Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

“Dinsel kurumlar” hem varoluşsal sorunlara yanıt verdi hem de toplumların güncel  barınma, beslenme ve doğal tehditlerden sakınma çabalarına psikolojik bir destek,  başarıya ulaşmaları yolunda kuvvetli bir motivasyon duygusu sağladı. Çağdaş psikoloji “bir şeyi gerçekleştirmenin ilk koşulunun o şeye  inanmak” olduğunu söyler. İlkel toplumlar da bu prensibi doğrulayacak türden inançlar geliştirdiler. Avcılıkla ilgili uğraşlarda ve savaş öncesi hazırlıklarda elde etmeyi umdukları başarıyı garanti altına almak üzere; fal açtılar, büyü yaptılar, dünyayı kontrol etmeye muktedir güçler olarak gördükleri tanrıların onayını almaya yönelik törenler ve adak sunumları gerçekleştirdiler.

Ve son olarak insanların kafasını hayat boyu meşgul eden gizemli “ölüm olgusu” dinlerin izaha  teşebbüs ettiği bir konu olageldi. Yaşam ve ölüm birbirinden büsbütün bağımsız, devamlılık ilişkisi içermeyen iki ayrı düzey miydi? Beden, ölümden sonra tamamen çürüyor, dünyayla ilişkisi  bitiyor muydu? Yoksa yaşam ve ölüm birbirini izleyen iki varlık düzlemi miydi? İkinci şekilde düşünmek için iyi bir gerekçe de vardı: Uyku ve bu esnada görülen düşler yaşam ve ölümü birbirine yaklaştıran, varlığın araya sıkışıp kaldığı garip bir boyuta işaret ediyordu. İnsan uyuyor, düşler görüyor ve uyanıyordu. Uykudayken uykuda olduğunu bilmiyordu, ancak uyandığında demin uyumuş olduğunu hatırlıyordu. Uyku esnasında zihni canlıydı ancak bedeni bir ölü gibi hareketsiz, kendisini savunacak imkanlardan  yoksun kalmaktaydı. Beden bir ölüyü taklit edercesine yatarken içinde yaşıyormuşçasına hareket eden, zaman ve mekan sınırı tanımadan maceralar yaşayan  gizemli güç neydi peki? Bu soruya verilen cevabın “ruh” fikrini doğurduğu kuşkusuz. Zaman ve mekana, fiziki koşullara bağımlı (mahkum) olan “beden” ile bedenin durağanlaştığı anda ortaya çıkarak her türlü engelden azade hareket eden, insanın normal koşullarda gitmesi mümkün olmayan yerlere giden, göremeyeceği şeyleri gören, yapamayacağı şeyleri yapan maddi olmayan bir töz,  “ruh” şeklinde “iki farklı varlık hali-düzlemi”nin var olduğu fikrine ulaşmak ilkel insanlar için hiç de zor olmamıştır. O halde kendilerinde deneyimledikleri ikili varlık hali, “fiziki varlık ile ondan bağımsız hareket edebilen ruhsal varlık” neden tüm dünyada, tüm canlı ve cansız görünen varlıklar için de söz konusu olmasın diye düşünmeleriyle “animist” inançlar ortaya çıkmış olmalı. Günümüzde varlığını hala sürdüren animist bir toplum var.  Japonya’nın Hokkaido adasında yaşayan “Aynu”lar ( Aynu: insan anlamına gelmekte ) varolan her varlığın kendi başına iş yapabilen ve konuşan bir ruha sahip olduğuna inanıyorlar. Ruhsal ve fiziksel dünyaların arada bulunan ince bir zarla birbirinden ayrıldığını, vücutlarının ruhsal varlığı içinde taşıyan bir kap görevi gördüğünü düşünüyorlar. Öldükten sonra ruhsal varlık boğazdan çıkarak öteki dünyaya ulaşıyor ve “Kamuy” olarak (dillerinde hem tanrı hem ruh anlamına gelen bir sözcük) yeniden doğuyor. Kamuy ölümsüz bir varlık; hayvan, bitki, coğrafi bir fenomen, hatta insanların ürettiği araç ve gereç olabilmekte. Sözcüklerin bile kamuy’ları olduğuna inanılıyor.

