısa zamanda nasıl küçülteceğinizi konuşalım…

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24585917.asp

********

Görünüşte göbeği konusunda endişelenen Amerikalı ev hanımı Martha yukarıdaki yazıyı okuduktan sonra,  artık iyice kontrolden çıktığını düşündüğü kilolu bedenini,  ünlü ve yakışıklı tıp uzmanlarının işaret ettiği doğrultuda alışkanlıklar geliştirirse kontrol altına alabileceğini  düşünür.

Bingo!

Martha bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin boyutunu iyice farketti. Ne kadar doğru bilgiye sahipse elinin altındaki şeyler üzerinde kontrol gücü o denli yükselmekte.

Ne var ki, farketmediği bir boyut hala olabilir:Martha bilgi tiryakiliğine ve sonu olmayan iktidar arayışlarına alıştırılmakta iken yüksek doz biyo iktidara maruz kalmakta.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Felsefenin Bilim karşısındaki görevi nedir?

W. V. O. Quine (1908-2000) Amerikalı Filozof ve matematikçi

Felsefenin bilim karşısındaki görevi; “örtük durumdakini açık hale getirmek, bulanık olanı netleştirmektir; yani paradoksları sergilemek ve çözmek, pürüzleri rendelemek, büyüme dönemlerinin kalıntılarını ortadan kaldırmak, ontolojik gecekonduları temizlemektir.”

W.V.O.Quine

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Marx’a göre İdeoloji nedir?

İdeoloji

Hem ideoloji, hem de sinematik aygıt sembolik gerçekliği kuran birer fantezi makinesidirler. Yani ideoloji hakikaten de Althusser’in dediği gibi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir. Sembolik gerçekliğin içindeki kurguyu çekip çıkarırsak sembolik gerçekliği de ortadan kaldırmış oluruz. Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki farktır; denebilir ki hayâli olan, Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki sanal köprüdür. Gerekli bir yanılsama olan söz konusu sanal köprü yıkılırsa bilinçdışı tamamen bilincin yerini alarak özneyi psikoza sürükler ve hiçliğe mahkûm eder.

Marx ideolojiyi “negatif ideoloji” biçimi ile alır. Yani Marx’a göre ideoloji egemen sınıfın tabi sınıf üzerindeki hakimiyetinin zihinsel/algısal/bilişsel uzamını oluşturur. Marxın yazılarında ideoloji tasavvuru ile ilgili ilk ipuçlarını , gerçekliğin bilince yansımasını ,eşyanın görüntüsünün bir fotoğraf makinasının merceğinden geçerek filme baş aşağı yansımasına benzettiği “camera obscura” metaforunda bulabiliriz. Bu ideoloji anlayışı günümüz ideoloji paradigmaları arasında “yanlış bilinç” olarak ayrıştırılır…

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’a göre “İdeoloji ile Söylem” arasındaki fark

Michel Foucault

Michel Foucault’a göre ,ideoloji kavramını kullanmak üç açıdan sakıncalıdır.İlk olarak,ideoloji kavramı kuramsal gelenek içinde doğrunun (truth) karşıtı olarak kullanılagelmiştir.Oysa sorun bilimsel ya da doğru bilginin nasıl oluştuğu ve ideolojik olanın da bunun yanılsaması olarak nasıl tanımlanacağı sorunu değildir.Sorun,söylem içindeki doğruluk etkisinin (effects of truth) tarihsel olarak nasıl üretilebildiğini görebilmektir.Bilginin doğruluk iddiası söylem sayesinde üretilir; söylemin karşıtı değil,farklı olarak söylemin üretilebilmesinin koşuludur. Böylece,Foucault ile söylem,ancak doğruluk iddiası üreterek kendini var eden anlam pratiği olarak tanımlanır.Birbirini dışlayan ideoloji ve gerçeklik kavramları yerine ancak bir arada varolabilen söylem ve doğruluk kavramlarını yeğlemektedir Foucault.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Lacan’cı Gerçek’in” geri dönüşü veya nihai cevabı: Özne

“Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan travmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu imkânsızlıktan başka bir şey olmadığıdır:  Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.”

