Gestalt terapisi

Fritz Perls

Geştalt sözcüğü Almanca’da şekil-biçim anlamlarına gelir. Bu sözcük aynı adı taşıyan terapi anlayışında “bütün” ve “bağlam” anlamlarında kullanılmaktadır. Geştalt sözcüğü; çeşitli parçaların kompozisyonundan oluşan bir sistemin “bütünlüğüne-bir bütün olarak algılanmasına” atıfta bulunur. Bir sistemin, tek tek parçaları ile ifade edilemeyeceği, anlam ve işlevselliğin bütünlük içerisinde anlaşılması gerektiği ileri sürülür.

Gestalt psikolojsinin kurucusu olarak Max Wertheimer ismi geçerse de çağdaş felsefe ve psikolojide Gestalt kavramını dünyaya tanıtan “Über Gestaltqualitäten” (1890) isimli kitabı ile Avusturyalı filozof Christian von Ehrenfels (1859-1932) olmuştur. Goethe, Kant ve Ernsch’den etkilenen Geştalt psikolojisinin başlıca gözlemi insanın görsel algısının; bir görüntünün onu oluşturan tek tek parçalarına (nokta,çizgi ve şekillere) değil , görüntünün anlamlı bütünlüğüne yöneldiği olmuştur.

Gestalt terapisi, gestalt psikolojisinin bütünlük üzerine yaptığı vurguya dayanmaktadır. Amaç zihnin, bedenin ve çevre ile bütünleşmenin sağlanabilmesidir. Ancak pratiğinde fenomenolojinin önyargı ve faraziyeleri askıya alışından, varoluşçuluğun “burada ve şimdi” yaşantısına yapılan vurgu ile “varoluş sorumluluğun üstlenilmesi” ; “ben-sen” arasında kurulan yapmacıktan uzak otantik ilişkisinden , holistik (zihin/beden/kültür) görüşün zihni,beden ile birlikte kültürel art-plan (kontekst-bağlam) çerçevesinde bir bütün olarak ele alışından izler vardır.

Geştalt terapinin kurucularından Frederick (Fritz) Perls (1893-1970)Yahudi kökenli bir Alman hekimdir. Tıp fakültesinden sonra bir psikiyatr ve psikanalist olarak eğitimini sürdürdü. Frankfurt Üniversitesinde Kurt Goldstein’in asistanlığını yaparken Gestalt psikolojisi üzerinde doktora çalışması yapan Laura Posner ile tanışarak evlendi. Laura’nın asistanlığını yaptığı Goldstein insanı zihin/beden ve kültürel bağlam içersinde bütünsel olarak ele alan “Organizmik teori” yi geliştirmiş önemli bir nörologdu ve görüşleri Laura’nın çok sonraları bir röportajında ifade ettiği gibi Perls’in Gestalt terapisini geliştirmesinde etkili oldu.

1933 yılında Almanya’da gelişen anti-semitik hareketten kaçarak Güney Afrika’ya yerleştiler..  Perls’ün Almanya’da bulunduğu zaman zarfında eserlerini hayranlıkla takip ettiği Freud’u sadece bir kez,o da tesadüfen tren yolculuğuna çıkmaya hazırlanırken vagon penceresinden görebildiği bir anektod olarak anlatılır. Güney Afrika yıllarında Perls, Jan Smuts ve onun ”bütüncül alan teorisi- holizm” ile tanıştı. 1936 yılında Perls, Çekoslovakya’da Marienbad şehrinde bir psikanaliz konferansına katılarak karısı Laura’nın emziren annelerin bebeklerinde gözlemlediği “oral direnç(rezistans)” üzerine bir sunum yapmak istedi. Ancak, “klasik psikanalitik görüşlere” uygun olmayan bu bildirisi arzu ettiği tasvibi görmedi.Bu durum Perls açısından hayal kırıklığı oldu.

1948 yılında önce Fritz ve ardından eşi Güney Afrikadan entelektüel bir Yahudi cemiyeti bulunan New York’a taşındılar. 1951 yılında Gestalt terapisini dünyaya duyuran ilk kitap basıldı: “Gestalt Therapy: Excitement and Growth in the Human Personality” Fritz Perls, Paul Goodman, ve Ralph Hefferline tarafından yazılan kitabın türkçesi “İçimizdeki Çocuk:Yenilik,Heyecan ve Büyüme” ismiyle yayınlandı. İlk Geştalt enstitüsü Perls ve Laura tarafından New York’da kuruldu. Perls’in ilk hastalarından İsadore From daha sonra iyi bir gestalt terapisti oldu ve ilerleyen yıllarda Gestalt terapisi konusunda bir otorite ve başlıca temsilci haline geldi. Ancak From’un iyi bir klinisyen olmasına karşın yazın ile arası iyi değildi ve bu yüzden çalışmalarından geriye kendisiyle yapılan röportaj notları dışında bir eser kalmadı.

Perls bir süre sonra New York’dan Kaliforniya’ya taşınarak , Big Sur’da Esalen enstitüsünü kurdu. Burada düzenlediği “teatral havadaki” birkaç günlük “workshop”lar Perls’ün Gestalt terapisini bir şov haline dönüştürdüğü iddialarına neden olmuştur. New York’da kalan ve Gestalt terapisinde gördüğü potansiyeli geliştirerek bir yaşam stili haline getiren İsadore From’da bu eleştiriye katılanlar arasındadır. Böylece Doğu Yakası (Kaliforniya) ile Batı Yakası (New York) arasında bir ekol farkı ortaya çıkmış oldu. Perls ise hep, “sıcak sandalye” adı verilen ve öğrencileri tarafından videoya kaydedilerek çoğaltılan gösterileri sadece “anahtar özellikteki” kavramlara dikkat çekmek amacı kullandığını ve terapinin özünün elbette bundan ibaret olmadığını söyleyerek kendisini savunmuştur.

Perls 1969’da Amerika’yı terk ederek Kanada, Vancouver’da bir enstitü kurdu. 1970 senesinde ise Chicago’da öldü.

Güney Kaliforniya’da bir enstitüde çalışan Miriam ve Erving Polster çifti Gestalt terapinin “temas” üzerine odaklanan bir versiyonunu geliştirdiler.

Terapinin etkilendiği kaynakların gözden geçirilmesi

Geştalt Terapisi 1960’li ve 70’li yıllardan itibaren Almanya’dan başlayarak başta Geştalt psikolojisi olmak üzere psikanaliz , varoluşçuluk ve fenomenoloji konulu felsefe çalışmaları, Zen Budizm ve Tao öğretisi gibi uzak doğu kökenli mistik öğretiler, Holistik görüş ,tiyatro çalışmaları gibi disiplin ve etkinliklerden esinlenerek şekillendirilmiş bir psikoterapi akımıdır. 1970’lerde ve 80’li yılların başında dünya çapında yayılan Gestalt terapisi enstitüleri pek çok terapist yetiştirdi. 1980’lerden sonra ise psikolojide ibrenin “kognitif (bilişsel) psikoloji” yönüne dönmesi ile Geştalt psikoterapisinin popülaritesinde azalma görüldü.

Holistik görüş: (Jan Smuts Holism and evolution) Birey çevreyle birlikte var oldukları kültürel ve fiziksel alan dahilinde değerlendirilmelidir.Alan bir bütündür ve tüm parçaları birbiriyle ilişki içindedir. Birey yalıtık bir varlık olarak değil bütün içinde varlığıyla incelenmelidir. Spekülasyon, yorum ve sınıflandırma yerine tanıma ve gözlem yapılmalıdır.(Sübjektif yerine kişinin dışarıdan kendisi ve çevresine baktığı objektif görüş)

Fenomenoloji ve varoluşçuluk:

Genel geçer görüşlerin kuklası olmamak;yaşanılan şu anın, gereksinimlerinin ve sorumluluklarının farkına varmak ;içsel özgürlüğe ve kendi değerler sistemine sahip olmak, dışardan aldıklarını yutmayıp, çiğneyerek özümsemek, beğenmediklerini kusmak, seçimleriyle kendi özünü yarattığının farkına varmak.

Dünyayı kendi gözleriyle görmek,yaşanan ana odaklanmayı gerektiren “burada ve şimdi” anlayışını geliştirmek. Olması gerekenlerden ibaret, geleneksel ve klişe görüşlerden uzaklaşarak, kişinin algı kapılarını ve yorumlarını sübjektif yaşantısı ve gereksinimlerine açmak. Seçimler yaptığının,başına gelenlerin kurbanı değil, hazırlayıcısı ve sorumlusu olduğunun, hayata yaptığı seçimler ile anlam katabileceğinin farkına varması dolayısıyla hayatı ve başkalarını suçlamaktan vaz geçmesi amaçlanır

Terapi ortamında fenomenolojik yaklaşım üç basamaktan oluşan bir prosedüre bağlı kalınmasını gerektirir.

1.Askıya alma: İlk adımda danışan ve terapist birbirleri hakkında önyargı taşımadan karşı karşıya gelmelidirler.

2. Tanımlama: Birbirleri ile konuşan terapist ve danışan “izah eden-yorumlayan-yargılayan” cümleler yerine olguları ve hissedilenleri tanımlayan cümleler kurmaya özen gösterirler.

3.Ardışıklık: Algılar ve deneyimler hissedildikleri sıra ile dile getirilir. Örneğin danışan terapiste şöyle bir şey söyleyebilir: “konuşmanız esnasında çenemde bir gerilme hissettim ve sonra gözlerimi sizden uzaklaştırmak arzusunu duydum.”

Varoluşçuluğun terapi ortamına getirdiği başlıca katkı; terapist ve danışanın kendilerini saklamaya gerek duymadan, oldukları halleri ile Martin Buber’in ego merkezli “ben-o” ilişkisi yerine önerdiği “ben-sen” ilişkisi temelinde otantik bir ilişki kurmalarına dayanır. Otto Rank’ın bir terapi modeli haline getirdiği “burada ve şimdi” çalışmaları yaşanan an üzerine odaklanılmasına ve varoluşun yaşantılanmasına yardım eder. Diğer bir önemli terapötik faktör ise danışan ve terapist arasında gelişen diyaloğun akışına bırakılması,ilişkiyi kontrol etme çabasının önlenmesi yolu ile spontanitenin sağlanması ve dinamik-yaratıcı bir ilişkinin sürdürülmesidir.

Psikanaliz:

Perls ve Laura’nın psikanalitik kuramdan etkilendikleri bilinmektedir. Perls, “Ego, açlık ve agresyon” (1944) isimli eserinde “dişsel veya oral agresyon” kavramı üzerinde durur. Bebeğin dişlerinin gelişimi besinleri parçalayıp çiğneyebilmesini sağlar. Böylece besinler , süt bebekliği döneminde sütün “olduğu gibi yutulmasından” farklı olarak tadına bakıldıktan sonra reddedilebilmekte (kusulmakta) ve ya çiğnenip-parçalanarak “asimile” edilebilmektedir (özümsenmektedir) Perls burada besinlerin özümsenmesi ile deneyimin-bilginin özümsenmesi arasında analoji kurar. Gestalt terapisinde danışanın bilgi ve deneyimlerinin tadına bakması önce “oral saldırganlık “ile saldırması, ya kusarak reddetmesi veya çiğneyip parçaladıktan sonra yutarak özümsemesi beklenir.O yüzden terapist fazla yorum yaparak ,bu yorumların “introjekte” edilmesini(yutulmasını) istemez. Projeksiyon(yansıtma), retrofleksiyon (geriye döndürme) ve olduğu gibi içe alma (introjeksiyon) alışkanlıklarının değiştirilmesi için danışan cesaretlendirilir.Bu savunma mekanizmaları kırıldıktan sonra “tamamlanmamış gestaltlar” sağlanabilir ya da başka bir deyişle “bitmemiş işler” tamamlanabilir. Örneğin ifade edilememiş duygular retrofleksiyonlar (geriye döndürmeler) kaldırıldığında artık ifade edilebilir.Yapılmak istenen ama geriye döndürülmüş-iptal edilmiş yaşam projeleri hayata geçirilebilir. Amaç danışanın daha geniş bir bilişsel farkındalığa ulaşması , takılıp kaldığı blokaj noktalarından kurtularak tüm potansiyelini kullanabilmesi ve yeni deneyimleri özüne katarak sağlıklı biçimde büyüyebilmesidir. Bütün bu işlemlerin deneysel ve yaratıcı bir terapi ortamında gerçekleştiği ve psikanalizin klasik yorumlama tekniklerinin kullanılmadığı hatırlanmalıdır.

Psikodrama:

Sosyal yaşamımızda ana-baba, çocuk, öğretmen ,patron , eş, arkadaş gibi çeşitli rolleri oynamak durumundayız . Psikodramaya dayanan terapinin iddiası çeşitli rollerin kaçınılmaz olarak birbirleriyle çatışmasıyla sorunların ortaya çıktığı görüşüne dayanır. Sosyal rolleri aşırı benimsemenin katılığının giderilmesi, tarafların neler duyup-düşündüğünü anlaşılmasının sağlanabilmesi başlıca amaçtır. Psikodrama danışanın değişik rolleri oynayarak yeni duygu ve düşünceleri deneyimlemesi ve olayın taraflarca nasıl yaşandığını anlaşılabilmesi için geliştirilmiş bir tedavi biçimidir. Rol oynamanın davranışları nasıl belli kalıplar içersine hapsettiği ve spontaniteyi kaldırdığı gösterilir. Oynanan tek bir rolün terk edilmesi ile empati yeteneğinin gelişmesini sağlar.

Gestalt terapisi “deneysel “ bir terapidir. Psikodramanın etkisi özellikle terapistin sadece “konuşmak”-“planlamak” yerine doğrudan “yapmak” “icra etmek” ile ilgilenmesi ile ortaya çıkar. Örneğin bir danışanın babası hakkında konuşmak yerine Geştalt terapisti “baba” rolüne girmeyi ve hastadan onunla “babası ile konuşuyormuş gibi” konuşmasını tercih edebilir.

Geştalt terapisti “anlam ve içerikten” daha çok neyin “nasıl olduğu (süreç)” ve “biçimi” ile ilgilenir. Sözcükler yerine eylemler-davranışlara daha çok önem verilir. Bedensel duruş , konuşulanlar esnasında mimik ve jestlerdeki değişimler terapi konusu olabilir.

Zen Budizm:

Zen görüşü, hırsların, takıntıların “ben” olmaktan,”benim” demekten kaynaklandığını ileri sürer. Ben kavramını kaldırmak,sadece “şimdi ve burada”yı yaşamak, yorulunca uyumak, acıkınca yemek yemek, spontan hareket etmek, ününe, unvanına, eşyalarına, başarıya, varılacak noktaya bağlı olmadan hayat sürmek yaratıcılığa ve kişiliğin gelişmesine yardım eder.

Beden terapisi:

Bu terapi , Wilhelm Reich’in insanın duygusal anılarını ve bu anılarla ilgili savunmalarını taşımakla kalmayıp aynı zamanda bunları kaslarında ve içrel organlarında taşımaya devam ettikleri şeklindeki gözlemine dayanmıştır. Reich savunmaların sonunda bir “karakter zırhı” oluştuğunu ileri sürüyordu. Çözümlenemeyen bir travmatik yaşantı bedende fizyolojik bir enerji yükü olarak taşınmaya devam ediyordu. Geştalt terapisi sertleşen kasların gevşetilmesi ile (geriye döndürme) bu enerjinin açığa çıkarılmasını hedefler.

Perls’in eşi Laura, Esalen enstitüsünde “dans ve beden eğitimi” ile ilgili çalışmalar yapmıştır.

Geştalt terapisinde ilk adım “özün” keşfedilmesidir. Öz keşfedilmeli ve bastırılan yönleriyle benliğe katılmalıdır. Böylece benliğin bütünleşmesi sağlanmış olacaktır.

Özün Keşfedilmesi

Kendi ve öz kavramlarını farklı kullanır Gestalt psikoterapi yaklaşımı. Kendi denilen , bir yerde Ego’ya karşılık gelir. Öz ise farkında olunmayan-bastırılan kısımları ile kendi’nin üstünde onu da kapsayan bir kavramdır. Gestalt terapisinin hedefi özün açığa çıkartılması-büyüme ve bütünleşmedir.

Gestalt terapisinin varsayımlarından birisi “özün kısmen” görünürdeki “bütünlük-tutarlılık” yanılsamasını sağlamak için bastırılmış olduğu yönündedir. Bastırma toplumsal yaşamın getirdiği bir zorunlulukta olsa özün bastırılan yönü kişinin toplumla karşıt düşme pahasına büyüme-gelişmesini engeller.

Önce özün kendini zaman ve mekan içinde dolaysız algılaması, doğal eğilimleri-içinde barındırdığı zıtlıklar-kutuplaşmalar, çevresi ile temasının doğası serimlenmelidir. Biyolojik yapısının gerektirdiği gibi yaşayıp yaşamadığı , yani yiyip içmediği, cinselleşemediği bir başka önemli sorundur.

Özün keşfedilmesi için konuşmak yetmez. Geştalt terapisi teorik zemini pratik uygulamalarla ete kemiğe büründürmek ister.

Özü fark etmek üzere özün kendisiyle ve çevreyle temas kurması alıştırmaları:

1.Burada ve şimdi alıştırmaları:

Burada yapılması arzu edilen kişinin geçmiş ve gelecek ile dolu zihninin bu anı yaşayan özünü fark edebilmesidir. Burada ve şimdi ekzersizlerinde yaşanılan ana odaklanılır. Mekan ve zaman sözcükler ile tanımlanır ve böyle bir farkındalığın yol açtığı duygular eksprese edilmeye çalışılır.

“Şimdi ben ,soluk alıp veren bedenimle, burada sandalyede oturuyorum, sandalye odanın içinde ,oda da bu sokakta-şimdi öğleden sonra,yirmi birinci yüzyılın bu belirli gününde-ben şimdi ve burada şunu yapıyorum”

Birkaç dakika boyunca, hemen şu anda neyin bilincinde olduğunuzu anlatan cümleler söylenir. Her bir cümle “şimdi” “şu anda” ya da “burada ve şimdi” sözcükleri ile başlar.

Alıştırmayı takip ederek tepkiler alınır. Duygular-duyumsayamamalar ele alınır ve kişinin herhangi bir biçimde ve tamamen kendine özgü biçimde tepki verdiği gerçeği ortaya konur.

2.Özün içindeki “karşıt -eğilimlerin” fark edilmesi:

Çocuklardan farklı olarak erişkinler belirli dirençlerle donatılmıştır. Çocuklardan bir şey yapmaları istenildiğinde bunlara kendi coşkularından başka türlü bir direnç göstermeyecektir. Oysa erişkinler“neyin doğru-neyin yanlış” olduğuna ilişkin oldukça gelişmiş bir anlayışa sahiptir. Bu anlayış bazı şeylerin doğru olduğunu öne sürerken kimi şeyleri yanlış olduğu gerekçesi ile “öz”ün alanının dışına iter (kusar) Terapötik alıştırmaların “dirençlerin”(rezistans) varlıklarını bulmaya-bize ait olduklarını idrak etmeye dayanır.

Beyaz bir zeminin üstüne konulan beyaz bir cisim fark edilemez. Ancak renklerdeki ve tonlardaki farklılıklar cisimlerin zeminden ayırt edilmesini sağlayabilir. Aynı şekilde bir bisikletçi de dengesini sağlamak için bisikletin düşmeye eğilimli olduğu yönün zıddına ağırlığını vererek bisiklet sürmeyi başarabilir. Bu iki örnek benzeri verilebilecek pek çok örnek gibi farklılıkların (farklı güçlerin) mevcut olması halinde bir varlığın-etkenin diğerinden ayrılabileceğini gösterir. Karşıtı olmadığında pek çok olay kendi başlarına var olamaz.(diyalektik)

“Başlangıç ve son arasında orta”, ”geçmiş ve gelecek arasında şimdiki zaman” , “arzulama ve tiksinme arasında umursamazlık” yer alır. Bir aracın ileri ve geri vitesleri arasında boşta olduğu “rölanti” pozisyonu vardır. Eyleme geçme noktasında iki farklı gücün etkisi altında “nötr” bir durumda bulunan araç bir tarafa verilen ağırlık ile hareket edecektir.

İnsan da içinde farklı güçler tarafından etkilenmektedir. Bu güçlerin bir kısmı kişiyi bir yöne diğer kısmı ise diğer yöne sevketmektedir. Farklı güçler eğer birbirini dengelemişse kişi herhangi bir yöne hareket etmekte isteksiz olmaktadır.İnsanın yönlerden birisine doğru hareket etmesi ancak karşıt güçlerden birisinin diğerine hafif bir üstünlük kazanması ile mümkün olmaktadır.

Kişiliğimizin içinde böyle birbirine karşıt konumlanmış güçler bulunur.Yapmaya doğru meyil edilen şey ile onu engelleyen şey arasında bir çatışma mevcuttur.Bir şeyi yapmaya engel olan güce “direnç-rezistans” denir.

Ancak yapılmak istenene karşı koyanı “dışsallaştırmamak” gerekmektedir bu noktada.  Zira pek çok kez aldatıcı biçimde yapılmak isteneni engelleyen şeyin dış bir güç olduğunu düşünürüz. Oysa dış güçler çoğu kez içselleştirilmişlerdir. Yani Gestaltçı deyimle “yutulmuş-introjekte edilmişlerdir”

Kişiliğe özümsenecek (asimilasyon) denli işlenmemiş halde içe atılıp kişiliğe dahil sayılmışlardır. Bu durumun kaçınılmaz sonucu özümsenip kişiliğe entegre olmayan “dış güçler-değerlerin içsel temsilleri” ile kişiliğin “özümsenmiş-kendine özgü” yönleri arasındaki çatışma-uyumsuzluktur. O halde bu yabancı madde gibi duran değerler önce çiğnenmeli(tahrip edilmeli) sonra bünyeye dahil edilmelidir (asimilayon-özümseme)

Öze dahil farklı güçleri ayırt etmek üzere bir alıştırma

“Bir takım gündelik durumları,nesne ya da etkinlikleri onlar sizin alışageldiğinizin tam karşıtlarıymışçasına ele alın. Kendinizi,içinde bulunduğunuz durumun-her zamankilere taban tabana zıt eğilim ve isteklere sahip olduğunuz-karşıtı bir durumda farz edin. Nesneleri,imgeleri ve düşünceleri sanki onların işlev ya da anlamları sizin algılamaya alıştığınızın karşı savlarıymışçasına gözlemleyin. Ayrıca, onlarla bu şekilde yüz yüze gelerek, iyi ya da kötü, çekici ya da imkansız şeklindeki her zamanki değerlendirmelerinizi askıda tutun. (fenomenolojik yöntem) Onların arasında-ya da ,daha iyisi,onların üzerinde-sıfır noktasında ,karşıtlığın her iki yanına da ilgi duyarak ama hiçbir yanı tutmadan durmakla yetinin.”

“Bu karşıtlık tersine çevirme alıştırmalarını sanki bir oyun oynuyormuşçasına yapın. İşlevleri tersine çevirin, bir sandalyenin yemek yenmek ve masanın oturulmak için kullanıldığını düşünün. Teleskopla aya bakacağınıza aydaki adam teleskopla size baksın. Devinimleri tersine çevirin.Bir dalgıç sudan çıkarak tramplene tırmansın.”

Kişisel deneyim ve görüşüm

Her birimiz kendimize ait bir kişiliğe sahip olduğumuzu düşünürüz.Bu kimlik kuşkusuz eğilimlerimiz ve özdeşleşmelerimizin karşılıklı etkileşimi ile oluşmuştur. Bu kimliğin bizi diğerlerinden ayırt edici özelliğine sıkı sıkıya tutunuruz. Sanki bu kimliği yitirirsek (ki bu bir birikim olarak değerlidir kuşkusuz) değerimizi yitireceğiz,kişiliksizleşeceğiz,ahlaki değerlerden yoksunlaşacağız ve bir hiç olacağız gibi hissederiz.

Bu geştalt yaklaşımı eğilimlerin toplumsal baskı ile dışlanan ve bastırılan (ama yok olmayan) kısımlarını yeniden tanınmasına -farkedilmesine, öze kabul edilmesine imkan sağlıyor. Kişiliğimiz kolayca kaybedilecek bir şey değildir.Aksine gelişmeye,büyümeye açıktır -ki bu Geştalt terapisinin temel amacıdır.

Burada bastırılan eğilimlerin psikanalizin bastırılan dürtü ve fantazilerden ne farkla ayrıldığı akla geliyor.

Psikanalizin ,bastırılan materyalden kastının cinsel yönelimli dürtü ve fantaziler olduğu biliniyor. Gestalt ise “çocukluk döneminden başlayarak” “çiğnemeden yutulan-introjekte edilen” bilgi , bakış açıları ve tutumlardan bahsediyor.Bu tür yutulan materyal özümsenmeden yabancı bir madde gibi kişinin özünde yer tutuyor. İçten gelen davranış eğilimleri ise bastırılıyor.

Bastırılan eğilimlerin ne olduğu baştan belli değil. O yüzden Geştalt terapisi deneysel bir terapi.Terapist ve danışan bastırılan mateyali işbirliği yaparak birlikte buluyorlar.

Ben, Perls, Hefferlein ve Goodman’ın bu devrim yaratan kitabını okuyalı belki on sene oluyor. Okuduğumda çok dikkatli okumuş ve ekzersizleri yapmıştım. Faydasını gördüm. Geştaltçı tabirle kitaptaki materyali alıp çiğnemiş-asimile edip kişiliğime katmışım. Aradan seneler geçti, arada bir kitaba dönüp baktım. En son dikkatli incelemem de şu an ki kişilik yapımda yer eden bazı tutumların bu kitapta yazılanlardan ne kadar etkilendiğini şaşırarak gördüm.

Eğilimlere karşı fenomenolojik yaklaşım, duyguları-ön yargıları kimi zaman askıya alma,karşıt eğilimleri fark etme, esnek bir ahlaki tutum ve bilgi-deneyimleri özümseyene kadar çiğneme davranışı,çevre le temas kurma konusunda doğru ve yapıcı davranış, “öz”ümün gelişip büyümesine katkıda bulunmuş.

Ancak Geştalt’ın sınırları var,bunu kabullenmek lazım. Geştalt bilinçdışının psikanalizin yaptığı türden bir araştırmasını yapmıyor. Eklektik bir tutum içersinde Geştaltın katkılarını bünyeye katmak ve idealize etmemek gerkiyor.Tabi bu benim şahsi kanım.

3.İlgi duyma-heyecanları tanıma ve konsantre olma:

Gestalt psikoterapisi konsantrasyon problemlerini kişiliğin birbirinden farklı yönlerde hareket eden güçlerine bağlar. İnsan kültürel etki ile çocukluğundan itibaren kişiliğinin hoşlanılmayan yönlerini bastırmaya alışmıştır.Zorlanımlı konsantrasyon çabası esnasında bastırılan yönün harekete geçmesi engellenmeye çalışılır. Bu ekstra harcanan çaba-enerji canlı bir ilgi ve odaklanmanın oluşumuna engel olur.

Kişinin enerjisi üçe bölünmüş durumdadır.

1.Kişi bir kısım enerjisi ile konsantre olunan eyleme ilgi duymakta-yapmak istemektedir.

2.Diğer bir yan ise bu eylemle çatışmakta,dikkat çelici yönlere doğru kaçmak istemekte

3Üçüncü bir bölüm ise bu çatışmanın ortasında zorlanımlı bir eylem sürdürmeye çalışmaktadır.

Oysa gerçek konsantrasyon zorlanımlı bir çaba ile değil, çekim-ilgi-büyülenme ve kendini verme ile tanımlanır.

Gestalt psikologlarının ortaya koyduğu önemli kavrayışlardan birisi algının figür/zemin diyalektik ilişkisi üzerinden gerçekleştiğidir.Dikkat zengin uyaran selinin (zemin) içinden “ilgi çeken-gereksinimlere uyan” birisi-birileri üzerine (figür) odaklanır.Ancak durağan biçimde bu noktada kalmayabilir ve zemin içinde dikkat çeken bir başka uyaran figür konumuna yükselirken eskisi zeminde doğru çekilebilir.

Gestalt psikolojisi “anlamlandırma –anlamın tamamlanması” üzerinde özel bir vurgu yapar.Uygun bir “figür/zemin ilişkisi” kurulması halinde algılanan şey anlamlandırılabilecektir.

Zorlanımlı konsantrasyon esnasında figüre yöneltilen ilgi yeni bir ilginin (figürün) içeri girmesine izin vermeyecek şekilde fazlaca sabit tutulabilir.

Diğer yandan eğer art alan-zemin oluşumuna izin vermeyen durumlardakaotik bir algılama hali ortaya çıkar. Burada pek çok figür öne çıkmakta ve algının “anlamlandırılması-gestalt’a ulaşılması” mümkün olmamaktadır.Böylesi kaotik hallerin ortaya çıkmaması diğer yandan figürün zemin içerisinde serbestçe dolaşabilmesinin yolu gestalt psikologlarına göre içinde dolaşılan bağlamı kaybetmeden zorlanımlı dikkati gevşetebilmektir.

Can sıkıntısı dikkatin ölçünmeli (zorlanımlı) olarak bir şeye yöneltilmesi ve bu esnada daha ilgi çekecek olan şeylerden uzak kalınmaya çalışılması esnasında ortaya çıkar. Bu durumun doğal sonucu “yorgunluktur”. Zira yorgunluk genellikle enerjinin tükenmesinde çok önce “ilgi eksikliğinin” bir sonucu olarak ortaya çıkar.Reseptör denilen organizma üzerindeki uyarı alıcılar ile yapılan çalışmalar uyaranın sabit şekilde uzun süreli tatbiki halinde reseptörlerin verdiği cevapta azalma görüldüğünü ortaya koymuştur.Bu algılanan görüntü-ses gibi modalitelerdeki uyarıcı figürün canlılığını yitirmesi ve zemine karışması demektir.Tam olarak hipnotik deneyime uyan bu duruma karşı gestalt psikoterapisi figürün heyecanlara uygunluğu ölçüsünde seçilmesini önermektedir.

Bu heyecanların zemin içinde hangi uyaranlara yöneleceğinin tanınabilmesi kişinin bu konuda artan duyarlılığına bağlıdır. Bu duyarlılığı geliştirmek üzere önerilen ekzersizlerden birisinde şöyle denmektedir.

“Dikkatinizi bir nesneden,o nesnedeki-ve coşkularınızdaki-figürle zemini göz önünde tutarak bir başkasına kaydırın.Her defasında coşkularınızı “bundan hoşlanıyorum” ya da “bundan hoşlanmıyorum” diyerek sözlerle ifade edin.Ayrıca,bir nesnein parçalarını ayırt edin:”Bu nesnein hoşlandığım yanı budur,ama şu yanında hoşlanmıyorum” Son olarak,bu kadarını yapmak size doğal gelmeye başladığında,coşkularınız da şöyle ayırt edin: “şundan iğreniyorum” ya da “bundan nefret ediyorum” vb.Bu alıştırma esnasında karşılaşabileceğiniz dirençler utangaçlık,sıkılganlık,aşırı sert,kibirli kaba olma duygusu ya da ola ki dikkatinizi vermek yerine dikkati çekme isteğidir.Şayet temasta olduğunuz kişi açısından bu dirençler dayanılmayacak ve alıştırmayı yarıda bırakacak kadar güçlüyse bir süre sadece hayvanlarla ya da cansız nesnelerle çalışın.

4.Farklılıkların algılanması ve birleştirilmesi

Çevreyle iyi bir temas gerçekleştirildiğinde figür zeminden iyice ayrılmış ve figürün ayrıntıları iyice netleşmiştir.Ayrıntıları keşfetmek ve bütün içerisindeki birliklerini görmek figürü netleştirir ,teması kuvvetlendirir ve çoskusal bir esrime sağlar.Bu keskinliği sağlayabilmek için gestalt psikoterapisinde önerilen bir alıştırma üzerine odaklanılan bir nesnenin ayrıntılarına serbest bir ilgi yöneltmektir.

“Bu alıştırmayı,beğendiğiniz bir tablo üzerinde yaptığınızı varsayalım.Resimdeki çizgileri ve fırça darbelerini,resmedilen nesnelerden ve renklerinden ayrı olarak görmeye çalışın;başlıca figürlerin ana hatlarını izleyin ve oluşturdukları örüntüleri gözlemleyin.Başlıca nesnelerin ana hatları arasındaki boş alanların meydana getirdiği örüntüyü inceleyin.Herhangi bir rengin ayrı ayrı oluşturduğu örüntüyü görün-mavi,sarı kırmızı alanları soyutlayın.Şayet resim üç boyutluluk izlenimi veriyorsa,uzaklaşan düzlemleri-ön planda orta-planda ,arka-planda –izleyin.Resimdeki nesnelerin görüntülerinin fırça darbelerinin dokusuyla nasıl belirlenmiş olduğuna dikkat edin.En sonunda da,resmedilen öyküye ya da sahneye bakın,zira insanların çoğu bir resmin bu öğelerine bakmakla başlarlar ve orada donup kalırlar.Şayet bu önerdiklerimizi yaparsanız ve zaten o tabloyu daha başlangıçtan beri beğenmekte iseniz,onun ansızın size doğru yepyeni bir güzellik ve büyüleyicilikle akmaya başladığına tanık olacaksınız.Resmin bölümleri arasında her türden yepyeni ilişkiler birden “önlenemez” ve “pek isabetli” olarak beliriverecektir.Sanatçının yapıcı sevinçlilik esrimesine bir ölçüde siz de katılmaya başlayacaksınız. ”

Gestalt psikoterapisinde önemli noktalardan birisi algılanan nesnede bütünün parçaları ile olan ilişkisi ve öznenin bu ilişkide oynadığı rolün önemidir.Eğer bütün önce parçalara ayrılmaz olduğu gibi alınmak istenirse gerçek anlamda kişiye ait olamaz.

Dolayısıyla özümsenmek istenen (asimilasyon) nesne önce parçalarına ayrılmalıdır(de-structured).Bu yıkıcı-saldırgan bir süreç gibi görünür ve kültürel bakımdan saldırganlığa biçilen olumsuz değer açısından bakıldığında kabul edilmesi güçtür.

Ancak insan organizması düşünüldüğünde dışarıdan alınan hiçbir katı gıda maddesi çiğnenmeden-parçalanmadan bünyeye katılamamaktadır. Ancak sıvı maddeler bünyeye bu şekilde katılabilirler.Gestalt psikoterapisi bu gerçekten hareketle aynı şeyin duyumlar ve anlamlar açısından da geçerli olduğunu düşünür.Bir olgu ya da nesne önce çiğnenmeli-parçalarına ayrılmalı sonra öze katılmalıdır.Sıvı maddelere benzer şekilde çiğnenmeden “yutulan” bilgi ve deneyimlerin kişiye ait olmayacağı-kişi içerisinde yabancı madde gibi kalacağı öngörülür.

Yaşantısal Geştalt

1.Tamamlanmamış işlerin tamamlanması:

Kişinin geçmişinde dağınık ve eksik parçaları anlamlı bütünler haline getirme eğilimini tanımlar.. Örnek olarak kızgınlık ve kavga ile biten yada vedalaşamadan gerçekleşen ayrılıkların yarattığı tamamlanmamışlık duygusu verilebilir. Bir dönemin bitip yeni bir dönemin başladığı durumların kabullenilmesi geçmişte bitmemiş görünen işlerin tamamlanmasına,duygusal hesaplaşmanın yapılmasına bağlıdır.

Bu gibi durumlarda kişi kendi bünyesinde kabul etmekte zorlandığı,bastırarak uzaklaşmaya çalıştığı duygularıyla karşılaşır. Kırgınlığıyla, yerine gelmeyen beklentileriyle,kendi talepkârlığıyla yüzleşir, Çoğunlukla kırgınlığın yarattığı bir etkiyle sorunlu ilişki ve kişi değersizleştirilip ,kişinin önemli hayat olayları listesinin dışına itilmiş ya da hala liste içinde kalmayı başarmışsa listenin alt sıralarına yerleştirilmiştir.

Artık yapılacak bir şey kalmamasının getirdiği ilişkideki noktalanmışlık duygusu samimi bir yaklaşımın ortaya konabilmesini sağlar. O zamana dek devam eden beklenti ve gereksinmelerin arkasına gizlenmiş olduğu hayal kırıklığı ve öfke duygularının da yansıtılmasına artık lüzum kalmamıştır. Artık kişi ayrıldığı insanı kendisi için önemli ve değerli bir figür olarak hatalarıyla, sevaplarıyla değerli anılar galerisine dahil edebilir. Bağışlamanın ardından tamamlanmış işe dair enerji yüklenmesi serbest kalır ve daha faydalı işler için kullanılmaya başlanır. Çoğu insan için anne babasıyla ve kardeşleriyle olan ilişkilerinde tamamlanmamış işler,duygusal alacaklar ve borçlar bulunur. Yine boşanılan eski bir eş ya da ayrılmış bulunulan eski bir sevgili,tamamlanamayan bir okul, devam ettirilemeyen bir iş,zamanında terk edilen topraklar insanın içindeki tamamlanmamışlık duygusuyla ilişkili olabilir.

Sorular:
1.Hiç sizi etkileyen ayrılık veya ölüm gibi olaylar yaşadınız mı?Buna karşı tepkiniz ne oldu?Şu an bunların etkisinden tam olarak kurtulmuş hissediyormusunuz?İmkan olsa ayrıldığınız kişiye bu gün neler söylemek isterdiniz?
2.İsteyip de hiç başlayamadığınız ya da başlayıp da bitiremediğiniz işleriniz oldu mu?Neden bitiremediniz?Pişmanlık duyuyor musunuz?Mümkün olsa yeniden başlamak ister miydiniz?Mümkün değilse nedeni nedir?

2.Anlam yükleme ve alanı ayrıştırma(şekil/zemin):

Değişik insanlar,aynı şeye değişik anlamlar yükleme eğilimindedir.Dolayısıyla herkesin anlaştığı bir gerçek hiç bir zaman bulunmaz.Her bireyin bir alana yüklediği anlam o bireye özgüdür.Bizim için çevre,ancak ona yüklediğimiz anlamlarla vardır.Bir uyarıcı geldiğinde veya bir gereksinim olduğunda bir şeye dikkatimizi yöneltiriz.İlgi ve gereksinimimize göre alanı şekil/zemin olarak ayrıştırırız.İlgi ve gereksinimler karşılanmadığı ve bloke edilip hayatın dışına itildiği zaman şekil zemin farklılaşması gerçekleşmez ve içsel enerjinin kullanılamadığı sınırlı ve sıkıcı bir yaşam ortaya çıkar.

Algısal yaşantıların nasıl anlamlandırıldığına dikkat çekilmesi.
Sorular:
1.Sizin için anlamlı şeyler nelerdir?Çocuklukta ve şimdi ilgi duyduğunuz şeyler nelerdir?Eskiden ilgi duyup şimdi duymadığınız şeylere karşı tutumunuz değişti mi?Değiştiyse neden değişti?
2.Sizin için anlamlı şeyler yakınlarınız ve arkadaşlarınız için aynı derecede anlamlı mı?Eğer değilse neden?

Yukarıdaki resimlerde figür/zemin ilişkisini araştıralım.İlk resim de figür yüzü bize dönük güzel,genç bir kız şeklinde algılanabilir.Yahut figür yaşlı ve koca burunlu bir kadın şeklinde algınalabilir.Figürün değişmesi bakışın zemin üzerinde serbestçe dolaşması ile gerçekleşir…

Diğer resimde ise figür ortadaki vazo ve zemin çevredeki karanlık olabilmekte iken,zemin ortadaki beyaz alan -figür iki yandaki yüz silüetleri olarak da algılanabilir..

Gestalt psikolojisi,insan zihninin bir zemin ve bu zeminin üzerinde canlanan bir figür ayırt etmeye doğal bir eğilimi olduğunu ileri sürerler.

Gestalt terapisi,figür ve zemini ayırt edemediğimizde doğan sonucun anlamsızlık ve sıkıntı olduğunu söyler.Figürün ayırt edilmesi için zihin zorlanmamalı,heyecanlar bastırılmamalı ve dikkat zeminin üzerinde figürü ayırt etmek üzere serbestçe dolaşmaya bırakılmalıdır… Böylece bakılan şey figürün canlanması ile anlam kazanacaktır..Anlam ise heyecanları serbest bırakacaktır…

Figür olarak neyi algılayacağımızı belirleyen faktör nedir ?
Bu türden bir belirleyici ya da yönlendiriciden söz etmek mümkün mü ?

Belirleyici faktörün kişisel olarak değiştiğini söyleyebiliriz.Yukarıdaki genç kız/yaşlı kadın figürüne bakalım. Eğer zalim babaannesinden veya okulun belalı müdiresinden muzdarip liseli bir genç resme bakıyorsa muhtemelen yaşlı kadın figürü gözlerinin önünde canlanacaktır.Romantik duygular içinde bir genç adam ise belki genç kız resmini önce algılamaya eğilim gösterecektir.Bu figürlerin ikiside ard arda algılanabilir.Bunun için dikkat zorlantılı olarak bir noktaya yöneltilmemeli,zemin üzerinde serbestçe dolaşmaya bırakılmalıdır.Bu yöntem ile insan kendisini doğal heyecanların yol gösterciliğine bırakmış olur.

Bir ders sırasında herkes ciddiyetle ancak bir ölçüde sıkıntı ile dersi dinlediğinde bir öğrencinin hıçkırığı aniden figür oluverir ve dersi dinleyenlerin dikkati o yöne döner.Pedagojik açıdan ,ders verirken figür ve zeminin birbirine karıştığı -ilginin kaybolduğu bir durumda konuya ilişkin beklenmedik ve canlı bir örnek vererek figür/zemin ilişkisini canlandırabilirsiniz.

Ben kendi çalışmalarımda çağrışımların peşinden giderek figür/zemin canlılığını korumaya çalışıyorum.Bu aktif bir çalışma yöntemi oluyor.Pasif biçimde okuyucu olmak yerine okuduğum konuya dair aklıma gelen soruları takip ediyor,ilgili bir kitap ya da netteki bir kaynağa başvurup araştırmayı derinleştirebiliyorum.Eğer sessizlik boğucu bir hale gelmişse yüksek sesle aklımdan geçenleri söyleyiveriyorum.Sonunda anlam kapandığında ,figür solgunlaştığında tekrar kaldığım yere dönüyorum…. Eğer figür kolayca canlanmıyorsa,başka bir uğraşa geçiyor,konuya dönmek için kendime zaman tanıyorum…

Figürün canlanması heyecanlara bırakılmalı,zorlamalı dikkatten kaçınılmalıdır…Dikkat zemin üzerinde serbestçe gezinmelidir…

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>