Dinlere inanmamak için nedenler:1- Boyut problemi

Tanrının varlığı konusu tartışmaya açık bir konudur. İnsan düşüncesi varolan dünyayı yaratan bir gücün olması gerektiği fikrine meyilli. Öte yandan tanrısal gücün fiziki dünyada kendisini gösteren özel bir etkisini tecrübe edemiyoruz, her şey doğa yasaları çerçevesinde öngörülebilir bir seyir izliyor. Evrenin ufak bir köşesinde sade ve nihai olarak anlamsız bir yaşam sürmekteyken tanrının varlığına nasıl inanmaya devam edebilir insan?

Düşünmeye başlarken önce şu evrensel boyutları göz önüne alalım..

İnsan, elde edebildiğimiz son bilimsel kanıtlara göre türümüz itibarıyla (Homo Sapiens) 130.000 yıl ve ilk insansılara kadar köken takip edildiğinde kabaca beş milyon yıla giden bir geçmişe sahip. Dünyanın tarihi ise 4.5 milyar yıla uzanıyor. Tarım devrimi gerçekleşeli yalnızca 10.000 sene olduğu tahmin ediliyor. Yazılı metinlerin geçmişi  MÖ. 3500 yıllarında Sümerlerin kil tabakalarının üzerine kazıdıkları çivi yazılarına uzanıyor. Semavi dinler üç bin beş yüz senelik bir tarihe  sahip.

Öte yandan evrene bakalım. Dünyanın çapı 12.750 km,Güneşin çapı 1 milyon 380 bin km, dünyaya uzaklığı 150 milyon km ; güneş sisteminin çapı 15 trilyon km veya 1.5 ışık yılı (1 ışık yılı:10 trilyon km), amanyolu’nun merkezine uzaklığı 30 ışık yılı,Samanyolu galaksisinin çapı 100 bin ışık yılı,Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda’nın uzaklığı 2 milyon ışık yılı ve evrenin çapı (bizim görebildiğimiz en uzak gök cismi esas alınarak) 20 milyar ışık yılı….

İnsan bu boyutları göz önüne alarak düşündüğünde, evrenin boyutları ve tarihi içinde neredeyse varlığı bile fark edilmeyecek insanın tanrı tarafından yaratılarak, tüm diğer varlıklar içerisinde özel bir paye verilmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.


Bu probleme “boyut problemi” diyelim. Fiziki varlıkları etkileyen tüm olaylar şu dört boyut üzerinde gerçekleşiyor: Uzunluk, genişlik, yükseklik ve zaman. Doğa fiziken güçlü ve hızlı olanın diğerini altettiği bir yaşam sahası. İnsan da kendi fiziki boyutu itibarı ile karşı karşıya geldiği yıkıcı doğa olayları ve canlı varlıklardan gelen tehditleri  fiziksel boyutu itibarı ile tartarak, gücünün yettiği ölçüde mücadele vermiş, yetmediğinde ise mücadeleden kaçınmaya çalışmış. Güçlü olan güçsüz üzerinde iktidar kurmuş ve ona ancak ihtiyaç duyduklarını kendisine verdiği ölçüde yaşama hakkı tanımış. Tarımda , hayvancılıkta ve tarihte kabileler, devletler arasındaki münasebetlerde hep bu yaklaşımı görüyoruz. Dinsel sistemlerin işleyişleri de bu yasaya uymuştur. İnancın kutsalı olan tanrı ya da tanrılar, onu temsil etmek suretiyle iktidarda bulunan rahip-ruhban sınıfı tarafından toplumu fiziki olarak boyunduruk altında tutma ve mobilize etme suretiyle başka dinlere mensup topluluklar karşısında üstünlük kurma amacına hizmet etmiş. Fiziken uygulanan güç tanrılar tarafından onları temsil etmeleri dolayısı iktidarda olanlara bağışlanan ilahi gücün suretiymiş gibi gösterilmiş. Böylece güç ilahi kaynağında meşrulaştırılmış, kişisellikten arındırılmış ve topluluğun zihninde olağan bir varoluşa kavuşan otorite haline dönüşmüş.

