Category Archives: Bilim

Tanrı “mem’inin (kültürel kodu veya geninin) tarihi ve geleceği üzerine

Tarih boyunca yeryüzünde bir çok kavime ait farklı pek çok  dinsel inanç sistemlerinin ortaya çıktığı görülüyor. İlk çağlarda ortaya çıktığı sanılan animizm-şamanizm düzeyindeki inanışlarda canlı ve cansız her türlü varlığın kendine özgü bir ruha sahip olduğu fikri geçerlilik kazandı. Şaman büyücüler ruhlar ile temas kurmak isteğiyle onlara isimler vererek seslendiler. Ruhların ancak doğru isimler telaffuz edildiğinde kendilerini duyacaklarını düşündüler. Dua, kurban, müzik ve dans, kutsallık atfedilen cinsel birleşme vb ritüelistik metotlar  ile ruhlara saygı ve bağlılıklarını gösterdiler,  karşılığında hatalarından ötürü bağışlanmayı,  bereket, şifa ile beklentilerinin karşılanmasını dilediler.

İnsanoğlu eski çağlarda kendi kabilesine-kavmine ait, kendisini diğer kabile ve kavimlere imtiyazlı kılan (şahsi) tanrılara inanıyordu. Tek tanrıcılığa geçiş döneminde İsrailoğullarında bu anlayış devam etti. Musa kavmine İsrailoğullarına sahip çıkan, yalnızca onları koruma ve kollama sözü veren tanrıyı, Yehova’yı tanıttı. Hıristiyanlık ile birlikte kavme özgü tanrı anlayışı terk edilmeye başlandı.  Geniş coğrafyalara yayılan insan toplumlarını birleştiren ortak bir tanrı anlayışı filizlendi. Musevilerin,  Hıristiyanlığı reddederek  kendi kavimlerine özgü kadim dinlerine tutunmaları sonucu Hıristiyanlık yeni topluluklara açılma zorunluluğu yaşadı   ve evrensel bir tanrı anlayışı bu suretle doğmuş oldu. Keza İslam dininin evrensellik iddiası Arap kabilelerinin farklı ilahlara tapınmaları nedeniyle bir türlü sağlanamayan birlik ve düzeni tesis etmeye soyunan  dini (ve aslında ideolojik) bir çözümü temsil eder.

Musevi ve Hıristiyan dinlerinin devamı olarak kendisini ortaya koyan İslam, putperest Arapları da yeni dine inanmaya davet ederek tam manasıyla evrensel tek bir tanrıyı merkeze aldığını göstermiş,  söylemin başarısını ortaya koyacak şekilde yeni dine yüksek bir birlik ve bağlılık gösteren inançlı askerlerin askeri başarıları  sayesinde  de süratle yayılmış olmalıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldızların doğumu, gelişim ve ölüm süreçleri

Bu yazıda yıldızların yaşam öykülerine ve bu öykünün dünyamızdaki yaşamı nasıl etkilediğine bakacağız. Yıldızın yaşam döngüsü üzerine yorumlar Baade’nin 1944 yılında yazdığı makaleye dayandırılarak geliştirildi. Yıldızlarda gelişen bu spesifik olaylar sadece spiral galaksiler için geçerlidir. Oval galaksilerde manyetik alan özelliği görülmediği için hidrojen atomlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması gerçekleşmemektedir. Dolayısı ile yıldız oluşumları için gerekli madde sağlanamaz. Bu tip galaksilerde sadece hidrojenden oluşmuş, ilk , eski yıldızlar vardır. Spektroskopik olarak yapılan analizlerin hiç birisinde bu yıldızlarda ağır element görüldüğüne dair bir bulguya rastlanmamıştır. Yani tüm galakside hidrojen ve helyumdan başka kayda değer Dolayısı ile toprağı, suyu, havayı oluşturacak herhangi bir elementin oluşması ya da bir gezegene yığılması söz konusu değildir.

Bitkilerin üzerinde yaşadığı toprağı,hayvanların ve bitkilerin yapıldığı molekülleri, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu vs.yi oluşturan atomların hepsi, bu dünyada yapılmamış, hidrojenin uzun yıllar önce ve uzun yıllar boyunca yıldızlar kuşağı dediğimiz bir seri fırınlar dizisi ile pişirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu fırınların (yani yıldızların) çekirdeklerinin patlaması ile etrafa saçılan küller, güneş sistemini oluştururken büyük ölçüde dünyanın oluşumuna katılmış ve  canlıların temel moleküllerini oluşturmuştur. Canlı yaşamın gelişebilmesi için önemli bir diğer husus da dünya gibi bir gezegenin yıldızının (güneş) kütlesinin bir kritik eşiğin altında bulunması zorunluluğudur.