Animizme benzer bir başka inanç da Şamanizm‘dir. Tarih öncesi devirlerden beri Kuzey İskandinavya bölgesinde yaşadıkları mağara duvarlarına çizilen binlerce yıllık resimlerden anlaşılan Sami’lerin nüfusu (Bu halkın Mezopotamya bölgesinde eski tarihlerde yaşadığı zannedilen Sâmi ırkı ile ilgisi yoktur) bu gün 50.000 civarındadır. Kuzey İskandinavya’da Sapmi (eski adı Lapland) bölgesinde yaşayan Sami’ler kültürel  asimilasyon girişimine direnmeyi, şamanist inançlarını sürdürmeyi başarmışlar. Kendi dil ve dinleri ile ayrı bir etnik topluluk olarak varlıkları sonunda resmi kabul görmüş bu halk, ren geyiği avcılığı, kıyı balıkçılığı yaparak geçinmekte. Sami’lerin inancına göre ruhlar ölümsüz, çevreleri doğayı, insanları, hayvanları koruyan, iyi olmalarını sağlayan “ruh muhafızları” ile sarılı. Yukarılarda tanrıların, aşağılarda ölülerin dünyası ve üzerinde yaşadıkları orta dünya dünyanın üç düzlemi. Evrenin ekseninden geçen “Dünya ağacı” bu üç dünyayı birleştirmekte. Şaman’lar  ruhlarla temas kurma gücüne sahip oldukları başlarına gelen olağanüstü olaylar ile anlaşılagelmiş olan özel kişilerdir. Loş ışıklı bir çadırda ya da kar kulübesinde, üzerinde “dünya ağacının” simgeleri işlenmiş “rune” davulunu ritmik biçimde çalan ve halüsinatif etkiler gösteren bir mantar çeşidinden (Amanita Muscaria) yiyen şaman öylece transa geçer. Ruh muhafızlarına ulaşmasına aracı olacak kurt, ayı, ren geyiği, balık gibi bir yardımcı ruhla temas kurar önce. Temas ettiği “balık ruh” ise üzerine biner, kuş ruh ise kılavuzluğunda uçar, ren geyiği ruh ise koruyuculuğuna sığınır, dünyanın merkezindeki bir dağa doğru (kozmik eksen) yolculuk eder. Daha sonra rota “yukarı dünyaya” Savio’ya çevrilir, av hayvanlarını koruyan muhafız ruhtan ortada bir süredir kaybolan hayvanların salıvermesi dilenir. Ya da aşağı dünyaya, Jabmeaymo’ya yolculuk edilir ve hasta  kişiyi sağlığa kavuşturması için yer altı dünyasının hanımefendisine yakarılır. Şamanizm inancı Eskimolar , Kuzey Sibirya boyunca yaşayan halklar, Orta Asya’da yaşamış Yakut’lar, Buryat’lar ve Türk boylarında görülmüştür.  Soyları, Asya ile Amerika kıtasını ayıran Bering boğazı bir zamanlar kapalıyken  buradan geçerek  Amerika’ya göç eden kızılderililerde  kendisini göstermiştir.

Şamanizm olgusu en temelde, “ruhlara olan inancın”  fizik dünyayı yönlendirmek, etkin biçimde kontrol etmek maksadıyla ortaya çıkmış olabileceğini gösterir. Av mevsiminin bereketli geçmesi, doğal felaket ve hastalıklardan korunma ihtiyacı, bütün bunları kontrol edebilen ruhsal güçler olduğu faraziyesiyle insanları bu güçlere yakarmaya ve çokça da pazarlık etmeye sevk etmiş  görünüyor. Peki, bu yakarmalar ya da pazarlıklar  istenileni vermediği zaman neden sona ermedi?Doğa olayları çoğu kez döngüsel karakter gösterir. Belirli coğrafyalarda kimi zaman dilimlerinde kuraklık görülür, bitki örtüsü seyrelir, meyva veren ağaçlar, hayvan nüfusu azalır. Arkasından başlayan yağmurlar ile doğanın bereketi geri gelir. Bir çok hastalık ölümcül değildir, belirli bir süre zarfında iyileşir. İnsanların hayatlarında şansları ne hep iyi gider ne de kötü.  İnsanlar tesadüfler çerçevesinde gelişen süreçleri kendi istedikleri biçimde gelişecek, sonuçlanacak biçimde kontrol etmek istediler. Doğa olayları kendilerine hitaben söylenen sözlere, davranışlara kayıtsızdı,  doğrudan iletişime geçemiyorlardı. O yüzden kendi  içsel yaşantılarında  deneyimledikleri bir fenomeni, “ruhsallığı” devreye soktular. Doğaya ruh atfettiler ve böylece  ruhlar  üzerinden doğayla ilişki kurmaya çabaladılar. Ruhlar alemi ile temas ettiklerini düşündükleri her girişimin sonrasında ya istedikleri sonucu aldılar ya da alamadılar ve isteklerinin reddedildiğini düşündüler. Doğa olaylarının  dinamik yapısını düşünürsek dileklerinin gerçekleşmesi  bir olasılık dahilinde çoğu kez mümkündü ve onlar bu olasılığa  yaslanarak hareket ediyorlardı. Bekledikleri gibi gerçekleşen olaylar süreçleri kontrol edebildikleri inancını devam ettirmelerini sağladı. İstemedikleri gibi gerçekleşen olaylar karşısında  hatayı kendilerinde aradılar, ruhları kızdırdıklarını düşündükleri tutum ve davranışları gözden geçirerek onları ikna etmeyi yeniden ve yeniden denediler. Tabi, ruhlara yakarışları gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olmayan olayları kapsamıyordu, yalnızca gerçekleşme imkanı olanları kapsıyordu. Örneğin ölerek aralarından ayrılan akrabalarının dirilip dönmeleri için ısrarla törenler   düzenlemediler. Veya eskiden beri çoraklığı ile bilinen bir arazinin dualardan sonra içinden dereler akan verimli bir vadiye dönüşmesini beklemediler.

Kozmogoni (Yaratılış hikayeleri) ve gerçekler

Dinsel hikayeler çoğunluk evren, dünya ve insanın yaratılışını konu edinmiştir. Bu hikayeler dünyanın ve insanın nereden gelip nereye gittiğini bildirirken hem kişisel merak duygusunu karşılar hem de insanların manevi dünyalarında ataları ile  bağ kurmasına yardımcı olur, türlerin devamını sağlama motivasyonu ile donatır.

Kozmogoni denilen yaratılış öyküleri dile getiriliş itibarıyla değişik coğrafyalarda farklı biçemler kazanmış olsa da hemen hepsinde geçerli bazı temaların ve arka planda yer alan temel bir şablonun varlığı göze çarpar. Bu şablona göre ortada henüz dünya benzeri bir mekan ve üzerinde yaşayan kimse yok iken tanrı ya da tanrılar ya sıkıldıkları, öyle istedikleri veya birbirleri ile rekabet veya savaş halinde oldukları için dünyayı ve üzerinde yaşayan canlı varlıkları, insanları ve  kimi kötü ruhları yaratmışlardır. Yaratımdan sonra da iyi ve kötü ruhlar arasındaki savaş devam edegelir. İnsanların görevi bu savaşta iyiden yana olmak ve kötü ruhların telkininden sakınmaktır.

Yunan mitolojisinde şairlerin ileri sürdüğü ilk kozmogonilerden biri olan Hesiodos’un Teogoni’sine göre Gaia (toprak ana-dişil ilke) ilksel kaosun içinde çıktığında yalnızlıktan sıkılır ve kendisini sarması için yıldızlı göklerin tanrısı Uranüs’ü (Gökyüzü-eril ilke) yaratır. Hesiodos’un hikayesinde, Gaia (toprak ana) ve Uranus (gökyüzü) insani biçimde karı-kocaymışçasına betimlenir. Resimsel biçimde düşünüldüğünde gökyüzü yeryüzünü örter ki bu süregenlik bir birleşme hali şeklinde cinselleştirilerek rasyonalize ediliyor. İlk varlıkların yaratımı döllenme yolu ile oluyor ve hikayenin devamında erkek ilke Uranus, hayat verdiği çocuklardan hoşlanmıyor, çirkin bulduğu ve kendisine rakip olacağını düşündüğü çocuklarını yok etmek istiyor. Dişil ilke Gaia ise çocuklarını erkeğinden çok seviyor ve oğlu Kronos’u babasını yok etmek üzere kışkırtıyor. Sonunda oğlan babanın cinsel organlarını hadım ediyor ve özgür nesiller hüküm sürmeye başlıyor. Babanın ölümü güzellik ve bereket getiriyor bir yandan da, Afrodit (güzellik tanrıçası) doğuyor babanın tohumlarından.