Güçler hiyerarşisine dayanan bu tabloya bakıldığında hakim olanın zayıf olana fiziken uyguladığı gücün bir ihtiyaca yönelik olduğu görülür. Söz gelimi bir kişi bahçesindeki yaban otlarını toplayıp atar, zira bahçesinin yalnızca kendi istediği, ona fiziksel veya ruhsal rahatlık sağlayacak bitkilerle kaplı olmasını ister. İnsanlar ormanları ağaç keserek veya yakarak talan ederler ama durup dururken böyle bir işe kalkmazlar. Ya keresteye ihtiyaçları vardır ya da kullanacakları bir arsa için yer açmak istiyorlardır. Eski zamanlarda ki Fransa kralı veya Osmanlı sultanı tebasına hükmeder, zira toplumların yönetimsel hiyerarşilerinin tepesinde biri olmalıdır ki düzen sağlansın. Bu örneklerdeki fiziki olayların belirli bir boyutta geçtiğini görürüz. Bahçesini temizleyen adamın bahçesi New York Central park boyutlarında değildir. Açılan orman arazisi belirli ihtiyaçlar ölçüsünde belirli bir fiziksel bir boyutla sınırlıdır. Osmanlı sultanı her ne kadar geniş bir coğrafyaya yayılsa da yine de ölçülebilir, öngörülebilir sınırlarda bir hükümranlık alanına sahip olup iktidarını gerçekleştirebilecek, düzeni ve genel mutluluğu sağlayabilecek ölçüde fiziki araç, gereçlere (örneğin bir orduya, bölge valilelerine, ulaşım ve haberleşme imkanlarına) sahiptir. İnsan boyut itibarı ile kendisinden kat be kat küçük olan karıncalar dünyasına yaklaşırken nasıl davranır? Ya bir gözlemcidir ya da mekanın hijyenini sağlama adına karıncaları yok etmeye çalışan bir ev sahibi. Bu örneklerin hepsindeki fiziksel güç ilişkilerinde boyutsal bir orantılık ve belirli bir ihtiyacı karşılamaya yönelik maksatlı eylem biçimi söz konusudur.

Oysa tanrının milyarlarca yıllık evrenin uzak bir köşesinde küçük bir yıldızın uydusu olan dünya gezegeninde yarattığı, besbelli ki kendi güç ve zekasıyla orantısız ölçüde zayıf olduğu görülen insan toplumu üzerinde bir iktidar kurmaya ihtiyacı olabilir mi? Ve böyle bir tanrıyı, boyutlar düşünüldüğünde insanınkiyle mukayese edilemeyecek bir iradeyi memnun edecek hareketler ne olabilir? Şöyle düşünelim: İnsan kendisi ile karşılaştırılamayacak küçük bir dünyaya sahip bir karınca sürüsüne ahlaki talepler iletip bunların gerçekleşmemesi halinde cezai yaptırımlar uygulayacağını ilan eder mi? Görüleceği gibi fiziki güce dayalı bir otorite ilişkisinin gelişmesi için insan ve tanrının boyutları birbiri ile uyumlu değildir, aralarında böyle bir ilişkisinin gerçekleşebileceği ihtiyaca dayalı arka plan yoktur. Tanrının insan toplumlarına yönelik taleplerde bulunmasını gerektirecek bir ihtiyaç içinde olabileceği ona atfedilen büyük güç göz önüne alındığında zaten düşünülemez. Ancak insan toplumunun iktidara meşruiyet kazandıracak, boyun eğmeyi sağlayacak tanrısal güce ihtiyacı vardır.

Eski toplumların dini inançları çokluk kendi kavimleri ve yaşadıkları ortamla sınırlıydı. Animizm adı verilen ilkel toplumların inanç sitemlerinde sadece canlı varlıkların değil cansız gibi görünen varlıklarında bir ruhları vardı. Tepelerindeki gökyüzünü ,dereyi, ağacı gölü kutsal sanmaları bundandır.. İlkel toplumların zaman geçtikçe daha sofistike bir hale gelen dinsel inanışlardaki ruh kavramına nazaran daha basit düzeyde bir ruh algısına sahip oldukları, varlıkların değişmeden kalmasına, ne ise o olmasına sebebiyet veren şeyi ruh olarak gördükleri düşünülebilir. Muhtemelen Musa’nın karşılaştığı yanan çalılığın, bir çalılık ruhu olarak tanınması ve bu ruhun kendisini “Yehave” yani bu sözün anlamı itibarıyla ”ben neysem O’yum” şeklinde tanıtması tek tanrılı inancın animizmden gelen kökenine işaret eder.

Voyager 1 uzay aracındaki altın tabaka

Peki animizm neden tüm varlıklara ruh atfetti, bu tutum ile hangi ihtiyacını karşılayabiliyordu? Gayet tabi “ilişki kurma” ihtiyacını. İnsan sosyal, başka varlıkları tanıyan ve onlar ile ilişki kurmak isteyen bir varlık. 1977 yılında uzaya gönderilen Voyager 1 uzay aracı yıldızlararası bir yolculuk yapmak ve gözlemleri dünyaya aktarmak için tasarlanmıştı. 2014 yılında Güneş sisteminin dışına çıkarak yolculuğuna devam eden aracın üzerinde altın bir plakaya kazınmış halde güneş sisteminin resmi bulunuyor ve araçta uzayda yaşayan canlılara olurda rast gelinirse dinlenmesi umulan bir ses kaydı var. Ses kaydında dünya üzerindeki tüm diller bir selamlama cümlesi ile temsil ediliyor. Gerçekten de insanın merakını, tanımadığı bilmediği varlıklar ile karşılaşma ve ilişki kurma ihtiyacını somutlayan bir örnek. İlkel toplumlar üzerinde yaşadıkları toprakla, dallarından meyvalarını toplayıp üzerlerine evlerini yaptıkları ağaçlarla, avlamak istedikleri geyiklerle, balık tuttukları, yıkandıkları akarsuyla ilişki kurmak istediler. Onların yaptıkları şeylere izin vermeleri, kendilerine kızıp esirgeyerek (akarsuyun kuruması, ağacın meyva vermemesi, yapraklarını dökmesi, geyiklerin başka yerlere göçüp gitmeleri vb) cezalandırmamaları için etkilemek istediler. Törenler, dualar, kurbanlar, büyüler ile bu etkiyi sağlamaya çalıştılar.

Büyüklük algıları sınırlı olduğu içindir ki kendilerini de yaşadıkları coğrafyanın yani algıladıkları dünyanın merkezine koyuyorlardı. Bu vaziyette Tanrı/Tanrılar günlük yaşamda onlarla hep birlikteydi.Yani aynı dünyada farklı varoluşlar halinde birlikte yaşıyorlardı bir bakıma. Uzay ile ilgili bilgi arttıkça bu kafa karıştıran muazzam genişlikteki alan ve görünürdeki yıldızlar Tanrı’nın varolduğu mekan ile ilişkilendirildi.Dikkat ederseniz eskiden yeryüzüne atfedilen tanrısal özellikler (örn Türklerde yer-su inancı) artık sadece gökyüzüne atfedilmeye başlanmıştır. Bu gün artık uzayda Tanrı’nın bir tahtta oturmadığını biliyoruz

Dünyadaki yaşam nedir, ne değildir?

Yaşam denilen şeyin ne olduğunu da hem biyolojik hem de felsefi manada iyice öğrendik. Yaşamın bir varoluş, hayatta kalma savaşı olduğunu biliyoruz.Bu savaşın içinde bireyin kendisi yakınları ya da kavmi için yararlı olanı, hayatta kalmaya yarayacak olanı bugün ve gelecekte yapmaya çalıştığını biliyoruz. Ve insanın bir düşünceye bağlandığında ondan kolay kopmadığını ve kendini haklı çıkarma mekanizmalarını her zaman çalıştırdığını biliyoruz. Bu demektir ki insanlar arasında farklılıklar kadar farklı hissedilen haklılıklar, haklılıklar kadar çekişmeler, savaşlar, oyunlar, aldatmacalar olacaktır. “Dünyada yaşam” denilen şey böyle bir şey. Bu dünya şartlarında (kıtlık ekonomisi) ve halihazırdaki insan fitratıyla yaşam denilen olgunun mükemmellikten çok uzak bir şekilde tecelli etmesi gayet doğal. Halihazırda kurulumu itibarıyla güçlü olanın yaşama şansına sahip olduğu bir dünyanın adalet, hakkaniyet, eşitlik prensiplerine uygun bir şekilde işleyebileceği, hatta bu şekilde işlemesinin tanrısal bir emir olduğu, başarılması gerektiği nasıl söylenebilir? Tarihe bakıldığında savaşlarda katledilen insan sayısı doğal ölümlere nazaran herhalde önemli bir yekün tutar. İnsan katli çoğu din tarafından yasaklanmış bir şey olsa da durum böyle. Yine çoğu din kendi taraftarlarınca başka dinlere mensup insanların öldürülmesini, mallarının ele geçirilmesini cihat koşulları gereği olağan karşılamakta.

Sonuçta, “İnsanın evrensel ölçekte bir değerinin olmadığı çok açık görülüyor”

İnsan ne dünyaya ne güneş sistemine ne de evrenin sonsuz denebilecek boyuttaki kayıtsız yapısına bir şey ispat edebilecek durumda. İnsanların kendi aralarında geçimleri evrenin yaratıcısı bir varlığın ehemmiyet verebileceği, üzerine titreyeceği bir şey olmasa gerek.

Evet,insan sadece bir insandır ve biyolojik açıdan basitçe dünyada diğer yaşayan varlıklara neredeyse tıpatıp benzer,yaşam kaygısını tam özünde barındıran bir varlığa sahiptir. Evrensel boyutları dikkate almadan Tanrıyla insanın yakın temasa geçerek , efendi-köle konumunda ilişki kurabileceğini öngören anlayış, modern bilim öncesi insanı kainatın merkezine koyan kibirli kavrayışın kalıntısını taşıyor. İnsanın O’nun görünümünde yaratıldığı, aklın sadece ona bahşedildiği (Tanrıya benzer bir aklın), iyi ve kötü bilgisine sahip olma ayrıcalığına sahip olduğu gibi düşünceler, insanı Tanrı’ya yakın onunla ilişki kurabileceği bir mertebeye yükseltmek için icat edilmiştir. İyilik-kötülük bilgisi ve muhakeme yapabilme gibi akli özellikler sadece yeryüzünde sürdürdüğümüz hayat koşulları çerçevesinde geçerli, evrensel ölçekte ise değeri olmayan şeylerdir.

Ve aklın gereği olan soru şudur?

İnsanın, üzerinde yaşadığı gezegende mükemmellikten uzak, eksikli ve zor bir hayat sürerken, yaşamsal ve etik düzeyde,irili ufaklı,doğru yanlış binlerce eylemi üzerinde Tanrı neden dursun?

Yaratılış planının gayesi ne olabilir? Yaratımın gayesi, mantığı insanlarla bir tür oyun oynamanın ötesine geçebilmekte midir? İnsanların arasında ki ilişkiler tanrı için neden bu kadar önemli olabilir? 20 milyar ışıkyılı çapında ki evren,”minicik bir dünyanın, başta konulan boyutlar düşünüldüğünde, mikroskobik düzeyde sayılabilecek türden bir canlısı olduğu açık olan insanın” başrolünü oynadığı, bir dizi yapılması ve yapılmaması gerekenlerden kurulu kendini sürekli tekrar eden bir ritüelin gerçekleşmesi için mi yaratılmıştır?

Sınav polemiği

Dinlerin sıklıkla başvurduğu bir argüman da sınav polemiğidir. Dünyada var olmaya bir anlam arayan insan aklını uyuşturmak diğer yandan dinsel otoriteyi temsil eden güruhun iktidarını sürdürmesini garanti edecek şekilde tek tek bireylerin onayını sağlamak (ideolojik “rıza imalatını” gerçekleştirmek üzere) sınav polemiğine başvurulur. “Bu dünyada insanlar sınava tutulmak için vardır, ama sebebini bilemiyoruz, ya sebebin hepsi budur ya da ardındaki bizi aşan bir sebep var ama bilemiyoruz” der sınav polemiği.

