Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Köleci toplumdan Feodal topluma geçiş:

Gerçekte, tarihteki tüm çatışmaların kaynağı “üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir”. Üretimin gelişmesi nesnel bir zorunluk, bir toplum yasasıdır. İnsanlar, üretimlerini geliştirmeden yaşayamazlar. Üretimsel gelişme sürecindeyse ilk gelişen üretim güçleri bunların içinde de en hızlı gelişen üretim araçları’dır. Daha az çalışmayla daha çok verim elde edebilmek için insanlar sürekli olarak üretim araçlarını geliştirirler, sürekli olarak daha yetkinlerini meydana koyarlar. Üretim ilişkileri’yse bu hızlı gelişmeye hiçbir zaman ayak uyduramaz, köhner, kokuşur ve dev adımlarıyla ilerleyen üretim güçlerinin ayaklarına takılarak onları kösteklemeye başlar. İşte dönüşüm bu yüzden zorunlu olur ve ilerlemiş üretim güçleri köhnemiş üretim ilişkilerini yıkıp devirerek kendilerine uygun yeni üretim ilişkileri oluştururlar. Tarihsel süreçteki tüm toplumların başına gelen budur. Örneğin köleci toplumun başlangıcında boğaz tokluğuna çalıştırılan kölelerle, köle sahipleri arasındaki üretim ilişkileri, köle emeğiyle gerçekleştirilen ilkel tarıma pek uygundu. Bu yüzden de köleci toplum günden güne hızla gelişmeye başlamıştı. Ne var ki bu gelişme ilkin üretim araçlarını geliştirdi, yeni ve pahalı üretim araçları icad edildi. Bu yeni üretim araçlarına, hiçbir çıkarları olmadığından ötürü, en küçük bir ilgi duymayan köleler ya onları hiç kullanamadılar, ya da gereği gibi kullanamadılar, kırıp bozmaya başladılar. Kölelerle köle sahipleri arasındaki üretim ilişkileri, hızla gelişen üretim araçlarına uymuyor ve onları, eskiden olduğu gibi desteklemek yerine, kösteklemeye başlıyordu. Bu yüzden de elde edecekleri verimden kölelere bir pay vermek zorunluğu doğdu Köle böylelikle toprak kölesi’ne (Fr. Serf), köleci toprak beyi’ne (Fr. Seigneur) ve köleci toplum da feodal topluma dönüştü. Feodal toplumun başlangıcında toprak köleleriyle toprak beyleri arasındaki üretim ilişkileri yeni üretim güçlerine uygun gelmiş ve toplumu geliştirmeye başlamıştı.

Feodaliteden Kapitalizme geçiş:

Feodalizm özünde toprakta çalışan serfler ve toprak sahipleri olmak üzere iki sınıfa dayanır. Köleden farklı olarak toprağın kullanım hakkı serflerindi. Kısıtlı bir mülkiyet söz konusuydu. Ancak ürettikleri üründen kendilerine yetecek kadar olanı alıp fazlasını senyörlere vermekle yükümlüydüler. Avrupa’da ticaretin gelişmesi bizzat feodalizmin (feodal beylerin) ticaret yollarını güvenceye almasına bağlıdır. Diğer bir sebep ise İslam dünyasına karşı girişilen Haçlı seferleri olmuştur. Haçlı Seferleri ile doğuyla tanışan Venedik, Ceneviz, Pisa gibi İtalyan kentleri Akdeniz’de İslam uygarlığı ile ticarete başladı. Akdeniz’e hâkim olan ve Orta Çağ’ın ilk denizaşırı imparatorluklarını kuran bu devletler, ticaretten gelen artı ürün ile zenginleştiler. Değişen ekonomik koşullar sonucunda para, yani taşınabilir servet olgusu tekrar önem kazandı. Serflerden vergi değil ürettikleri ürünü alan feodal beyler bu değişim karşısında zor duruma düştüler. Ticaret yoluyla mal sağlayabilmeleri için paraya ihtiyaçları vardı ve bu parayı yıllık vergi karşılığında serflere özgürlüklerini verme yoluna giderek temin etmeye çalıştılar.Sınıflar arasında geçişin yasaklandığı, toprağın terk edilemediği bu sistem, kentlerde ticaret yaparak zenginleşmiş yeni bir sınıfın , burjuvazinin teknolojinin gelişmesi sayesinde serfleri dokuma başta olmak üzere endüstriyel faaliyetlerde istihdam etmeye başlamasıyla çöktü. Serflerin emeğinin toprak üzerinden yaptığı üretimin verimi, atelyelerde fabrikalarda toplanarak makineler ile yapılan üretimden çok daha düşüktü. Emeğini kentlerde burjuvaziye satan emekçi kesim sayesinde Burjuvazi zenginleşti, toplam üretim arttı. Emekçiler ise serflere oranla daha özgür oldular. Bu durum feodalizmin sonunu getirdi.