İlkel kabillerde görülen animizm, şamanizm ve yunan mitolojisinde rastlanan inançlar içerisinde tanrılar özellikle “iyi” olmak, “iyinin tarafında olmak” durumunda değildirler. Daha çok tanrılar veya ruhlar doğa olayları ile ilgili bir alanda (denizler, gökyüzü, hasat ve bereket vb) egemenlik sahibidirler. İnsansı görünümlü tanrılar bazen iyi bazen kötü huylu davranabilirler. Zerdüşt’ün dininde ve semavi dinler de ise “iyilik ve kötülük” arasında süregiden bir savaş hali olduğu düşünülmüş, tanrı iyiliğin kökeni olarak resmedilirken, karşısında onunla mücadele eden kötü veya düşmüş (yüksek bir ruha sahip iken tenzili rütbeye uğramış şeytan şeklinde) bir tanrı/ruh tasviri yapılmıştır. Bu paradigma değişimi nasıl gerçekleşti? Bir görüşe göre ruhban sınıfının siyasi otorite ile işbirliği içine girmesi ile din, siyasi otoritenin meşruiyetini sağlamanın aracı haline geldi. Nasıl ki tanrı iyiydi, doğal olarak her şeyi yaratan ve kuralları koyan varlıktı, onun temsilcisi olan kral da tıpkı onun gibi iyi ve kural koyucuydu. Tarih boyunca ortaya çıkmış ve birbiri ile yarışarak kurumsallaşmaya yönelmiş pek çok din (ve bu dinlere ait sektlerin) arasında siyasi otoritenin meşruiyetini kutsamış olan bazıları seçilime uğramış olmalıdır. Toplumların ekonomik ve siyasi gelişmişlik düzeyleri arttıkça zenginliğin paylaşılması, ekonomik değerler üzerindeki hakların korunması, ihtilafların çözüme bağlanması konularında herkesçe meşru sayılacak yeni normların geliştirilmesi gerekti. Geniş coğrafyalara yayılan krallıkların siyaseten istikrarlarını koruyabilmeleri için hakkaniyete, kurala, verilen söze, anlaşmaya bağlılığa dayalılığın yani bir manada “ahlaki-etik değerler”in yüceltilmesi gerekti. Böylece özü itibarı ile “iyi” olan, dünyada “iyinin” yanında olan tanrı ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan kralın iradesi etik değerlerin temeli, kaynağı sayıldı. Din ile siyasi otorite arasındaki bu simbiyotik ilişki Krala faydalı olduğu kadar dinlerin toplumsal kabulü bağlamında faydalı olmuştur. Misal vermek gerekirse Zerdüşt’ün dini söylemleri ilk kez MÖ 1400’ lerde duyulmasına rağmen yaygın bir din olması Pers kralı Keyhüsrev’in Zerdüştlüğü kabul etmesinden (MÖ 6. yy) sonradır. Hıristiyanlığın yayılması Roma imparatoru I. Konstantin’in MS 4. yy da Hıristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul etmesinden sonradır. İslamın bir cihan imparatorluğu haline gelmesi de Osmanlı imparatorluğu’nun İslam halifeliğini 16. yy da eline geçirmesi ile mümkün oldu.

Altay-Türk yaratılış hikayesi

Tarihte görülen en eski efsanelerden birisi de MÖ. 2 bin yıllarından beri var oldukları bilinen Altay Türk’lerinin yaratılış efsaneleridir. Bu efsanelerde Tanrı Ülgen’in her yerin yalnızca su kaplı olduğu bir zamanda yalnızlıktan sıkılıp “kişi”yi yarattığı ve birlikte ebedi suyun üzerinde uçtukları anlatılır. “Kişi” tanrıyı kıskanır ve Tanrı ceza olarak “kişi”nin uçma yeteneğini geri alır ve artık uçamayacağından ona yaşaması için dünyayı yaratmak ister. Daha sonra Erlik adını vereceği “kişi”ye denize dalıp dibinden toprak çıkarmasını ister ve bu çıkan balçıkla yeryüzünü yaratır. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde Erlik’in tanrının yarattığı insanlardan Törüngey ve eşi Ece’yi yasak yemişten yemesi için kandırdığını ve tanrının da insanı bu yüzden ölümlü kılarak cezalandırdığını dinleriz. Sonra tanrı 17. kat gökyüzüne, kendisi için yarattığı yere çekilir ve insanlara yardımcı olması için birkaç yardımcı tuh bırakarak onlarla teması keser. Yardımcı ruhlardan da ölen iyi insanların ruhlarını kendisinin yanına getirmesini ister.