Sebebin yalnızca sınava tabi tutulmak olduğu iddiası çürüktür. Zira sebebler her zaman bir neticeye varmak için yapılır. Bir eğitim sürecinin sonunda yapılan sınav ile öğrencinin doğruyu yanlıştan ayırt etme kapasitesi ölçülür. O halde sınavın ardında yatan bir gaye olmalıdır. Peki nedir o önemli gaye? Henüz dünyaya gelmeden önceki bir aşamada, ruhlara bir eğitim programı çerçevesinde “dünya yaşamında karşılaşılacak olaylarda alınacak doğru ve yanlış tavırlar ve sergilenmesi gereken davranışlar” ile ilgili bir eğitim verilmiştir de, sınav ile bu eğitimin kalitesi mi ölçülmektedir? Kuşkusuz olan şey bu değil. İnsan yavrusu dünyaya geldikten sonra insan ilişkilerini tanımakta, uyulması gereken kuralları öğrenmekte. Üstelik bu öğrenim süreci kesintisiz hayat boyu sürer. İnsan yaptığı doğrulardan da yanlışlardan da bir şey öğrenir. Yaptığı yanlışlar toplumda zararlı addedilen yaygınlaşması istenmeyen davranışlarsa cezalandırılır, faydalı davranışlarsa ödüllendirilir. Hem eğitim hem de gözetim ve yargılama süreci bizatihi hayatın olağan seyrinde işlemektedir. İyiyi kötüden ayırma yetisi çocuğun eğitimle ve sosyal süreçte deneyimle, yoruma bağlı olarak kazandığı bir melekedir. Dolayısı ile iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın insan dünyaya gelmeden önce verili olduğu, insanların bunların bilgisine doğuştan sahip oldukları ve tercihlerini buna göre yaptıkları bir sınavdan geçtikleri fikri sağlam bir temele sahip değildir. Dünya sahnesi insanların bir sınava tabi olmalarını gerektirecek kuruluma sahip değil. Sınav görüşünü haklı çıkartacak herhangi bir temel yokken bu fikirde israr ise dinsel bir “dogma”nın körlemesine bir savunusu olmaktan öteye geçemiyor.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

2 Responses to Dinlere inanmamak için nedenler:1- Boyut problemi

  1. benim için çok faydalı oldu. karanlığa tuttuğunuz ışık için teşekkür ederim.

  2. Yazıda Tanrının varlığının sadece boyut problemi üzerinden ele alınışının yetersiz olduğunu düşünüyorum. İnsan boyut olarak elbette evrendeki ölçüler (sayısal anlamdaki ölçüler) açısından çok küçüktür. Ancak bu küçücük varlık akıl dediğimiz yetisiyle evreni tanıma ve evrende değişimler yapma yetisine sahiptir. İnsanın evrenden bağımsız salt dünyada kapladığı alan açısından değerlendirilmesi çok yüzeysel,basit bir bakış açısıdır. Özellikle bir doktor olarak insanın vücut sistemlerinin çalışmasını bu olağanüstü yapıyı siz daha iyi bilirsiniz .Böylesine bir muhteşemliği boyutla sınırlandırmak haksızlıktır.
    Boyut açısından değerlendirmeye verebileceğimiz en basit örneklerden birisi bilgisayarlarla ilgilidir. Bildiğiniz gibi ilk çıkan bilgisayarlar boyut olarak çok büyük olmasına karşın şu anki küçük bilgisayarların yaptığın işi yapamıyordu o halde o bilgisayarlar daha mı değerliydi. Evet insan boyut olarak evrende küçük bir yere sahip ancak dünyayı değiştirecek zihinsel yetileri var. Sadece bu bile bize bir yaratıcının olduğunu gösteren mucizedir.
    Tanrının boyut olarak küçük olan insan denen varlıkla ilgilenmeyecek kadar büyük bir kudret olması gerektiğini düşünmek ise günümüz pragmatik anlayışının yansımasından ibarettir. Tanrı ise bu pragmatik düşüncelerinde üzerinde bir kuvvettir. Tanrıyı tanrılaştıran güçte budur. Bir atomdan evrene kadar herşey üzerinde etkisinin olması gücüdür.
    Sınav polemiğine gelecek olursak; İslam dini Allah tarafından gönderilen bir dindir. Din hayat düzenidir ve islam insanın yaşamını düzenleyen kurallara sahiptir. Bu kurallar içerisinde iyi ve kötü davranışlar Allah tarafından belirlenmiştir. İnsan Allah’ın çizdiği bu sınırlar çerçevesinde sınava tabi tutulur. Yani Allah’ın emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda. Eğer din bize emir ve yasakların ne olduğunu söylemeseydi sınav olgusu saçma olabilirdi. Emir ve yasaklar Allah tarafından belirlenir çünkü insanı en iyi tanıyan onu yaratandır. Bu konuda ahlak felsefesine baktığımızda bir çok çelişkili ifade buluruz. Oysa kendi içimize dönüp vicdanımızla başbaşa kaldığımızda Allah’ın bize koyduğu kuralların insanca yaşamamız için gerekli kurallar olduğunu buluruz.
    Her konuda önyargılardan arınıp sadece boyut ve görselliğe takılmadan doğruyu bulmak dileğiyle.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>