Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır

Yitme, yitirilme, yok olma, karanlığın içine savrulup gitme  korkusu mu yaşıyoruz? Neden, yitirilecek neyimiz var ki zaten?

Karanlık evrenin içine doğduğumuz an düşmedik mi, ilk kez savrulacakmış gibi hüzünlenelim?

Devasa bir evrenin küçük bir köşesine sıkışmış, iğne ucu ebadında bir gezegenin üzerinde yaşıyoruz. İnsan ırkı bir gün, bir felaket sonucu yok olsa, bir zamanlar, kısa bir süreliğine de olsa yaşamış olduğumuzu evrende kimse bilmeyecek.

Biyolojik varlığımız zaten bize ait değil, yaptığımız şey ona bir süreliğine göz kulak olmaktan ibaret.

Şu an yaşadığımız zamana, coğrafyaya, toplumun içine doğmayı seçmedik. Kişilik özelliklerimiz, yeteneklerimiz büyük ölçüde önceden belirlenmişti.. Hayatı düzenleyen koşullar dışımızda gelişti. Kültürün öğrettiği gibi yaşıyoruz; doğuyoruz, okul okuyoruz, işe giriyoruz, evleniyoruz ve yeni tohumlar saçıyoruz dünyaya. Kültürü reddedenler, ona karşı bir hayat sürmeye çalışanların bile, reaksiyonlarını kültürün normları belirliyor. Ona karşı konumlanmaya çalışırken merkezlerine yine kültürü alıyorlar. Yaptığımız şey, bir yandan kendini özgür zannetmek bir yandan da kendimizi özgür sanıyorken belirli kültürel streotipleri yaşamaya devam etmek. Hayat bizim ilk defa keşfettiğimiz bir şey olsaydı keşke, ama öyle değil.. Hayat kendisini tıpkı bir organizma gibi çoğaltan, tekrar tekrar var eden bir süreç. Bu sürecin ancak  bir kopyası olarak bizler, yaşamın büyük resminin yanında ne bir kayıp ne de kazancız.

Dawkins, biyolojik bedenlerimizin sonsuz yaşamı hedefleyen genlerimizi içinde barındıran “yaşam- kalım makineleri” olduğunu söylüyor. Asıl amaç genleri bir süreliğine bedenlerde muhafaza etmek, başka bedenlere iletmek, yaymak ve  biyolojik olarak yaşlanıp yıprandığında sessizce evrenin karanlık yüzüne doğru kayıp gitmek.. Pek de haksız görünmüyor doğrusu Dawkins. Her daim hayatta  kalan, belirli özellikleri koruyan genler, hayatın büyük dolaşımına sürekli giren ve çıkan bedenler sayesinde bu lükse sahipler.

Bakınca, kötümser bir tablo ile karşı karşıyayız gibi görünüyor. Acaba? Bu karanlığın içinde bir parça aydınlık, bir nebze iç rahatlatıcı iyimser bir düşünce  bulamaz mıyız?

Mutlak kötü olan bir şey düşünebilsek, o da  hiçliğin bizatihi kendisi olurdu zannediyorum. Biz, insanlar, hayatın döngüsüne insan sınıfından katılanlar kesinlikle “hiç” değiliz, elbette bir şeyiz. Evrenin  küçük bir köşesine sıkışmış olsak da, kendini tekrarlayan yaşamsal süreçlerin esareti altında olsak da, koşulların bizi belirlemesine, bizim koşulları belirlememizden çok daha açık olsak da, neticede bir şeyiz işte. Ve kaybedecek bir şeyi olmayan, zira elindekileri saklamaya halihazırda zaten muktedir olmayan, kaybetmeye yazgılı olarak dünyaya doğan bir şeyiz.

Her şey olacağına varacaksa eğer, elimizden yaşamsal süreçlerin akibetini değiştirebilecek bir şey gelmiyorsa ne yapmalı?:  İçine düştüğümüz  varoluşun göz alıcı cümbüşünü onun bir köşesine ilişip seyran etmeli. Bükemeyeceğimiz eli öpmeli, varoluşun gizemli doğasına saygı duymalı, başımızın üzerinde cereyan eden kozmik dansa hürmetle şapka çıkartmalıyız.

Dönüp dolaşıyoruz, düşüncemizle, söylemimizle,  2600 sene önce Hindistanın kuzeydoğusundan vaaz eden yersiz yurtsuz, gezgin bir sesin, Goutama Siddharta Buddha’nın işaret ettiği ufuğa, yola çıkıyoruz. Ne demişti o değerli insan; “hiçbir şeyin daimi ya da bağımsız bir varoluşu yoktur”. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve hiçbir şeyin kendi varlığının kaynağı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.” Her şey birbiriyle bağlantılı ise, birbiriyle bağlantılı olarak ortaya çıkıyor ve yok oluyorsa, bizler etki edebildiğimiz pek  az şey üzerinden, evrenin iç içe geçmiş şeylerinin karşılıklı etkileşimine bağlı işleyen büyük “oluş çarkına” nasıl etki edebiliriz?

Buddha’nın “samudaya” dediği soylu hakikat “yeryüzünde çektiğimiz ıstırabın nedeninin şeylerin belli bir şekilde olmasını istememizle ilgili arzu” olduğuna dairdir. Bu ilk soylu hakikattir. Şeylerin belli bir şekilde olmasını arzu ederiz, şeyler istediğimiz gibi olmadığında ıstırap duyarız, Istırap (dukkha), Buddha’nın işaret ettiği ikinci büyük soylu hakikattir. Çaresi ise arzudan vazgeçmektir ki (nirodha), bu idrakına varılması gereken üçüncü soylu hakikattir. Buda, arzuya son vermek üzere takip edilmesi gereken yolu göstermiş. Sekiz basamaklı bu yolu takip etme gereği (magga) Buda’nın dördüncü soylu hakikatine işaret ediyor. Böylece etki-tepki sarmalından kurtulup özgürleşmek mümkün oluyor (nirvana) Peki, nirvanaya varınca ne oluyor? Hiçbir şey olmuyor. Aydınlanan kişi için hayat devam ediyor, yile eskisi gibi uyuyor, uyanıyor, yemek yiyor, söyleşiyor, geziiyor, ve çalışıyor. Olan şeyin sadece bakış açısı değişikliğinden ibaret olduğu söylenebilir. Hayatın gerçek tabiatını fark etmek ve ıstırap tuzağına düşmemek. Bilgece, “varoluşu, onun soylu gerçeklerini” kabul etmek. Bu kabul bir yerde hayata, varoluşa, şeylerin oluş biçimine saygı duymak demek.

Ustanın son bir sözü ile bitirelim: “Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır. Ne olacağınızdan korkmayın, (sizi kurtarır diye) kimseye güvenmeyin. Tüm yardımı reddettiğiniz an özgürsünüz.”

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>