Bu hikayeye çok benzerlikler gösteren başka bir anlatıda, Yahudi Tora ve Hıristiyan İncil’in ilk kitabı olan Genesis adlı yaratılış hikayesinde, Tanrı “Işık olsun,” der ve öylece ışık meydana gelir. İlk altı günde Tanrı gökyüzünü, güneşi, ayı toprağı, bitkileri, hayvanları ve insanları yaratır, sonraki yedinci günde dinlenir. Yedinci gün anlatıya göre insanların da kendisi gibi dinlenmelerini buyurduğu gündür. İkinci hikayede Tanrı ilk insan Adem’i topraktan yaratır, cennete koyar. Cennette mutluluk içinde yaşayan Adem’e yapmaması emredilen tek şey vardır, o da yasak ağaçtan elma yememesidir. Tanrı Adem’in yalnız kalmaması için kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Bir yılan Havva’yı elmayı yemesi için ikna eder, Havva da Adem’i. Tanrı olanları öğrendiğinde onları cennetten kovar ve ölümlü yapar.

Her iki hikayede Tanrının ilk insanı yaratımını takiben insanın tanrının sözünü dinlemeyerek yasak yemişten yediği ve böylece Tanrının cennetinden kovuldukları anlatılmaktadır. Burada insanı yanıltan, yememesi gereken meyveyi aklına sokan bir yaratık daha vardır, Türk yaratılış efsanesinde “Erlik”, Torah’da ise Şeytan olarak geçen bu yaratık sayesinde “iyi ve kötü”nün yeryüzündeki varlığı ayırt edilir, “kötülük” tıpkı “iyilik” gibi tanrının yaratımı olarak meşruiyet kazanır. Bir başka önemli nokta da yaratılan ilk insanın erkek oluşu, dişinin erkeğe arkadaş olması için onun bir parçasından, kaburga kemiğinden yaratılması ve erkeğin aklını çelen, yanlış yapmasına neden olan cins sıfatıyla resmedilmesidir.

Zerdüşt

Yaratılışı, iyi ve kötü güçler arasındaki bir savaş olarak gören Zerdüşt dini MÖ 1200-1400 yılları arasında İran’da peygamber Zerdüşt tarafından kurulur. Yaygın bir din haline gelmesi MÖ 6 yy da Keyhüsrev döneminde olur. Hint İran tanrı sisteminin bir parçası olan “bilgeliğin efendisi”, aydınlıkta yaşayan iyi tanrı Ahura Mazda (Hürmüz) ve ikiz tanrı, kötülüğün efendisi karanlıkta yaşayan Ehrimen (Angra Mainyu) arasındaki savaşın zamanın başından beri sürdüğü ileri sürülür. Ahura Mazda, Ehrimeni engellemek maksadıyla kusursuz bir dünya yaratmak ister. İlk insan (ölümlü) Gayomart’ı ve yanısıra bir boğayı yaratır. Ehrimen ve kötü ruhları saldırısı sonucu Gayomart ve boğa ölür, ancak tohumları yere dökülür ve güneşle döllenir. Gayomart’ın tohumlarından ilk insanlar ve boğanın tohumlarından da yaşayan diğer varlıklar doğar. Zerdüşt dini ölümden sonra yargılanmayı ve kıyamet günü fikirlerini ortaya atarak kendisinden sonra gelen Hıristiyanlığı da etkilemiş görünmektedir. Bu dinin özsel fikri, Zerdüşt’ün kitabı Avesta’da dile getirildiği biçimiyle, insanların iyiden yana olmaları ve kötülüğe karşı koymaları, iyi ile kötü arasında hiç bitmeyen savaşın sonunda iyiliğin galip gelmesi için ellerinden geldiği ölçüde çalışmalarıdır.

Dinin doğa olaylarını açıklamakta işlevini kaybedişi

İçinde bulunduğumuz yüzyıl itibarıyla gezegenimizin ve insanların nasıl ortaya çıktığına dair efsane ve mitlerin yerini bilimsel açıklamalar aldı. Kuşkusuz bilimin de sınırları var. Bilime inanmak, güvenmek, onun bu gün bilinmeyen her şeyi bir süre sonra bilinir hale getireceğine inanmak demek değil. Belki bazı şeyler- eğer insan türünün o kadar ömrü olacaksa- binlerce yıl sonra keşfedilecektir. Muhtemelen kainatta insanın aklı ve teknolojisi ile asla ulaşamayacağı, idrak edemeyeceği gerçeklikler de mevcuttur. Ancak son iki yüzyılda elde ettiğimiz bilgiler dahi binlerce yıldır anlatıla gelen efsane ve dinsel anlatıların aksine, şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle dünyanın nasıl oluştuğunu, yeryüzünde canlı yaşamın nasıl başladığını ve insanın nasıl ortaya çıktığını izah etmeyi başarmış durumda.