Güneşin kütlesinin 1.44 den daha büyük yıldızlar birkaç milyon yıl içinde hızla yanıp kül olarak süpernova patlaması ile mahvolurlar.Bu ise çevrelerindeki bir gezegende canlı yaşamın gelişmesine imkan vermez. Yani hiçbir canlı yıldızının bir süpernovaya dönüştüğünü göremez.
——————-
Bir yıldızın doğumu

Yaklaşık 7 ya da 8 milyar yıl önce, bu günkü güneş sisteminin kapladığı alanın belki yüzlerce misli büyüklükteki bir hacimde, hidrojen atomundan oluşmuş bir gaz moleküllerin birbirini çekmesi ile öykü başladı. Çok uzun zaman alan bu yığılma ve büzülme zaman içinde hızlanmaya, gaz kütlesinin merkezinde bir çekirdek oluşturmaya ve dolayısı ile bu merkezi kısımda çekim kuvvetini büyük ölçüde artırmaya başladı. Moleküllerin hepsinin birbirine değmesi olanaksız olduğundan, moleküllerin bir kısmı bu çekirdek kısmını sıyırırcasına geçmiş ve bu açısal momentumun korunmasınısağlayabilmesi için büzülme ekseninin etrafında yavaş yavaş dönme hareketi başlamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Evren dev bir bilgisayar mı?

*Evrenin dev bir bilgisayar olabileceği fikri ilk defa 1940 lı yıllarda ilk programlanabilir bilgisayarı icad eden Konrad Zuse tarafından ortaya atılmış

*Fiziğin temelleri ile dijital bilgisayarlar arasındaki uyum, evrenin bilgisayar mantığı ile çalıştığını ve fiziğin dijital olduğunu gösterir.

*Evrenin yapısının analog mu (sürekli) dijital mi (kesikli) olduğunu tespit etmek için kuantum fiziğinin dijital mi, analogmu olduğuna bakabiliriz.

*Temelinde bilgisayar gibi işleyen bir evrende yaşadığımıza kanıt olarak, sürekli görülen fiziksel olaylara kuantum mekaniksel düzeyde baktığımızda kesikli bir yapıya sahip olduklarını farketmemiz gösteriliyor. Kuantum mekaniğine göre hareket ve enerji sürekli değil kesikli. Parçacıklar kuantum durumları denilen belli bir durumda bulunuyor ve parçacığın bir kuantum durumundan diğerine geçebilmesi için de enerji paketçikler halinde taşınıyor.

İnsan ölçeğindeki olaylarda, örneğin bir topun hareketinde değişik enerji seviyeleri arasındaki uzaklık gözümüzün farkedemeyeceği kadar küçük olduğu, bir diğer deyişle enerji seviyeleri birbirine çok ama çok yakın olduğu için kesikliği farkedemiyoruz. Temelinde kesikli olan olayları sürekli algılamamız tabi ki duyularımızla da ilgili. Sinema perdesinde saniyede geçen 60 film karesinin ya da saniyede 120 kez yanıp sönen bir ampülün sürekli yanıyor olduğu izlenimi, beynimizin art arda gelen anlık görüntüleri sürekliymiş gibi algılamasından kaynaklanıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yaşama “sonsuzluğun ufkundan” bakmak

Sonsuzluğun ufkunda

Yaşam bir kıvılcımdır, çaktığı andan itibaren tutuşmak, yanmak, sonsuza kadar yanmak ister. Tek bir şeyin farkındadır, o da yalnızca kıvılcımın çaktığı an tutuşup yanmaya başladığı, yandığı an itibarıyla da var olduğudur. Yaşamın her anı, varlığın o anı tekrar tekrar yaşamayı, yanmayı ilelebet sürdürme arzusundan ibarettir. Tüm  derdi tasası bir kez farkına varmış olduğu “var olma bilincini” yitirmemektir..

Kıvılcım olma ayrıksı olma halidir. Kainatı dolduran maddenin, maddenin türlü biçimlerinin somut bir şekilde kendilerini ortaya koyuşlarının  kenarında, ayrıksı bir konumda, bir an sonra var olamama tehlikesini hissederek kaygıyla varolma halidir. Varoluşunun temelindeki bu zayıflıktan ötürü olsa gerek unutma erdemi bahşedilmiştir insana. Cansız doğaya özenircesine, ezel ebed varmış, varolacakmış gibi geçmişini ve geleceğini sessizce unutur.  Daha doğrusu unutmuş görünür. Zira her unutkanlık anının  ardından Lacan’cı gerçek “travmatik bir şekilde geri döner”, varoluşla aynı anda başlayan o derin  korkuyu hatırlatacak bir işaret ile karşılaşılır. “Kifayetsiz bir muhteristir” desek yeridir  kıvılcım için. Gücünün asla yetmediği bir şeyi istemesi böylesine imkansız bir arzuya saplanıp kalması hor görülebilirse de,  bu denli naif bir tavır, çocuksu bir saflık bir yandan da affedilmeyi gerektirir.

Kıvılcım sönmeye mahkum olduğunu unutmalıdır ama nasıl? “Ya hiç çakmasaydım?” diyebilir varoluşunu anlamsızlaştırmak için  yahut etkisizliğine atfen “elinden gelen tek şeyin sonsuz  karanlıkta bir anlığına parlamaktan ibaret olduğu” düşüncesi ile teselli bulur. Devasa boyutlardaki evren karşısında  bir karınca boyutunda kalan varlığının önemsizliği, uçuculuğu  yaşadığı gerçekliğin travmatik etkisini katlanılır hale getirir ki böylesi aklı selim bir yaklaşım kıymetlidir zannımca.

Spinoza, “sonsuzluğun ufkundan” bakıldığında her türlü ayrışmanın,  acının nihai bir öneme sahip olmadığını, her tür karmaşanın bir adım ötesinde kainatı kaplayan, huzur ve dinginlik ile varlığı kucaklayan ayrışmamış “tek bir tözün” varlığını idrak etmenin  hayatın acısını affettirdiğini söylemişti. Varlıklarda görülen tüm çeşitlilik Aristo’nun da ifade ettiği gibi yalnızca biçimsel bir çeşitlilikten ibarettir. Einstein’ın madde ve enerji arasındaki geçişgenliği ortaya koyan  denkleminden sonra her şeyin “Bir”den ibaret olduğunu, onun vücut bulmuş biçimsel hallerinden ibaret olduğunu anlamadık mı?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-3:Homo sapiens ve diğer insansılar

Homo Habilis

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar. Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu. Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar, premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu, kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor.  Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı. Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-2:Ayağa kalkan insansılar

Laetoli ayak izleri

Laetoli ayak izleri ve Bipedalizm

1978 de İngiliz paleoantropolog Mary Leakey Tanzanya Laetoli’de sertleşmiş volkanik küllerin arasında muhafaza olmuş A.afarensis’e ait Australofit’lerin iki ayak üzerinde yürüyebildiğinin açık kanıtını sunan eşsiz ayak izlerini keşfetti.

Bipedalizm’in insan evriminde çok önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.  İnsanın ayağa kalkmasının getirdiği evrimsel yararlar arasında ellerin serbestlenmesi ve besinlerin güvenli bir yere taşınıp, alet yapımının mümkün olması;  hayli uzun otların üstünden yırtıcı hayvanların daha kolay görülüp sakınılabilmesi; vücudun sıcak güneş ışınlarına daha az, serinletici rüzgara daha fazla maruz kalması; yere yakın dallara uzanılıp beslenme imkanı bulunabilmesi sayılabilir. Şempanzeler de sıklıkla uzanabilecekleri dallar olduğu zaman ayakları üzerinde doğrulabiliyor ancak Australofitler gibi uzun mesafeler boyunca yürüyemiyorlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın Evrimi-1:Primatlardan insansılara

Lemur

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. 230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlar gibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.

  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.
  • Continue reading
  • Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Claude Lévi-Strauss ve yapısalcılık

    Claude Levi Strauss (1908-....

    Hayatı ve düşünceleri

    Esasında Fransız vatandaşı olan Lévi-Strauss, ailesinin kısa süreli Belçika serüveni nedeniyle 28 Kasım 1908 yılında Brüksel’de doğdu. Entelektüel bir çevreden gelen Yahudi kökenli ailesi 1 sene sonra (1909) tekrar Paris’e döndüler. Sanat eğitimi almış olan babası Raymond Lévi-Strauss portre ressamlığı ile uğraşıyordu. Annesi de yine eğitimli bir aileden gelen ev hanımı Emma Lévi-Strauss (née Lévy) idi. Paris’te liseyi tamamladıktan sonra Sorbone Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. 1931 yılında mezun olduktan sonra bir süre ortaöğretim felsefe öğretmenliği yaptı. 1935 yılında ise Fransız kültür misyonunun bir parçası olarak Brezilya São Paulo Üniversitesi’nde görevlendirildi. 1935-39 yılları arasında Brezilya’da görev yaptığı sırada ilk antropolojik deneyimlerini ve çalışmalarını tecrübe etti. Antropolojiye olan ilgisi, Robert Löwie’nin Primitive Sociology çalışmasını okuduktan sonra başladı. Bu dönemde Amazon yağmur ormanlarında yaşayan bazı ilkel topluluklar üzerine (Mbayá ve Bororo kabileleri gibi) incelemeler yaptı.

    Brezilya’daki görevinden istifa edip tekrar Fransa’ya döndükten sonra 1939 yılında Fransız ordusunda silah altına alındı. Ancak bu dönemde Alman ordularının baskısıyla Fransız Ordusu dağıtıldı. Lévi-Strauss bir süre Nazi karşıtı direniş hareketlerine destek verdi ancak II. Dünya Savaşı’nın tehlikeli ortamı özellikle onun Yahudi kökenleri nedeniyle tehlike oluşturabileceği için Fransa’dan tekrar uzaklaşarak ABD’ne kaçtı. (1941)

    Savaşın en kızıştığı dönemde New York’ta, New School for Social Research’de dersler verdi. Burada Robert Löwie, Roman Jakobson gibi bilim adamları ile beraber çalışma imkanı buldu. Yine bu dönemde yeni Amerikan Antropoloji Ekolü temsilcilerinden Franz Boas ile tanıştı. Franz Boas 1942 yılında bir kalp krizi geçirdiğinde Lévi-Strauss’un kollarında hayata gözlerini yumdu. Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Felsefenin Bilim karşısındaki görevi nedir?

    W. V. O. Quine (1908-2000) Amerikalı Filozof ve matematikçi

    Felsefenin bilim karşısındaki görevi; “örtük durumdakini açık hale getirmek, bulanık olanı netleştirmektir; yani paradoksları sergilemek ve çözmek, pürüzleri rendelemek, büyüme dönemlerinin kalıntılarını ortadan kaldırmak, ontolojik gecekonduları temizlemektir.”

    W.V.O.Quine

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Prefrontal Korteksin İşlevi

    Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik terminolojide prefrontal korteks adıyla geçmektedir. Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

    1848 yılında bir Amerikalı demiryolu işçisi olan Phineas Gage patlama sonrası kafatsını yaran bir demir çubuk nedeni ile prefrontal korteksinden yara aldı.Beklenenin aksine hızla iyileşti.Bu hastanın izlenmesi prefrontal korteksin işlevleri konusunda nörobilimciler önemli derecede aydınlatmıştır.
    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Bilinçli algının nörofizyolojisi

    Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

    Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Bilinçlilik nedir?

    Bilinçlilik denilen deneyimin ne olduğu gibi zorlu bir soruya bilinçliliğin ne olmadığını söyleyerek yanıt aramak daha kolay olacaktır.Bir kişi derin bir şekilde uyuduğu veya komada bulunduğu zaman bilinçli değildir.Hafif uykuda iken bilinci kapalı gibi görünse de bir annenin bebeğinin hafifçe mızıldanmasını duyup uyanması örneğinde olduğu gibi tamamen bilinçsiz değildir.Uyanıkken gözlerini kapadığı veya kulaklarına kulaklık taktığı zaman görsel ve iştisel bağlamda bilinçliliğini kaybeder.Diş hekimi anestezi ile ağzın bir bölümünü uyuşturduğunda kısmen duyumsal bilincini kaybecedektir.

    Alzheimer hastalığı gibi beynin fonksiyonlarının yavaş yavaş yitirildiği bir hastalıkta bilinçlilikde giderek azalır. Çevrelerindeki her şeyden yavaş yavaş kopar ve kendi kimliklerinin bile farkında olamayacakları bilinçlilik düzeylerine gerilerler..

    Bilinçliliğin ne olduğuna doğrudan yaklaşmak bir hayli zor.Zira sadece onu yaşayan kişinin deneyimleyebildiği öznel bir deneyimdir.Dil ile ifade edilmesi çok zordur.Bu hal bilinçliliğin fenomenolojik boyutuna işaret etmektedir.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Uygarlığın ilk adımları:Tunç (bronzun) keşfi ve Tunç devri

    Bronz (Tunç)

    MÖ 3200 ;MÖ 4. binyılın sonlarına doğru, bakıra arsen ve kalay karıştırılması ile tunç (bronz) elde edilmiş ve Anadolu’da Eski Tunç Çağı başlamıştır (3200-2000). Bu çağ ilk, orta ve geç olmak üzere üç evrede incelenmektedir.

    Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eş zamanlı olarak yaşanmamıştır.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Korumalı: Dünyanın evrimi-Canlı yaşam nasıl oluştu?-Dr Can Güngen

    Bu yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin:


    Bunlarda ilginizi çekebilir: