Sorularla psikanaliz

Freud'un psikanalizi uyguladığı divan

Psikanaliz nedir?

Psikanaliz Freud’un özgün buluşudur. Serbest çağrışım metodunun uygulanmasını kabul ederek hasta aklına gelen her şeyi söyleyeceğini psikanaliste taahhüt eder. Bir sedire uzanan hasta görüşme esnasında kendisine sansür uygulamadan bütün aklından geçenleri aktarır. Psikanalist gerekli yerlerde araya girip yönlendirerek konunun mecrasından iyice sapmamasına yardımcı olur. Psikanalist hastanın ortaya koyduğu materyale ilişkin değerlendirmelerini “yorum” adı altında açıklar. Bu esnada klasik psikanaliz uygulamasında, psikanalist hastanın kendisini göremeyeceği şekilde divanın arkasına doğru konumlanmış bir koltukta oturur. Bu alışkanlık çokça eleştirilmiş ve yüz yüze yeterince insani etkileşime imkan vermediği belirtilmiştir. Freud’un bu yaklaşımı benimsemesinin muhtemel nedeni hastanın serbestçe çağrışım yaparken hiç bir şekilde etkilenmemesi düşüncesi ve saatler süren seanslar sırasında (Freud , günde yedi-sekiz hasta bakıyordu) psikanalistin hasta ile yüzyüze gelerek yorulma tehlikesidir.

Psikanalizde amaç nedir, iyileşme nasıl sağlanır?

Amaç hastanın rahatsızlığına neden olan bilinçdışına bastırılmış anı , cinsel veya saldırgan arzular ve düşlemleri ortaya çıkartarak belirti oluşumuna son vermektir. Zira belirtiler hastanın kabul edemediği,toplumun ona ve onun kendisine yakıştıramadığı bu yüzdende bastırdığı düşünce içeriği yüzünden ödediği kefarettir (bedeldir-cezadır). Psikanaliz ruhsal enerjinin tıpkı fiziksel enerji gibi kapalı bir sistem içerisinde korunduğunu varsayar.Bu esnada doyum yolu kapanan ve bastırılan ruhsal enerji vücutta sinir ağı boyunca dağılır ve organları etkileyerek hastalık belirtilerinin oluşumuna yol açabilir.

Psikanaliz kimlere uygulanabilir?

Psikanaliz ancak hasta ego’sunun kısmen de olsa bütünlüğünü sağlayabildiği ve terapistle ittifak kurabildiği durumlarda uygulanır. Nevroz grubu denilen hastalıklarda ve sınır kişilik bozukluğu ile narsistik kişilik bozukluklarında psikanaliz uygulanabilmektedir. Ancak psikozlarda (şizofreni) ve antisosyal kişilik bozukluğunda (psikopati) psikanaliz uygulanamaz.  Anti sosyal kişilik bozukluğunun iyi gelişmiş bir vicdanı yoktur ve terapiye uyumu iyi değildir. Şizofreni hastalarının ego’su ise psikanalizin bilinçdışını ortaya çıkaran stratejilerine ve ortaya çıkan yoğun anksiyeteye karşı ayakta kalabilecek kuvvete sahip değildir.Psikanaliz genellikle şizofreni hastalarının hastalığını alevlendirir.Bununla birlikte özellikle şizofreni hastalarını seçerek sabırla yıllarca psikanaliz uygulamış terapistler vardır.Ancak açık sözlü olmak gerekirse sonuçlar hiç de cesaretlendirici görünmemektedir.

Bilinçdışının var olduğu nasıl anlaşılabilmektedir?

Bilinçdışı denilen alan bilinçli olarak seçmediğimiz-idrak edemediğimiz ama karşılığını davranışlarımızda bulan bir takım ruhsal fenomenlere ev sahipliği etmektedir. Rüya,dil sürçmesi (lapsus),nevrotik belirtiler (kaygı,fobi ,takıntı vb.), birden ortaya çıkan gündüz düşleri ,çoğul kimlik bozuklukları ve hipnotik telkin sonrası gerçekleştirilen davranışlar bilinçdışı diye nitelenebilecek bir alanın bulunduğu ilhamını vermektedir.

İçgüdü ve dürtü nedir ve psikanalizin görüşüne göre kaç tür içgüdü vardır?

İçgüdü doğuştan gelen ve türe göre değişen belirli uyarılarla karşılaşıldığında bunlara önceden saptanabilecek türden refleks denebilecek şekillerde cevap verme özelliğidir. Bu anlam itibarı ile içgüdü reflesk arkının karakteristikleri ölçüsünde anlaşılabilecek ve hayvanlar aleminde kendisine yer bulabilmesi daha kolay bir terimdir. Dürtü ise organizmanın uyarıya karşın cevap verme potansiyelini saklı tutar. Ancak verilen cevap refleks olmaktan çok “ego” denilen zihinsel yapıdan süzülerek gelen “belirlenmiş ve orgnizmaya özgün ” bir nitelik taşır.

Freud‘a ilk yapıtlarında içgüdüleri “ego içgüdüleri” ve “cinsel içgüdüler” olarak ikiye ayırıyordu.

Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” adlı 1930 senesinde yayınlanan yapıtının bir bölümünde bu ayrımı yapmasında Schiller’in bir şiirinden esinlendiğini söyler. ”Dünyayı devindiren açlık ve aşktır” şeklidenki Schiller beyiti ; Freud’un açlığı ,bireyi korumayı hedefleyen ego içgüdüleriyle, aşkı da cinsel nesnelerin peşinden, türü korumaya yönelik olarak koşan cinsel içgüdülerle özdeşleştirmeye yöneltir Libido terimini ise başta sadece cinsel dürtülerin sahip olduğu enerjiyi anlatmak üzere kullanacaktır.

Bu arada Freud’un “ego içgüdülerini” “libidinal içgüdülerden” ayırmaya götüren şeyin bir yerde aktarım nevrozlarını açıklama çabası olduğunu belirtmeliyiz. Zira aktarım nevrozlarında dirence neden olan etkenin,tüm nevrozlarda olduğu gibi kendini koruma içgüdüsü (ego içgüdüsü) olduğu farzedilmişti.

Freud ego içgüdülerini önceleri , nevrotik rahatsızlıklar sırasında dış dünyanın uyarılarına karşı kapanma ve duyarsızlık göstermek suretiyle kişinin kendisini korumak üzere başvurduğu bir strateji olarak düşünmüştü. Nevrotik kişi gerçek dünyada elde edebileceklerinden vazgeçiyor ve arzusunu düşlemleri ile doyuruyordu. Bu esnada olgunun teorik açıklamasını nevrotiğin kendisini savunan ego içgüdüleri ile cinsel içgüdüleri arasındaki savaşta görüyordu. Bu savaş esnasında nevrotik ıstırap çkiyor, ibidinal isteklerinden kendisini savunmak uğruna sonunda vazgeçiyor ve bu vazgeçmenin sonucunda psikiyatrik semptom oluşuyordu

Ancak böyle bir içgüdüsel karşıtlığın gerçek bir karşıtlık olmadığı giderek anlaşıldı ve sonunda iki tür içgüdünün yapısında yer alan enerjinin aynı türde olduğu –libidinal enerji- kabul edildi. 1920 de “Haz ilkesinin ötesinde” eserinden sonra içgüdülerin sayısı yine ikiydi,ancak karşıt içgüdüler “Eros” denilen “yaşam içgüdüsünden” kaynaklanan “libidinal içgüdü” ile “Thanatos” denilen “ölüm içgüdüsünden” kaynaklanan “yok edici-saldırgan içgüdü” olarak ortaya konulmuştu.

Sadizm ve mazohizm olguları psikanaliz tarafından nasıl yorumlanır?

Freud sadizmi, başlançıçta hakim olma dürtülerine benzerliği bakımından “ego içgüdülerine” bağlamıştı. İçgüdüler üzerinde yapılan “saldırgan ” ve “libidinal” içgüdüler şeklindeki revizyondan sonra dış dünyanın nesnelerine hem “libidinal içgüdünün” hem de “saldırgan içgüdünün” kaçınılmaz biçimde eşzamanlı olarak yöneldiği kabul edildi. Bu durum cinsel etkinliklerde libidinal enerji ile yıkıcı enerjinin bir karışımı olarak kendisini gösteren “sadizm” olgusuna ışık tuttu. İç dünyaya yönelen yıkıcı enerji ve cinsel enerjinin karışımı ise “mazoşizm” olarak değerlendirildi. Freud’a göre cinsel yaklaşım ve eylem hiç bir zaman saldırgan dürtüden yoksun değildir. Tabii,tersi de geçerlidir.

Libido ve katheksis (ruhsal enerji yatırımı) nedir?

Psikanaliz de, libido Eros denilen yaşam içgüdüsünün emrinde bulunan ve kaynağı Id’den önce Egoya sonra dış dünyaya ,dış dünyanın nesnelerine akan ve onlara bağlanan “cinsel enerjidir”Bu enerjinin temelde cinsel karakterde olduğu ancak yüceltilmiş amaçlara doğru yönlendirilebildiği düşünülür. Yani keman çalan birisinin ,keman melodilerinden aldığı estetik hazzın altında yatan temel dürtü cinseldir psikanalize göre. Psikanalizin ruhsal hayatta cinselliğe tanıdığı imtiyaz ve nevrotik olguları “libidinal dürtülerin” doyuma ulaşmasına engel olan kültürel engellemeler sonucu gerçekleşen “bastırma – yerdeğiştirme – tersine dönüştürme – yansıtma” gibi çarpıtmalarla açıklama eğilimi , başta Jung, Adler , May , Fromm , Erikson, Horney ve Kohut olmak üzere pek çok psikanalistçe eleştirilmiştir.

Pek çok psikanaliz ekolü cinsel enerjiyi ve cinsel güdülenmeyi insan için başat harekete geçirici etken olarak görmek istememişlerdir.. Erikson, Fromm ve Horney iç dünyada gerçekleşen enerji dolaşımlarından ve çarpıtmalarından söz etmek yerine daha çok sosyal olgulara , Kohut cinsel değil narsistik güdülenmeye ,Jung kolektif bilinçdışından kopup gelen arketipal enerjinin ego üzerinde yarattığı fırtınalara ve rahatsızlıklara, Adler kendisini eksik ve aşağı hisseden bireyin kalkıştığı “erkeksi protestoya” ve güç istenci ile kalkıştığı ödünleme çabalarına , May ise varoluşun getirdiği “ölüm, yalnızlık ve anlamsızlık “ gibi temel korkuların baskısı altında yaşanan kaygıya ve bu kaygının yol açtığı ruhsal rahatsızlıklara dikkat çekmiştir.

Ancak Ortodoks psikanaliz denilen Freud ekolünün katı savunucuları her şeye rağmen cinsel enerjinin başatlığı üzerinde ısrar eder.

Katheksis libidonun önemli dış dünya nesnelerine veya onların zihindeki imgelerine-düşlerine yatırılmasıdır. Yatırım bir kez yapıldığında nesne ruhsal dünyanın içeriğine dahil olur. Nesneyi kaybetmek veya bir çatışma sonucu bu libidinal enerjiyi geri çekmek gerekebilir. Freud “yas ve melankoli “ eserinde bir kayıp sonrası yaşanan üzüntüyü ve nesneye yapılan yatırımın geri çekilmesinden bahseder. Bu başarı ile gerçekleştiğinde sadece “yas”tan söz edilir. Bu geri çekilmenin bazı koşularda layıkı ile yerine getirilememesi ise depresyona neden olabilmektedir.

Primer ve sekonder Narsizm; anaklitik ve narsistik nesne seçimi

Primer narsizm

Başta ego ıd’den kaynaklanan libidinal enerji ile istila edilmiştir. Bu duruma “primer narsizm” demekteyiz.Ego libido ile şişip megalomani hastalığına yakalanmamak için bu libido fazlasından kurtulmak zorundadır. Libido ego’dan dış dünyanın nesnelerine doğru akar ve ego rahatlar.Egodan dış dünyanın nesnelerine doğru akan psişik enerji bir amibin gövdesinden çıkan “pseudopod”ların (yalancı amipsi ayakların) dağılmasına benzer. Dış dünyanın nesnelerine yapılan yatırım (katheksis) normal cinsel etkinliğin ve türün devamı için elzemdir.

Sekonder narsizm

Libidinal enerji yüklü ego’dan nesnelere doğru akan libidinal enerji ile nesne sevgisini ortaya çıkartır. Ancak bir takım kısıtlanmalar cinsel enerjinin doğrudan nesnelere bağlanamamasına veya bağlanmasına rağmen bir süre sonra bazı psikopatolojik süreçler sonucu bağlandığı nesnelerden libidonun ego’ya geri çekilmesi ile sonuçlanıyorsa , ego’da biriken ve egonun şişmesine (enflation) yol açan enerji için bu klinik olguyu karşılayan “ikincil narsizm” terimine başvurmak gerekecektir.

Narsizm,ego ülküsü ve yüceltme…

Ülkü oluşumu,çocuğun narsizminin yani kendini kolayca bütün hadiselerin merkezi konumuna koyuşunun yeterli olmadığı noktada ortaya çıktığı söylenebilir. Ne kadar çocuksu narsizminden ve mükemmelliğinden vazgeçmek istemese de ,gerek kendi gerçekçi eleştirelliği gerekse dünyanın çocuksu tüm güçlülük fantezilerine karşı kulak çekmeleri sonucunda onu elinde tutamayacağını anlar. Bu andan itibaren narsizmini aktarabileceği bir ülkü oluşumuna ihtiyaç duyar. Aslında ülkü çocuksu yitik narsizminin yerine geçenidir.

Narsizm konusunda kavram kargaşası yaratan iki önemli olgu “yüceltme ve ülküleştirmedir”. Bu bakımdan bu kavramları ayırmaya değer vermek gerekir. Benlik ülküsü zihinde büyültülen, değeri artırılan nesne ve olgularla ilgilidir.Kimi zaman karıştırılsa da ülküleştirme ile yüceltme arasında fark bulunur. Ülküleştirmeyi gözeten ruhsal yapının süper ego olduğunu söyleyebiliriz. Ülküleştirme nesneyi olduğu haliyle zihinde çok önem verilen çok değerli bir noktaya taşıma amacı ile ilgili iken yüceltme nesneye yöneltilen libido hemen doyuma yönelmediğinde , başka ve kültürel açıdan daha yüksek bir amaca yöneltilmesi ile ilgilidir. İkisi arasındaki fark ülküleştirme de nesnenin fetişleştirilmesinin , yüceltme de nesneye yöneltilen arzunun nesneyi simgeleyen ancak kültürel açıdan daha kolay kabul edilebilir-hoş görülebilir “sofistike” nesne ve olgulara yöneltilerek doyum aranmasının söz konusu olmasıdır.

Anaklitik ve narsistik nesne seçimi nedir?

Kişi libidosunun akacağı ve bağlanacağı nesneyi iki farklı türde seçebilir.

Anaklitik nesne seçimi:

Ya kendisini vaktiyle (çocuklukta sevmiş) ve korumuş olan anne babasına bağlılıklarını sürdürecekleri şekilde kendilerini koruyan ve seven nesnelere yöneldikleri görülür. Kendini besleyen kadını veya kendisini koruyan kadını seçer. Anne baba gölgesi altında kalmış bir seçimdir bu…

Narsistik nesne seçimi
Bu seçimde birey kendisni göz önüne alır ve kendisine yakınlık benzerlik gösteren nesneyi seçmeye eğilim gösterir.

a.kendisini
b.bir zamanlar olduğu kendisini
c.olmak istediği kendisini
d.bir zamanlar kendisinin bir parçası olan birini seçer.

Erojen zonlar(bölgeler) ve erotojenite ne demektir?

Erojen deyimi cinsel enerjinin aktığı organlara ve bu cinsel enerji sayesinde duyarlı hale gelmiş organın acı ve zevk verici iletileri gerisin geriye sinir sistemine iletebildiğini anlatan bir terimdir. Bu organların prototipi penisdir. Penis uyarıldığında değişir,kan toplar , şişer ve sıvı salgılar. Uyarılma sonucu değişme ve acı ile zevk bakımından hassaslaşma özelliği bir organı erotojen yapar. Bu bakımdan “anal bölge, meme uçları, klitoris ve dudaklar başta olmak üzere deri ile kaplanmış bölgeler” açıkça erotojendir.

Ancak erotojenite psikanalizde daha önemli bir anlama sahiptir. Erotejinete bütün organların genel bir niteliği gibi görülebilir. Hastalık hastalığı (hipokondriyazisde) sinir sitemince uyarılan ve duyarlılığı artan bir organ bu durumunu fiziksel belirtilerle ortaya koyar.  Bu fiziksel belirtiler başlıca duyumsal nitelikdedir. Organda artan duyumsallık, kişinin ilgisini organın “gerginlik yaratması-ağrı-acı-şişkinlik -karıncalanma gibi “duyumsamalara-belirtilere” neden olması ile çekecektir.Psikanalize göre tıbbi bir tanı konamayan vakaların altında bu mekanizma yatmaktadır.Organın eskisine nazaran böyle bir duyarlılık kazanmasını ölçebilecek türde bir tıbbi teknik bulunmaz.Bu tür rahatsızlıkların zihinde büyütüldüğü ve gerçekte bir şey olmadığı iddia edilse de psikanaliz erotejenik özellik kazanmış bir organın hastalık belirtileri yaratabileceğini düşünür.

Kastrasyon anksiyetesi (hadım edilme kaygısı) nedir?

Psikanalizin en hassas üzerinde en tartışıla gelen mevzularından birisini kastrasyon anksiyetesi oluşturur. Freud ölüm kaygısı da dahil pek çok nevrotik kaygının kökeninde bu kaygının bulunduğuna işaret eder. Kastrasyon, yani hadım edilme kaygısı ,erkek çocuklarda görülen ,Odipal dönemin başıyla birlikte- üç yaş civarı-başlayan anne sevgisi ve anne için baba ile girişilen rekabetin sonucunda babanın öfkesine maruz kalmaktan ve fiziksel olarak sakatlanmaktan duyulan kaygıdır.

Kız kardeşlerin ve annenin penisi olmadığını fark eden çocuk, kendi penisinin mevcut olduğunu görür ama tıpkı anne ve kız kardeşleri gibi olabileceği,yani penisini kaybedebileceği korkusu yaşar. Bu korku annesine karşı olan sevgisini ve kendisine karşı düşmanca duygularını fark eden baba tarafından penisinin yok edileceği şeklinde yaşanır. Odipus kompleksinin içinde kıvranan çocuk bu korku yüzünden anne sevgisinden vaz geçer ve baba ile özdeşleşme yani penise sahip olmayı seçerek anneden vazgeçme yoluna gider. Freud bu kompleksin çözülmesi ile süper ego denilen üst benliğin oluşumunun paralel gittiğini belirtir. Otoriteye (babaya) isyan sona erdiğinde babanın otoritesi de içselleştirilir ve süper ego ortaya çıkmış olur.

Bu sağlıklı süreç annenin ayartısı ve babanın özdeşleşecek kadar yakın olmaması-baba korkusunun fazla oluşu nedeniyle beklendiği gibi gelişemez ise sonunda beklendiği gibi baba ile özdeşleşme olmaz. Bu durumda kastrasyon korkusu, fiziksel ve ruhsal zarar görme korkusu şeklinde yaşanır. Baba rekabeti ve anne sevgisi ise hırs ve rekabet şeklinde yetişkin yaşama taşınır. Cinsel hayatta problemlere (iktidarsızlık ve erken boşalma) neden olabilir. Fobi ve kaygı-endişe bozuklukları gibi nevrotik bozukuluklara da sebebiyet verebilir.

Oedipus kompleksi nedir?

Oedipus kompleksi , çocuğun uyanan cinselliği ile birlikte karşı cinsten olan ebeveyne cinsel ilgi ve aynı cinsten olan ebeveyne karşı “düşmanlık –rekabet” duyguları geliştirmesini anlatır. Freud’un evrensel geçerliliğe sahip olduğunu ileri sürdüğü ve tüm nevroz teorisini üzerine oturttuğu en önemli varsayımdır.Bu olguyu anlamak için olguya ismini veren Freud’un pek etkilendiği antik dönem tiyatro yazarlarından Sophokles’in başyapıtı Kral Oedipus tragedyasına bakalım.

“Antik yunan tiyatro yazarlarından olan Sophokles’in başyapıtı olan Oedipus ,kaderi gereği babasını ölürden ve annesiyle evlenen bir gencin hikayesini anlatır. Thebai kralı ,Kral Laios ,Pelops’un oğluna tecavüz ettiği için lanetlenmiştir.Doğacak oğlu kral Laios’u öldürecektir.Laios ,doğan çocuğu öldürmek üzere ayaklarını iplerle bağlayarak ormana gönderir (oedipus: ayakları şişkin olan demektir). Kurda kuşa yem olmasını beklemektedir. Ancak Oedipus’u ormana götüren yardımcı ona ihanet ederek çocuğu bir çobana verir.Çaban da çocukları olmayan Corinth kralı Polybus’a teslim eder küçük çocuğu. Oedipus kralın çocuğu olarak mutlu bir çocukluk ve gençlik geçirir. Ancak bir gün evlatlık olduğunu düşündüren bir durumla karşılaşır. Durumu anlamak üzere Delphoi kahinine gittiğinde kahin kendisine ,onu bekleyen acı sonu bildirir.Babasını öldürecek ve annesiyle evlenerek zina ürünü bir nesil meydana getirecektir. Delphoi den çıkarken karşılaştığı bir yaşlı adam ve ona eşlik eden refakatçilerle yol önceliği yüzünden tartışır. Çıkan kavgada yaşlı adamı ve refakatçilerini öldürür. Ölen adam babası kral Laios ‘tur ancak bunu bilmez. Yoluna devam ettiğinde karşısına herkese bir bilmece soran ve bilmeceyi bilmeyeni öldüren Sfenks çıkar.Sfenks yüzünden Thebaililer toplanarak bir çözüm yolu aramaktadırlar. Kralları Laios öldüğü için kendilerini Sfenksten kurtaracak kişiye krallık verme sözünde bulunurlar.

Sfenks’in sorusu önce dört ayak sonra iki ayak ve en sonunda üç ayakla yürüyen ancak ayakları en çok iken en güçsüz olan yaratık kimdir şeklindedir. Oedipus bunu bilir ve yaratığın insan olduğunu söyler. Önce emekleyen ,sonra yürüyen en sonunda baston kullanan insan emekleme zamanlarında aslında en güçsüz zamanını yaşamaktadır. Sorusu bilinen Sfenks intihar eder. Thebailililer Oedipus’u kutlar ve kral seçerler. Oedipus annesi kraliçe Lokaste ile onun annesi olduğunu bilemeden evlenir bilemeden. Ondan iki kız, iki erkek çocuğu olur . Mutlu geçen günleri bir veba salgını takip eder.Bu felaketten kurutulmak için Delphoi deki kahine danışılır. Kahinin cevabı bu felaketin sona ermesi için gereken şartın , içlerinde mutlu bir yaşam süren günahkarı bulup ülkelerinden kovmaları olduğunu söyler.

Durumu danıştığı kör kahin Teireisias katilin babası kral Laios’u öldüren Oeipus’un kendisi olduğunu ve annesi ile evlendiğini, zina ürünü çocukları olduğunu bildirir. Oedipus , o esnada babası sandığı Polybos’un ölmeden önce yaptığı itirafı kendisine ulaştıran bir elçiden aslında Polybos’un evlatlığı olduğunu öğrenir. Annesi Lokaste’den ise zamanında babası tarafından kurda kuşa yem bırakılmak üzere ormana bırakılan küçük bir çocukları olduğu hikayesini dinler. Artık öldürdüğü yaşlı adamın babası olduğundan emindir.  Kehanet gerçek olur.Herkes tarafından terk edilir.Sonunda gözlerini oyar ve Lokaste de kendisini asar.”

Bu son derece hazin oyun, belli ki Freud’a insanoğlunun sahip olduğunu düşündüğü evrensel ölçekteki “ensest arzusuna” ve kendi cinsinden olan ebeveyne olan “rekabet ve düşmanlık” şeklindeki duygusal karşı çıkışına dair eğilimlerin ipucunu vermiştir.

Hepimizin bir yunan trajedisinin acıklı temalarını “üç ile beş yaşları” arasında yaşıyor olduğumuz gerçeği doğrusu insana inandırıcılıktan uzak geliyor. Ancak Freud bu düşüncesini sayısız klinik malzeme ve yayınla desteklemiştir.İnanıp inanmamak serbest,ancak her çocuğu olan ebeveyn bilir ki erkek çocuk anneye kız çocuk ise babaya fazlasıyla düşkündür.

Peki bizler henüz üç ile beş yaşları arasındayken bir ebeveynimizin sevgilisi diğerinin katili miyiz? Anlatılan trajedinin bir çocuk için sadece duygu düzeyinde yaşanan bir “sevgi ve rekabet” olgusuna işaret ettiğini unutmayalım. Abartı efsane ve trajedilerin özüdür. Ve bu üslup seyirciye ulaşmanın bir yolu olarak seçilmiştir. Ancak yaşanan “çocukça geçici bir hırs ve sevgi fırtınası ” neden gerçekliğe uygun olmasın? Bu iddiayı enine boyuna düşünmeliyiz….

Oedipus komleksi eğer gerçek ise bizler , çocukluklarımızda ebeveynlerimizi öldürmek ve anne babamızla yatmak şeklinde ensestiyöz arzulara sahip canavarlar mıyız?

Bu sorunun cevabı “ensest – cinsel ilişki” ya da “öldürmek” fiilinden üç ile beş yaşlarındaki bir çocuğun ne anladığı ile ilgilidir. Bu yaştaki bir çocuk bildiğimiz anlamda cinsel ilişkiyi (intercourse) anlayamaz. Diğer yandan “ölmek-öldürmek” gibi fiillerde erişkin yaşamlarımızda sahip olduğumuz anlayışların çok uzağındadır.

Bir çocuk penisin tam olarak ne işe yaradığını bilmez. O daha çok penisi sahip olunan bir “fazlalık-eksiklik” alegorisi içinde değerlendirir. Penisin anne de olmaması baba da olmaması çocuk için tam olarak anlaşılamayan bir anlama sahiptir. Eğer penis, annede yoksa ve kendisinde varsa ,tıpkı babasında olması ve annesinde olmaması ile benzer bir durum söz konusudur.Bu annenin babayı istemesi ve birlikte olması ile paralel düşünülür. Eğer çocuk penis sahibi ise kendisini anne ile birlikte bir bütün olarak düşünebilir. Ancak baba bu durumda çocuk-anne birliğini bozacak rekabet unsuru olarak ortaya çıkacaktır.

Babanın ya da anneyi öldürme arzularının da bir erişkinin sahip olduğu benzer arzular ile bir tutulmaması gerekmektedir. Çocuklukta ölüm muğlak-belirsiz bir anlama sahiptir. Çoğu kez ortadan kaybolmak ile ilişkili görünür. Yani çocuğun ebeveynlerinden birisini öldürmesi fantezisi “eğer anne ya da baba,her ikisinden birisi birden ortadan kaybolsaydı-ya da baştan itibaren hiç ortada görünmeseydi ne güzel olurdu” şeklinde bir düşünceye karşılık gelir.

Bu gayri-ihtiyari zihne gölgesi düşen arkaik nitelikteki düşüncelerden dolayı çocuğu suçlu bulmanın ne kadar yanlış olduğu görülüyor. Ancak çocuğun masumluğuna gölge düşüren bu tür akıl yürütmeler maalesef kimi tutucu çevreler tarafından pek öyle iyimser yorumlara mahzar olmamaktadır. Çocuk cinselliğinin toptan inkarına kadar giden görüşler karşısında psikanalizin söyleyecek fazla bir şeyi bulunmaz. Ancak çocuk cinselliğinin gerçekten de yapı itibarıyla “çocuksu” olduğunu söylemek aslında başından beri ne kastettiğimizi anlatmaya yetecektir.

Çocuklardan bahsedilirken neden bu kadar penis” ya da “vagina” gibi cinsel içerikli sözcükler kullanılıyor? Tanrı inancı,oyuncak dünyası ve ana-baba sevgisi gibi çocuğun dünyasında yer bulan etkenlerden neden hiç söz edilmiyor? Ya çocuk için yaşantısında cinsellikten daha fazla yer tutan oyun dünyasına ne demeli?

Psikanalizin amacı çocukların masumiyetine gölge düşürmek değildir. Ancak psikanalizin savunduğu bilimsel bakış açısı “ahlaki yargılarla” pek az uğraşır. Onun başlıca uğraş alanı “nesnel olarak ortaya konabilen gerçeklerden oluşan sistemli bir ilişkiler ağı” oluşturmaktır.

Psikanaliz çocuğun, aynı yaşta bulunan erkek ve kız çocuklar arasında hangi gruba ait olduğunu “penisinin var olup olmayışı” üzerinden imgelem dünyasına kaydettiğini bulur.

Kendiliğinden geliştirilen tanrı inancı için çocuk henüz çok küçüktür, hatta onun tanrı yerine geçen ,arzularını yerine getirmeye muktedir ana babası varken tanrı ancak “söz edilen ve ayırdına zamanla varılacak bir figürdür”..Ancak tanrı öğretisi ve sevgisi çocuğa pratik yaklaşımlarla –tam anlaşılması mümkün olmayan bir perspektiften de olsa- aşılanabilir ,bu yönde psikanalizin bir itirazı bulunmaz…

Oyun dünyası ise psikanalizin bakış açısından gerçeklik ilkesinin farkına varılması ile birlikte daha da gelişen gerçekliğin sembolik yollarla sınanması ve gerçeklik ilkelerine uygun olarak başarı kazanılması olarak görünür. Çocuğun oyun esnasında gördüğü çeşitli rollere girdiği ve bu rolleri başarıyla yerine getirmeye çalıştığı aşikardır. Evcilik oyunu basitçe çocuğun,anne-babasında gördüğü ev düzeni içerindeki rol paylaşımını kendisinin de başarabileceğini gösteren taklite dayalı bir pratiktir..

Oyun esnasında haz kassal devinim sisteminin faaliyeti ile alınır. Ayrıca denge ile ilgili iç kulaktaki vestibüler sitemim uyarılması (çocuğun kendi etrafında dönmesi ya da salıncakta sallanması) haz duygusu uyandıran bir başka kaynaktır. Bazı oyunlarda nesne sürekliliği evresinde bocalamakta olan çocuk kendisinin ve arkadaşların ya da oyuncakların bir görünüp bir kaybolması ile nesne sürekliliğini haz verici biçimde test eder. Bazı diğer durumlarda ise hazzın doyumunun değişik deneyimlerde tehdit edilmesi ve sonunda ortaya çıkarak çocuğun küçük çaplı bir zafer kazanması söz konusudur.Çocuğu havaya atıp tutmalar, “çocuğun havaya atılma-yere düşme korkusu”” ile kucağa düşüp yeniden güvenliğe kavuşması arasında cereyan eden gerilimden duyduğu haz ile belirlenir.

Ruh “ego,id ve süperego” gibi parçalara ayrılabilecek tiynette bir yapı mıdır?Bu bir indirgeme değil mi?

Ruhun parçalara ayrılarak kavramlaştırılması ,onun “bütünlük ve gizem” içinde bir varlık oluşu ile ilgili anlayışa zıttır. Ancak bütünlük parçaların bir arada işleyişi ile yine mümkün olmaktadır. Gizem duygusuna ise kısmen veda etmek gerekiyor.Zaten amacı açıklamak olan ve kendisini pozitif bilimlere yakın hisseden, ona dahil olmak isteyen ruhbilimin “gizem” duygununa gereğinden fazla itibar etmemesi de olağandır.

Bu tür bir bölünme, Freud tarafından klinik deneyimleri-olguları izah edebilen bir psikolojik kuramın inşası için işlevsel maksatla icat edilmiştir. Zira istenilen üzerinde fiziksel kuvvetlerin coğrafi olarak olarak hareket edilecek bir harita çizmek değildir. Maksat kimi ruhsal fenomenleri bazı başlıklar altında kategorize ederek ,kategoriler arasında geçen ilişki ve çatışmaları çözümlemektir.

Burada Id’in içgüdüsel olarak mevcut bulunan tüm eğilimlerin ana yurdu olduğunu, Süperego’nun kültürel olarak insana neyi yapmasının doğru neyi yapmasının yanlış olacağını belirleyen içsel bir gözlemci olarak anlaşılması gerektiğini söyleyebiliriz. Ego’nun ise “gerçeklik algısına” sadık kalarak bu iki yapıya ait güçleri uzlaştıracak bir plan üzerinde çalışan, çatışmanın ortaya çıkardığı kaygıya karşı savaşan ve organizmanın fiziksel-ruhsal her türlü yararını gözeterek hareket etme yükümlülüğünü omuzlarında taşıyan “yürütme organı” olduğunu ifade edebiliriz.

İç çatışma (inner conflict) sözcüğü ile anlatılmak istenen nedir?

Dışımızdaki dünya ile çatışmalarımızın olduğu bilinen bir gerçektir. Bu çatışmalar kişide kuvvetli bir kaygı duygusu uyandırır. Bu da doğal karşılanır. Ancak kimi zaman içimizde kaygı duyar,bir takım ruhsal rahatsızlık belirtileri gösterir ancak sebebini bilemeyiz. Freud’un iç çatışma kavramı bu durumu izah etmeye yarar. Üst benlik ya da süper ego denilen oluşum çocuğun odipal gelişim döneminin sonunda kurularak dış dünyanın bir temsilcisi olarak göreve başlar. Bu zamandan sonra Id’den kaynaklanan arzular öncelikle super ego denetiminden geçecektir. Bu esnada Id ile süper ego arasında yaşanan çatışma bir iç çatışmadır. Ego bu çatışma arasında kalır. Çatışmaya çözüm bulmak için çaba gösterir.Süper egonun onayı yok ise dürtünün boşalmasına engel olur.Uygun zaman gelinceye kadar bekletir veya savunma mekanizmaları denilen mekanizmalar vasıtasıyla dürtüyü bilinçdışına bastırır,nesnesini değiştirir ve ya tam tersi doğrultuda hareket etmeye yönlendirir. Konversiyon (dönüştürme mekanizması) uyarınca arzunun doyumunun yerine geçen bedensel belirti oluşumuna da neden olabilir.

Birincil ve ikincil düşünce süreçleri terimleri ile anlatılmak istenen nedir?

Freud, zihne hakim olan arkaik düşünce biçiminin imgelerle düşünme olduğunu söyler. Birincil süreç düşünce sözcükleri içermez yani dilsel nitelikte değildir. Dolayısıyla mantığı da farklıdır. Bu düşünce biçimine göre zıt imge veya nesneler birbirini temsil edebilir,ardışık zaman mefhumu yoktur (zaman aşırı geçişler doğaldır), bir figür bir çok figürün niteliklerinin birbirine kaynaştırılması ile oluşabilir (kondansasyon) , bir şey onun bir parçası veya onu çağrıştıran bir başka figür ile temsil edilebilir (simgeselleştirme), gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı nedensellik ilkesi geçerli değildir (bir kişinin gücü dağları yerinden oynatmaya yetebilir vb.) Çocuğun egosu geliştikçe ve dil öğrendikçe ikincil süreç düşünce ön plana çıkmaya başlar ve günlük yaşamın büyük bölümünde hakim olur. Mantığa-sözcüklere dayanan, simgeselleştirme kullanmayan ,zamansal süreklilik anlayışına sahip ,zıtları birbirinden ayrı tutan bir düşünce tarzıdır bu.Ancak erişkin hayatta dahi insan dalıp gittiğinde,gündüz düşleri ortaya çıktığında birincil süreç düşünce kendisini kısa bir süre için gösterebilir. Yine bilincin keskinliğini kaybettiği ateşli veya ağır hastalıklarda ,alkol veya uyuşturucu kullanımı esnasında ,uzun süre anestezik maddelerin kullanıldığı cerrahi operasyonlardan sonra ve normal olarak uykunun REM fazında rüya görürken birincil süreç düşünce ortaya çıkar. Mitoslar, efsaneler insanlık tarihinin eski dönemlerinde daha çok kullanılan birincil süreç düşünceyi yansıtacak şekilde simgeselliklere, zıtlıkların birliğine, nedensellik düşüncesinin ihlaline (böylece doğaüstü güçlerin işlerliğine) yer verir. Böylece mitoslar bilinçdışına açılan arkaik kapılar gibi işlev görür. Freud’un , “Oedipus kompleksi” dediği tam psikanaliz kuramının merkezinde yer alan olguya bir antikçağ yunan öyküsünden esinlenerek isim vermiş olması ve Jung’un mitolojiye olan düşkünlüğü bu bakımdan bakıldığında anlaşılabilir.

Psikanalizin temel kuramsal önermeleri nelerdir?

Psikanaliz üç temel psikolojik önermeye dayanır.Bu önermeler; insan psikolojisinin “yapı, gelişim ve güdülenmesi” ile ilgilidir.

Yapısal kuram, ruhsal yapının “id,ego ve süperego” terimleriyle bilinen bileşenlerini ve bu bileşenlerin birbirleriyle ilişkilerini işlevsel biçimde ele alır.

Gelişimsel kuram, bireyin psikolojik gelişim sürecine odaklanır ve bu süreç esnasında geçtiği ve takılı kaldığı evreleri inceler. Freud,psikoseksüel gelişim süreci adı verdiği süreçte bebeğin cinsel dürtülerin kuvvetli bir biçimde kendini gösterdiği ve buna karşılık dış dünyanın “kültürel,dinsel ve ahlaki engelleri” ile engellenerek çatışma yaşadığı bir takım dönemlerden sırasıyla geçtiğini söyler.Oral,anal ve odipal (fallik) dönemler olarak belirtilen “çocukluk cinselliğinin yoğun olarak yaşandığı” bu dönemlerden sonra ilkokul çocuğunun “gizil/latent” denilen dürtüsel açıdan sakin , sessiz bir döneme girdiği belirtilir. Ergenliğin başlamasıyla birlikte psikoseksüel gelişim süreci son bir döneme doğru evrilir. Adolesan dönem denilen bu dönemde ruhsal yaşam “çocukluk dönemindeki” dürtüsel canlılığı kazanır. Erişkin cinselliğinin nispeten stabil “genital dönemi” Psikoseksüel süreçlerin sonuncusudur.

Güdülenim kuramı,ruhsal işlevlerin sürdürülebilmesi için gerekli görülen enerjinin kaynağını , dolaşımını ve dönüşümünü inceler. Libido adı verilen bu enerji temelde “cinsel bir enerjidir”.  “Haz ilkesi” temelinde cinsel dürtüler doyuma ulaşmaya çalışır. Ancak büyüme ve uygarlaşma süreci esnasında karşılaşılan engeller ,çocuğa bazı kereler (kendi çıkarları gereği) “haz ilkesi”nin çabuk doyuma ulaşma arzusuna tümüyle veya kısmen karşı çıkması gerektiğini öğretir. Yapısal kuramda ortaya konulan “ego” isimli işlevsel kompartımanın şekillenmeye başladığı yer de tam burasıdır işte.Ego, doyumun gerçekleşmesi halinde uğranılacak zararı gözeterek arzuyu bekletebilir. Giderek, tehlike karşısında “sinyal anksiyetesi” denilen haberci mekanizmayı harekete geçirerek,potansiyel tehlikeye dikkat çekmeyi başarır. Bu mekanizma tehlikeyi bertaraf etmek üzere ego’nun önderliğinde organizmayı faaliyete davet eder. Üst ben yani ahlaki ben ile arzular arasında uzlaşma noktaları oluşturabilmek adına “savunma mekanizmaları” denilen bazı tekniklere başvurmayı öğrenir.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Sorularla psikanaliz

  1. Teşekkürler paylaşımlarınız için.Dikkat ve ilgi ile okuyorum.İlgimi çeken konular.Ancak ben bir mühendis olarak bu kadar ölçülmesi zor ve çok ciddi bir hızla değişen insan yapısının ve çok daha hızlı değişen insan psikolojisinin hala daha üzerinden 2 asırdan fazla geçmesine rağmen bir tek adamın (Freud) bulguları üzerinden değerlendirilmesini anlayamıyorum. Bence modern insanın sizler gibi modern düşünce yapısına sahip doktorların , tecrübelerinizden oluşan tespit ve düşüncelerinize,yorumlarınıza daha fazla ihtiyacı var.Aile yapısı,sosyal medya,algı düzeyi o kadar değişti ki,o dönemin çocukları ile bu dönem çocuklarının cinselliğe,aile yapısına bakışları çok farklı.
    Oedipus yada hadım edilme korkusundan çok internetim kesilirse,şarjım biterse kompleksleri gelişiyor:)))Saygılarımla.
    Saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>