İnsanoğlu binlerce yıl doğaya hakim olmak adına, ona içsel olduğunu sandığı ruhlar dünyası ile iletişim kurmaya çalıştı. Ruhlar dünyasına adaklar sundu, dualar etti, bazen de pazarlık ederek tanrılarla anlaşma yoluna gitti. Doğa ötesi güçler ile iletişim kurmaya yönelen bu çabalar bir yandan insana varoluşsal boyutta anlam, değer duygusu katarken, doğayla başa çıkma hususunda özgüven, moral üstünlük geliştirmesine yardımcı oldu. Diğer yanda dinsel ritüelleri yöneten ruhban sınıfı, toplumsal hiyerarşide yönetici sınıf olarak üst sıralara tırmandı. Toplumun siyasi liderleri, ruhban sınıfını karşılarına almak yerine yanlarına alarak toplum nezdindeki kabul görülürlüklerini artırdılar. Bu gün ise dinlerin dünyayı açıklama ve pratik hayatta doğaya karşı üstünlük sağlama görevini bilim tamamen devir almış durumda. Laik rejimler siyasal yöneticilerin ruhban sınıfı ile birlikte hareket etmesinin önünü kesti. Böylece insanlar bir yandan siyaseten rasyonel davranabilirken, diledikleri inanç sistemine yönelerek manevi doyum sağlayabiliyorlar. Siyaset ile din arasında açılan mesafe, siyasetin bilimsel, akılcı bir modele evrilmesine imkan verdi. Dolayısıyla toplumlar gerçek maddi gereksinimlerini karşılayacak biçimde kendilerini yönetmeye artık daha yakınlar. Fakat hala bir sorun var. Siyaset ile uğraşan sınıf, ruhban sınıfını ve onları üzerinden inanç sahibi nüfusu etkilemek adına dinsel argümanları kullanmaktan tümüyle vazgeçmiş değil. Bunun başarılabilmesi ise ancak kamuoyunun “inançların siyasete alet edilmemesine” dair siyasilere uygulayacakları baskının derecesine bağlı.

Bilim ve dinin birbirlerine ilişmeden yan yana durup, yaşayabilecekleri bir toplum tahayyülüne imkan var mı? Bilimin insanlara neyi nasıl yapacaklarına dair verdiği tavsiyeler insanların maddi gereksinimlerini sağlamak adınadır. İnsanların iyi bir eğitim görmesi, kadınların ve erkeklerin eğitim ve iş hayatında eşit koşullarda çalışması, haksızlığa çok az yer verecek iyi bir hukuk sisteminin tesisi vb gibi konularda bilimin önerileri insan toplumunun genel faydası bağlamında yerindedir. Dini kurumlar bu konularda söz söylemeyi tamamen bırakıp insanın manevi hayatına ve ahlak anlayışına ilişkin kendine ait özel bir alana çekilmelidir. Tanrının dünyaya fiziken karıştığı ve doğaüstü güçleriyle “şeylerin” istediği gibi olmasını sağladığı görüşünden vazgeçmelidir din. Zira doğanın düzeninin nasıl işlediğine dair doğru görüşü din değil, bilim sunabilmektedir. Dolayısıyla din “doğa olaylarının açıklanmasına dair işlevselliğini artık kaybetmiştir” ve bu konuda ısrarcı olması dahi uzun vadede bilimin egemenliğini tesis etmesine engel değildir, bilim ile girişilecek kavga yalnızca toplumun yıpranmasına, sonunda bilimin galip geleceği yarışmada sürecin yavaşlamasına, zaman kaybına neden olacaktır.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

2 Responses to Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

  1. Hocam ,her ne kadar sitenize az yazsanız ise de içtenlikle takip ediyorum. Dünyadaki en güzel şeylerden biri de bilgi alışverişi. Daha fazla yazmanız konusunda sizden rica da bulunmak istiyorum.
    Öğrenecek ve takip edecek çok şey var. Her şey için teşekkürler hocam…

  2. Güzel bir yazı , Teşekkürler .

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>