Kapitalizmin çöküşü ve komünizme geçiş sorunu

Marks, Kapitalizmin getirdiği refah ve zenginliğe rağmen kalıcı olamayacağını, yıkılacağını öngörmüştür. “Katastorfik çöküş” teorisi olarak bilinen bu teori kapitalizmin zaaflarını ortaya sererek sistemin kendi yaşadığı iç çelişkilerin bizatihi sonunu getireceğini iddia eder. Kapitalistin amacı en düşük maliyetle en fazla miktarda kaliteli mal üretmek ve kar etmektir. Bunu başarması halinde piyasada rakip üreticiler çekilir ve tekel haline gelir. Kapitalist üretimini artırmak ve maliyetleri düşürmek için en başta teknolojiden istifade eder. Makineleşme sayesinde kısa zamanda daha fazla meta üretimi gerçekleşir ve işçi emeğine daha az ihtiyaç duyulur ki bu kar’ın artması demektir. Ne var ki kapitalistler arasındaki kıyasıya rekabet makineleşme ve tekelleşmeye ve bu durum da toplumun büyük kesimini oluşturan işçilerin gelirlerinin piyasaya sunulan metayı satın alamayacak düzeyde düşük olmasına neden olur. Sonuç olarak kapitalizmin büyük bir ekonomik krize girer. Bu esnada işçi sınıfı sın ıf çıkarlarının nerede olacağını gördüğü sosyalist bilince kavuşur ve örgütlenerek kapitalizme karşı endüstriyel açıdan gelişmiş ülkelerde savaşır. Ekonomik krizle birlikte işçi sınıfı önderliğinde Avrupa’da büyük devrimler silsilesi gerçekleşir. Ne ki Marks’ın sosyalist devrimin İngiltere ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerden başlayacağı öngörüsü doğrulanmamış ve Sosyalist devrim 1917 de endüstriyel açıdan hiç de gelişmemiş olan Rusya’da ve ardından tamamen bir tarım ülkesi olan Çin’de gerçekleşmiştir. Marks’ın kapitalizmin çökeceği ve yerine kalıcı olarak sosyalizmin geleceği öngörüsünün neden gerçekleşmediği hala ilgi çekici bir tartışma konusudur. Bu soruya verilecek cevap, gelişmiş batı ülkelerinde devrime öncülük edeceği tahmin edilen zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan proletaryanın yerine sosyal güvenliği, hayatını iyi kötü idame ettirebileceği bir maaşı, yıllık tatil ve emeklilik hakları, serbest seçimler dolayısı ile siyasette söz hakkı olan (ve çalışma koşulları, ücret ve özlük hakları bakımından siyasete baskı yapabilme gücünde olan) emekçi sınıfının (mavi yakalılar) hatta bu ekonomik seviyenin de üzerinde bir refaha ulaşmış olan orta sınıfın (beyaz yakalılar) geçmiş olmasıdır. Dahası günümüzün toplumu endüstriyel toplumun da ötesine geçmiş bir bilgi toplumudur. Bilginin üretimi ve işlenmesi, bant tarzı makine üretiminden (Taylorizm) çok farklı insani yetenekler ve istihdam gerektirir. Marks’ın beklentilerinin tersine hizmet ve bilişim sektörü yeni istihdam alanları açılmasına ve ücretlerin yükselmesine imkan sağlamıştır. Kapitalizm şu anda ayaktadır ancak kuramsal düzlemde üretici güçler (başta teknoloji) gelişmesinin bir noktasında kapitalist işçi-patron şeklindeki üretim ilişkileri ile çelişmeye başladığında sistemin değişebileceği, yeni bir şekil alabileceği düşünülebilir. Bu gün bu değişimin ayak sesleri duyulabiliyor. Batı’da bilişim ile ilgili pek çok kuruluşta çalışanların belirli bir mekana belirli bir saat bağlanması gerekmemekte. Prim sistemleri ile sabit ücret politikası değişmekte ve çalışanların çalıştıkları kuruma ortak olabilme imkanının sağlanması ile sosyalizmin öngördüğü bir hedefe doğru gidilmekte. Bu hal ve gidişat Marks’ın tespitlerini bütünüyle haksız çıkarmaz elbette, endüstriyel üretim hala çok önemli, artı değer üzerinden gerçekleşen sömürü hala yerinde duruyor, sermaye büyümek istiyor, kapitalistler tekelleşmeye çalışıyor. Bütün bunların kısa vadede Marks’ın öngördüğü sosyalist devrime götürmemesi kapitalizmin ilanihaye süreceği anlamına da gelmiyor. Burada, gelecekte ortaya çıkacak teknolojinin mevcut üretim ilişkilerini sarsması, uzlaşmaz bir çelişki oluşturması durumu önem kazanıyor.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

  1. Yazınız çok açıklayıcı ve beğenerek okudum Sağolun Ama bu sefer devrim olmasın devrimler kanlı oluyor evrimle gerçekleşsin yeni düzen işçilerde bir oh çeksin…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>