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacan’a göre histeri ve tedavisi: Fantaziyi kat etmek

Histeri

Lacan, histerik karakteri, kendisini “Büyük ötekinin” arzusunun nesnesi olarak konumlayan şahsiyet olarak betimler. Histerik özne gösterenden yoksundur ve arzusu, Büyük öteki tarafından arzulanmak arzusudur. Büyük öteki, gerçekte olmayan ancak fantezi düzeyinde arzunun mekanı olarak kurulan , içinde hiçbir eksik barındırmayan simgesel sistemin tüm belirleyicilerinin toplamıdır. Öznenin kuruluşunda büyük öteki ile karşılaşması zorunludur. Ancak bu sayede simgesel düzene dahil olabilir. Büyük öteki simgesel sisteme ait belirleyicilerin toplamıdır belki ama merkezindeki boşluk düzenin bütünlüğünü temsil eden, “yasa, babanın adı (otorite), devlet, tanrı ve psikanalizde analist” tarafından doldurulur. Büyük öteki, kişinin kendisine bakarak olmak istediği biçimiyle kendisini gördüğü yerdir. İşte histerik büyük ötekide gördüğü bu manzaraya öylesine kapılmıştır ki, kendi arzusuna yabancılaşmıştır. O yüzden sembolik gerçek alanında kapladığı boşluğu aşırı/gereksiz  söz ve hareketler ile doldurur. Kendisini mutlu hissetmekten uzaktır ve yaptığı şeyler kendisini  beklediği hedeflere ulaştırmaz.   Lacan, psikanalitik süreç esnasında hastanın büyük ötekinin yalnızca fantezi düzeyinde kurulmuş olduğunu,  gerçek manada böyle bir oluşumun var olmadığını idrak ettiğini söyler. Psikanaliz ile kurulmuş olan tüm bu “fantezi katedilerek“ Büyük ötekinin gerçek anlamda var olmadığına kani olunur.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Sapık” ve “mümin”

Sapık

“Sapık” dünyadaki herhangi bir eylemin  kendisini nihai olarak tatmin edeceğini düşünen ve bunu gerçekleştirmek uğruna eylemde bulunan kişidir.

Herhangi bir anlamda “mümin” ise kendisini nihai olarak tatmin edecek olan eylemin kendi iradesinin üstünde bir  irade kararı ile husule geleceğini tahayyül eden ve bu hadiseyi tevekkül ile bekleyen kişidir.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Dünya berbat bir yer”: Politik teoride “kurucu eksiklik” fikri

İsyan olmadan asla

Zizek’in politik teoriye eksen teşkil edecek paradigmalar arasında “kurucu eksiklik” fikrine yakın olduğunu ve zemine esas teşkil eden bu fikri esasen Lacan’a borçlu olduğunu bilmekteyiz. Lacancı teorinin temel iddiası, –bireysel ya da sosyal– kimliğin eksiklik üstüne kurulu olduğudur.

Dolayısıyla toplumsal ilişkiler, indirgenemez biçimde antagonizm, çatışma, fikir ayrılığı ve dışlama ile ilgilenir.

Toplumsal   yaşamın birincil unsuru, herhangi bir toplumsal ‘bütün’ün ortaya çıkmasını       engelleyen bir olumsuzluktur. Mouffe’un kelimeleriyle, ‘toplum, çatışma ve antagonizmi sahne arkasına saklayan bir illüzyondur’

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Çile çekme psikolojisi

Caferiler'in çilesi

Çile çekmek, matem tutmak başa gelen travmatik bir olayın sonrasında yaşanan ruhsal bir iyileşme süreci olarak bakılarak anlaşılabilen bir şey.

Oysa Hıristiyanlıktaki Katolisizm ve İslam Caferiliğinde olduğu gibi sonsuzca yaşanan matem ve çile çekmenin değer olarak benimsendiği öğretiler de var.

Bu öğretilerdeki matem/çile sürecinin psikolojik değeri ne olabilir peki?

Bir kaybın arkasından, o kaybın fiziksel varlığına eşlik eden ruhsal imgesini kaybetmemek için verilen bir uğraş olduğunu ve işe yaramadığında bir süre sonra kaybedilenin geri gelmeyeceği gerçeği ile yüzleşileceği, imgeye paradoksal biçimde yatırılan yoğun libidinal/agresif enerji yükünün geri çekileceği pekala mantıklı bir düşünce. Çekilen enerji ile birlikte imgenin duygusal yükü azalacak ve izi solgunlaşacak.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

“Sıkıntı” üzerine

Sıkıntı duygusu, bilincin hemen arkasında bekleyen, ancak bilinç oltasına takılmayan kuvvetli dürtülerin baskısı ile, bilinçli alanda yapılması gerekenleri, zorunlulukları protesto eden, altını oyan bir duygudur. Bu duyguyu duyduğunuzda, yapmayı arzu ettiğinizden farklı bir iş yapmaya koşullandığınızı anlamalısınız.

Zorunluluklar ile çevrilmiş hayat ile fantaziler arasındaki derin boşluk sıkıntı isimli dikenli teller ile ayrılmıştır. Zorunlu bir işi yapmaya engel olan şey, arzu ile yüklü başka bir yönde yol alma isteğidir. Zorunlu iş yapılması gerekendir, mantıklıdır ve yapılması içtenlikle arzu edilen dahi olabilir. Ama daha kuvvetli arzular, dürtüler bilinçdışında bekler ve “sıkıntı” isminde bir uyarıcı duygu uyandırırlar.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Jurgen Habermas ve “eleştirel demokrasi”

Juergen Habermas

Habermas, pozitivizmin, nesnel olduğu ve çıkardan bağımsız olduğuna inanmaz. Aksine bilimlerin “ilgi” leri ve “çıkarları” vardır.

Bilimler tek tip değildir, ilgi ve çıkarlarına göre Habermas’a göre üç tip bilim gözlenebilir. Doğa bilimleriin (ampirik çözümleyici bilimler) ve doğa bilimlerinin yöntemlerini pozitivist bir şekilde sosyal alana taşıyan normatif (kural koyucu) sosyal bilimlerin ilgisi; “teknik” bilişsel ilgi dir

Tarihsel sosyal bilimler dediği, yorumsayıcı teknikleri kullanan bilimlerin ilgisi: “pratik-ahlaki” bilişsel ilgi dir.

İdeoloji eleştirisini üzerine kurulan, eleştirel teori gibi bilimlerin ilgisi” özgürleştirici” bilişsel ilgidir.

Tarihsel-yorumcamacı bilimlerin maksadı, Habermas’a göre, ampirik-çözümleyici bilimlerde olduğu gibi olguların gözlemlenmesi ile sınırlı olmaması, anlamların anlaşılması ilr ilgili olduğudur. Yani kural bağlamlı (normatif) bir durumu ortaya koymak değil de, eldeki metinlerin yorumlanması esas alınmaktadır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Gerçek, gerçeklik, hakikat nedir?

Plato'nun mağara allegorisi

Gerçek, gerçeklik, hakikat nedir gibi sorular ve izahlar felsefenin “ontoloji” yani varlık bilim alanına aittir. Gerçeğin bilgisine nasıl ulaşabiliriz gibi bir soru ise bizi felsefenin başka bir alanına “bilgi felsefesi” yani “epistemoloji” alanına sevkeder.

Platon’un ünlü “mağara” örneğini bilirsiniz.Antik Yunan düşünürlerinden Platon, günümüzden yaklaşık 2400 sene önce ortaya koyduğu idealar kuramı ile ,duyularımızın bize tanıttığı dünya ile görünüşün ardında yatan, onu var eden özün (hakikatin) farklı şeyler olduğunu ileri sürmüştü.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı terimler sözlüğü

1533- Hans Holbein- "The Younger The French Ambassadors"

Anamorfoz (Y. anamorphosis)
Görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfotik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan, aykırı) bir bakış açısından, “yamuk bakarak” algılanabilir, ancak bu sayede Simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/nazar (F. regard, İ. gaze) anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında (gözucuyla) görünebilir “gibi olan” olan anamorfotik nesnenin en iyi örneği, Holbein’ın “Sefirler” tablosudur.

Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başınızı yana eğerek (“yamuk”) baktığınızda, bir kafatası olarak algılanır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı Başlığı-Dr Persingerin deneyi

Dr.Michael Persinger

BEYİNDE DİNSEL DENEYİMLER ALGILAMAYA UYGUN DOĞUŞTAN BİR DONANIM MI VAR?

Dinsel bir deneyim esnasında beyin nörofizyolojisinde neler olduğunu bilmek, böyle bir deneyimi bizim de simüle etmemize imkan vermez mi? Fiziksel bir mekanizmayı çalıştırarak Tanrı’nın yüzünü görebilecek miyiz? Dr. Michael Persinger bunun mümkün olabileceğini söylüyor.

Persinger “God Helmet,” yani “Tanrı Başlığı” isimli deneyi ile büyük ilgi çekti. Başlığın ismi, deneyenlerde yarattığı olağanüstü metafizik etkiye dayanıyor. Tanrı başlığı isimli başlık, temporal loblar üzerinde elektromanyetik bir etki uyandırmak üzere planlanmış. Persinger, düzenli elektromanyetik uyarımla herhangi birisinin olağanüstü dinsel bir deneyim yşayabileceğini söylüyor. Bu akım sonucu beynin sol yarım küresi, sağ yarımkürede gerçekleşen etkinliği özel bir deneyim olarak yorumluyor. Bu deneyim, deneklerin yüzde sekseninde daha önceden deneye ilişkin bilgi verilmemiş deneklerde tanrı ile yüzleşme hissinden şeytanımsı varlıklar ile temasa , kendi bedeninden sıyrılma hissine kadar hislenmeler ile sonuçlanıyor. [BBC]

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsan Doğası

İnsan Doğası ,(Ing. Human nature, fr. Nature humain, Alm. Menschliche Natur)

Insan dogası kavramı, bütün insan bireylerin ortak bazı özellikleri paylaştıgı inancını içermektedir. Bu özellikler edimsel olarak dışa vurulan nitelikler olarak anlamlandırılırsa, insan dogası kavramı betimsel bir nitelik alır. Kavram, uygun koşullar altında dışa vurulmaya egilimli ve dışa vurulması gereken potansiyel yönelimleri kapsayıcı olması halinde, normatiftir.

Betimsel insan dogası kavramı, tarih içinde insanlar hakkında giderek artan ölçüde zengin güvenilir bilgiler kucaklamaktadır. Bu veriler insan dogasına ilişkin her makul kuramın deneysel, bilimsel temelini oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte, betimsel yaklaşım pozitif bilim ve tarih yazıcılıgının geleneksel zayıfiıgının acısını çekmektedir:

1- Akademik işbölümünün ve dar uzmanlaşmanın bir sonucu olarak, insan dogasını boyutlarından sadece birine indirgeme egilimi vardır; biyolojik (saldırganlık, ülke konusundaki kıskanç ilgi, egemen erkege tabi olma), sosyolojik (Levi-Strauss’un görüşünde ensestin yasaklanması) veya psikolojik (Freud’da libido ve diger içgüdüler).

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin

Michel Foucault

Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Kırmızı valiz

Annesi yine hırçınlaşmış, ağlamaya başlamıştı. Konu neydi tam anlaşılamıyordu, muhtemelen babası ile tartışmıştı. Henüz on bir yaşında olan çocuğun tartışmaların mahiyetini bilmesine, kimin haklı olduğuna karar vermesine imkan yoktu. Ama birazdan olacakları gayet iyi biliyordu, defalarca daha önce yaşanmıştı.

Anne hayatının bu işe yaramaz aile uğruna harcandığını defaatle belirttiğinden çocuğun sorunun bir parçası olduğu belliydi. Hatta çocuğun “varlığı”nın sorun olduğu belliydi. Anne çocuğun “varlığı sorunu” üzerinde düşünüp taşınıyor ancak bir türlü karar veremiyor olmalıydı. Çocuk varsa mı iyiydi, yoksa mı? Çocuk büyüyüp sonunda anneyi kötü kaderinin ellerinden kurtaracak “iyi çocuk” muydu, yoksa hayatı dayanılmaz hale getiren kötü kaderinin kendisine oynadığı oyunun bir parçası olan “kötü çocuk mu?”

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir: