Jean François Lyotard: Hayatı ve felsefesi

Jean François Lyotard(1924-1998)

Jean-François Lyotard 1924′de Versailles’de doğdu. 1956 yılında üniversitenin felsefe bölümünü bitirerek lisede felsefe öğretmeni olarak bir süre çalıştı. 1954 ile 1964 yılları arası Lyotard’ın marksist bir yönelim ile “Sosyalizm ya da Barbarlık” adlı marksist bir dergiye yazı yazdığı dönemdir. Önceleri radikal bir Marksist olan Lyotard “Economie Libidinale” (Libidinal Ekonomi) kitabıyla birlikte(1974) Nietzscheci bir konumdan Marksizm ve Modernizm öğretilerini eleştirmeye başladı.

1968 Mayıs’ı esnasında Lyotard, Sorbonne-Nantere üniversitesinde dersler vermekteydi. Emekliliğine kadar(1987) Paris ve Saint-Denis üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Lyotard, ABD’nin çeşitli üniversitelerinde Fransız felsefesi ile eleştirel kuram üzerine dersler verdi. 21 Nisan 1998’de Paris’te lösemiden öldü.

1979 yılında yayınlanan “Postmodern Durum” adlı kitabı dünya çapında ilgi görmüş ve kısa sürede referans gösterilen bir metne dönüşmüştür.

1983 yılında yayınlanan “Le Differende”de Lyotard Wittgensteinci dil felsefesine yakın durduğu görülür.

Lyotard, Wittgenstein’dan “dil oyunları” anlayışını alarak kendi bünyesine katmış görünür. Dil oyunları kendi içsel kuralları ile belirlenmiş ve oyuncular tarafından bu kurallar kabul görmüştür. Böyle bakıldığında dil oyunlarının tek meşruiyet kaynağı oyuna katılanların vardığı mutabakattır. Böylece mutabakat sayısı kadar oyun kurulur. Bu bakış açısı “çoğulculuğun” kaçınılmaz gerçekliğini ortaya koymaktadır. Lyotarda göre dil oyunları indirgenemez çokluk ve çeşitliliğe sahiptir. Oyunlar kendi bakış açılarını serbestçe seslendirme hakkına sahip olabilmelidirler.

Lyotard’a göre postmodern duruma yol açan etken bu güne kadar dillendirilen büyük anlatıların hedeflediklerini gerçekleştirememeleri ve başarısızlığa uğramalarıdır. Bu durum büyük anlatılara karşı toplumda şüphe ve inançsızlığın doğmasına yol açmıştır. Düşünsel alanda gerçekleşen bu kopuşa maddi alandaki değişimler eşlik eder. Modernite projesi en temel nosyonları ile birlikte kuşku altındadır. Lyotard, modernizme içkin “büyük anlatılar” adı verdiği bir düzine temel kavramı ( İlerleme, Aydınlanma, Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb.) analiz ederek neden inandırıcı olmadıklarını ortaya koymaya çalışır. Postmodern durum ise işte bu kuşku hali ile birlikte başlayan yeni bir yaşam tarzının- dönemin adı olmaktadır.

Karşılaştırılamazlık

Lyotard ,ortaya ölçülemezlik ya da karşılaştırılamazlık denilen teorik sorunu koyar. Farklı adalet ve hakikat konumları birbiriyle ne karşılaştırılabilir ne de birbirlerine indirgenebilir.

Modernizmin (pozitivizm), tinin diyalektiğinin ve ya Marks’çılığın önerdiği gibi tek bir hakikat, salt bir akıl, evrensel bir yaşam konumu olduğuna (tarihin ve ilerlemenin tek ve evrensel bir yönü olduğuna) inanmak ve bunu teorik kanıtlarını ortaya koyabilmek mümkün değildir.

Bu beraberinde bilginin meşruiyeti sorununu getirir. Eğer bilgi edinimi için gerekli motivasyon “gerçeği (hakikati)” ele geçirmenin ve “özgürleşmenin” bir yolu olarak sunulan “büyük anlatılara” duyulan inanca dayandırılamayacaksa neye dayandırılacaktır? Büyük ve temel bir hakikate ulaşmanın yolu olmaktan çıktığında “bilgilenmek” ne işe yarar? Endüstri-sonrası-toplum, bilgi ve informasyon teknolojisinin büyük bir rol oynadığı üretim yapısına geçiş yapmıştır gerçi. O halde artık bilgi başlıca teknolojik “üretim” için vardır. Ve bilgi satılmak için edinilen bir “meta” olmuştur. Bunun yanısıra bilgi doğruluk ölçütlerinin belirlenmesi, verimlilik, adalet ve estetik alanlarında da bir yetkinlik sağlamaktadır.

Günümüzde bilgi ediniminin zihinlerin, hatta tek tek bireylerin eğitilmesinden ayrılamayacağı biçimindeki eski ilkenin gittikçe modası geçmiştir Lyotard’a göre. Bilginin kendi içinde bir amaç olduğu düşüncesi ortadan kalkmıştır. Bilgi artık satılmak için üretiliyor, bundan böyle de yalnızca bu amaç için üretilecek.

Lyotard’a göre bilgi, doğruluk ölçütünün basitçe belirlenip uygulanmasıyla sınırlı değildir; doğruluk ölçütünün belirlenmesinin ötesine geçen ve verimlilik (teknik ve vasıf), adalet ve/ya da mutluluk, güzellik (işitsel ya da görsel duyarlılık) ölçütlerinin belirlenmesine kadar uzanan bir yeterlilik sorunudur. Bilgi, kişinin yalnızca “iyi, düzanlamlı”  sözceler oluşturmasına değil, aynı zamanda onun “iyi kural koyucu” ve “iyi değerlendirici” sözceler oluşturmasına da olanak verir. Ancak bütün bunlar nasıl değerlendirilmelidir? “Bilen”in sözceleri bir başkasıyla konuştuğu bağlamdaki toplumsal çevre tarafından kabul edilen ölçütlere (adalet, güzellik,doğruluk ve verimlilik ölçütlerine) uygunsa ,o sözcelerin iyi oldukları sonucuna varılır.

Dil Oyunları

Bu noktada Wittgenstein’ın “dil oyunları” kavramından etkilenen Lyotard’ın aşağıdaki gözlemlerde bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor. Çeşitli sözce kategorilerinden her biri, kendi özelliklerini belirleyen kurallar ve bu kuralların oturtulabileceği zeminler bağlamında tanımlanabilir.

Dil oyunlarının kuralları kendi meşruluklarını kendi içlerinde taşımazlar, daha çok oyuncular arasındaki bir sözleşmenin (açık ya da örtük olarak nesneleridir) yani kurallar yoksa oyun da yoktur.

Toplum, basitçe dil gibi değildir. Dildir, ve hepimiz dil kapanına yakalandığımız için, içinde yaşadığımız özgül ‘söylemler’ dışında kullanabileceğimiz hiçbir dışsal hakikat standardı, hiçbir dışsal bilgi göndergesi yoktur.

Her sözce oyundaki bir hamle gibi düşünülür. İletiler, düz anlamlar, kural koymalar, değer biçmeler, edimseller vb.’nden hangisini ya da hangilerini içerdiklerine bağlı olarak alabildiğine değişik biçimler ve etkiler taşırlar.

Lyotard dil oyunlarının birbirleriyle karşılaştırılamaz oldukları düşüncesindedir. Düzanlama dayalı oyunu (bu oyunda geçerli olan doğru/yanlış ayrımıdır) , kural koyucu oyundan (bu oyunda geçerli olan adil/adil olmayan ayrımıdır) ve teknik oyundan (buradaki ölçüt ise verimli/verimsiz) ayrımıdır.

Muhtemeldir ki Lyotard, dil oyunların esas itibarı ile hilekarlar arasında çatışmaya dayalı olarak gerçekleşen ilişkiyi cisimleştiren oyunlar olarak görüyor. Her koşulda, şeyleri kavrama tarzımız doğrultusunda eylemeye eğilimliyiz. Uslamlamalarımızda kullandığımız en yaygın eğretilemelerden birisi savaş eğretilemesidir. Bir takım konumların asla savunulamaz konumlar olduğunu söyleriz; konuşurken karşımızdaki insanın uslamlamalarına saldırırız, onları yıkarız, vurup düşürürüz. Yürüttüğümüz tartışmaları ya kazanırız ya da kaybederiz. Lyotard’a göre konuşmak her zaman kavga etmektir.

Totalitarizme karşı çoğulcu demokrasi

Lyotard’a göre postmodernizmin siyasal anlamı, totaliterliğe karşı çıkıştır. Bu yönde aşırı iyimser olmakla eleştirilmiştir. Totalitarizm, modernizmdeki her tür ögretiye içkin hale gelen birlik ve düzen anlayışlarından, dahası mutlak akıl ve hakikat anlayışından gelir. Bunlara karşı heterojen ve çoksesliliği önerir, ki bu onun Wittgensteinci dil oyunları anlayışına uygun bir görüştür.

Mutlak bir uzlaşmanın degil, geçici sözleşmelerin peşinde olunmalıdır.

Lyotard’in kuşkuculuğu, nihilizme varmaz, adalet modası gecmis bir kavram değildir ona göre, modernligin demokratik potansiyeli vardır ve yapılması gereken onun yenilenmesi ve derinleştirilmesidir.

Anlatısal Bilgi ve Bilimsel Bilgi

Bilimsel bilgi bilginin bütününü temsil etmez. Nitekim Lyotard’ın anlatısal bilgi diye adlandırdığı bir başka türden bilgiyle başından beri rekabet ve çatışma içinde olmuştur. Geleneksel toplumlarda anlatısal biçimin üstünlüğü söz konusudur. Anlatılar (halk hikayeleri, söylenceler ve masallar) hem toplumsal kurumlara meşruluk kazandırırlar hem de yerleşik kurumların bütünleşmesine yönelik olumlu ya da olumsuz örnekleri temsil ederler. Anlatılar yeterlilik ölçütlerini belirler ve/ya da bu ölçütlerin nasıl uygulanmaları gerektiğini gösterirler. Böylelikle söz konusu edilen kültürde söylenilmesi ve yapılması doğru olanı tanımlarlar.

Geleneksel toplumlardaki anlatı geleneği, aynı zamanda topluluğun kendisi ve çevresiyle yaşadığı ilişkiye dayalı üç ayaklı bir yetki paylaşımının- “nasıl yapacağını bilmek (know how),”nasıl konuşacağını bilmek” ve “nasıl dinleyeceğini bilmek”-tanımlamasına yönelik bir gelenektir. Anlatısal biçimde doğruluk, adalet ve güzellik üzerine bildirimler genellikle birbirleriyle örülüdürler. Bu anlatılar aracılığıyla iletilen, toplumsal sözleşmeyi oluşturan kurallar kümesidir.

Lyotard anlatısal ya da öykü anlatan bilgi savlarının geri çekilmesini tartışır. Bilimin,dil oyununda , göndericiden söylediğine ilişkin kanıt gösterebilmesi, aksi durumda aynı göndergeyle ilgili çelişen ya da çatışan her bildirimi reddetmesi beklenir. Bilimsel kurallar on dokuzuncu yüzyıl biliminin doğrulama, yirminci yüz yıl biliminin ise yanlışlama dediği görüşün temelini teşkil ederler. Söz konusu kurallar, eşler (gönderici ile alımlayıcı) arasındaki tartışmanın bir uylaşım (konsensüs) ufku içersinde yapılmasına olanak tanırlar. Her uylaşım bir doğruluk göstergesi değildir, ama bir bildirimin doğruluğunun zorunlu olarak bir uylaşımı imlediği öngörülür. Bilim adamları bildirimlerini doğrulayabilen bir eşe yani bir alımlayıcıya ihtiyaç duyarlar, bu anlamda da sırayla gönderici olurlar. Bu bağlamda gereksinimi duyulan eşitliklerin yaratılması gerekir.

Bu yeniden üretimin gerçekleşmesini olanaklı kılan öğretkelerdir (didactics) Bunun ilk önkabulü öğrencinin göndericinin bildiğini öğrenebileceği, bu anlamda bir uzman olan öğretmenle eşit yeterliliğe sahip olabileceği düşüncesine dayalıdır. Uzmanlar öğrencilerin yeteneklerini geliştirme sürecinde öğrencilerin henüz yeterince bilmediklerinin farkındadır ama öğrenmek için çaba gösterdiklerine de itimat eder. Bu yolla öğrenciler bilimsel bilgi üretme oyunu ile tanışırlar. Bilimsel bilgide daha önce kabul edilmiş her bildirime her zaman için geçersiz ya da yetersiz olabileceği düşüncesi ile karşı çıkılır. Aynı göndergeye ilişkin daha önce onaylanmış bildirimi çelen her yeni bildirim, ancak daha önceki bildirimi çürütmesi koşuluyla geçerli olarak kabul edilebilir.

Demek ki bilimsel bilgi ile anlatısal bilgi arasındaki temel ayrım, bilimsel bilginin gereksinim duyduğu bir dil oyunu ile düzanlamı alıkoyması, diğerleriniyse dışlamasından kaynaklanır. Hem bilimsel hem de bilimsel olmayan (anlatısal) bilgi eşit derecede zorunludur. Her ikisi de bir bildirimler kümesinden oluşur. Bu bildirimler genelde uygulanabilirliği bulunan bir kurallar çerçevesi içinde ,oyuncular tarafından oynanan oyunlardır. Söz konusu kurallar özel bir bilgi türüne özgüdürler, bu anlamda bir bilgi türünde “iyi” olarak görülen oyunlar bir başkasında aynı” iyi” doğrultusunda değerlendirilemezler (bir rastlantı olmadığı sürece).

Bu yüzden anlatısal bilginin varoluşunu ya da geçerliliğini bilimsel bilgi temelinde değerlendirmemek gerekir,aynı şekilde ,bilimsel bilginin geçerliliğini de anlatısal bilgi temelinde değerlendirmemek gerekir. Bu iki bilgi alanındaki temel ölçütler özce birbirlerinden ayrıdırlar.

Lyotard anlatısal bilginin kendisini uslamlamaya ve tanıtmaya başvurmaksızın onayladığını ileri sürer. Ne var ki, anlatısal bildirimlerin geçerliliğini sorgulayan bilim adamları bu bildirimlerin hiçbir biçimde uslamlamaya ya da tanıtlamaya konu olamayacakları sonucuna varırlar.

Bilimadamları anlatıları farklı zihniyetlere ait olmaları bakımından sınıflandırırlar: ilkel, yabanıl, gelişmemiş, gerici, yabancılaşmış, kanılar toplamı, görenek, otorite, önyargı, cahillik, ideoloji vb. Anlatılar bu anlamda yalnızca kadınlar ve çocuklar için belli işlevleri yerine getiren masallar, söylenler ve söylencelerdir.

Lyotard’ın uslamlamasında ilginç bir döngü söz konusudur. Lyotard, bilimsel bilginin başkasına, yani kendi bakış açısına göre hiçbir bilgi taşımayan anlatısal bilgi türüne başvurmadan hiçbir şey bilemeyeceği gibi, bilinebilir kılamayacağının da doğru olduğunu söyler. Kısacası,  anlatısalın bilimsel içinde hiç durmadan tekrar tekrar dönmesi söz konusudur. Bilimsel bilgi temelde kendi görüşüne göre bilgi olmayan anlatısal bilgiye ihtiyaç duyar

Kendisini, bir destan olarak satması için devlet bilime büyük miktarlarda para harcar. Devletin taşıdığı güvenilirlik, temelde yasa koyucuların kamunun rızasını almak için kullandığı bu destana dayanır. Başka türlü söylendikte, bilim devletin meşruluk talebince yönetilir. Devlet bilim sayesinde kendisini meşru kılar.

Kurumsal bilimsel araştırma gerekçeleri olarak sunulan iki söylen-insanlığın özgürleşimi ile bütün bilgilerin kurgusal birliği-aynı zamanda ulusal söylenlerdir. Politik, militan ve eylemci olan ilki, on sekizinci yüzyıl Fransız geleneği ile Fransız devrimine dayanır. İkincisi ise bütüncüllük (totality) kavramı çevresinde örgütlenen Alman Hegel’ci gelenekte köklerini bulur.

Lyotard “insanın özgürleşmesi (Fransız devrimi) ve “bilginin bütünselliği”(Hegelci bütünlük) biçimindeki bu iki söylenin bilginin meşru kılınmasına hizmet ettiğine dikkat çeker.

Lyotard artık bilimin kendisini bir üst anlatı ile meşrulaştırması gerekmediğini bildirir. Zira bilim öyle gelişmiştir ki yararlılığı ile pratik hayatın bütününe nüfuz etmiş durumdadır. Bu yüzden bilimin savunusunu yapmaya gerek kalmamış, her türlü üst anlatı işlevsizleşmiştir.

Bu anlatılardan ilkinin konusu özgürlüğünün “kahramanı” olması bakımından insanlıktır. Lyotard burada şunları yazar: Bu anlatıya göre “Bütün insanların bilim yapmaya hakları vardır. Eğer toplumsal özne daha önceleri bilimsel bilginin konusu olmamışsa, bu olsa olsa papazların ve tiranların bilim yapmayı yasaklamasından dolayıdır. Bilim yapma hakkı yeniden fethedilmelidir.” Devlet “ulus” adı altındaki “insanlar”ın eğitimini doğrudan doğruya denetim altına almak anlamına gelen özgürlük anlatısına daima insanları ilerleme yoluna yöneltmek adına sarılır.

Bilimin postmodern zamanlardaki durumu

Sanayi devrimi sonrasında bilim sermayenin üretim gücü haline gelmiştir. Makineler işçinin artı değer üretimini artan performansları ile fazlasıyla yerine getirir.

Bilim “doğruluk” arayışının aracı olmaktan çıkmış , “üretkenlikle” ilgilenen bir oyun haline gelmiştir.Bilim,esasen kanıt üretimi ile ilgilenir. Kanıt üretimi ise insan duyarlılığının üstünde ölçümlere ihtiyaç gösterir. Bu ölçümlerin yapılabilmesi bilimin başlıca meşgalesi haline gelmiştir. Bilimin, büyük anlatılarda savlandığı üzere “doğruluk-adalet-güzellikle” ilgisi yoktur. Zira büyük anlatılar geçerliliği yitirmiştir. Bilim artık hangi yöntemin kanıtın elde edilebilmesinde daha üretken olduğu ile ilgilidir.

Kanıt üretmek amacı ile insan bedeninin performansını artıran araçlar ek para gerektirirler. Bilim oyunu, her kim en zenginse haklı olma şansına en fazla sahip olduğu bir zenginlik oyunudur. Zenginlik, etkililik ve doğruluk arasındaki denge böylece kurulmuş olur. Başka türlü söylendikte , bilimin amacı artık doğruluk değil “işlerlik artırımıdır”-yani kurulabilecek en iyi girdi çıktı dengesini sağlamaktır. Bilim adamları, teknisyenler ve araç gereçler, doğruluğu bulma adına değil, iktidarı büyütmek adına satın alınırlar. İşlerlik kanıt üretimini artırırken haklı olma payını da artırır. Bu demektir ki teknik ölçüt doğruluk ölçütünü etkilemeden yapamaz.

Eğitim ve postmodern durum

Dikkatlerin eylemin amaçlarından eylemin araçlarına kayması-doğruluktan işlerliğe-günümüzdeki eğitim politikasına dahi yansımaktadır. Gün geçtikçe eğitim kurumlarının çok daha işlevsel bir konuma geldikleri açıktır. Bu anlamda kendisine önem atfedilen ideallerden çok yetenekler olmaktadır. Büyük bir olasılıkla yakın bir gelecekte bilgi artık genç insanlara “en bloc” (bütün olarak) aktarılmayacak, bunun yerine bir kerede ve bir kereliğine, yetişkinlerin mesleki eğitimlerinin, almakta oldukları talim ve terbiyenin bir bölümü olarak “a la carte” servisi yoluyla sunulacaktır.

Öğrenci, devlet ya da üniversite tarafından günümüzde sorulan soru artık “Doğru mu?” sorusu değil, “Ne işe yarar?” sorusudur. Bilginin ticarileşmesi bağlamında bu soru daha çok “Satılabilir mi?” sorusuna, iktidarın büyümesi sürecinde ise “Etkili mi?” sorusuna karşılık gelmektedir.

Eğitim kurumları

Lyotard,sayısız bilim adamının kendi icat ettiği yeni kuralları kimileyin yıllarca gözardı ettiğini ya da bastırdığını yazar-çünkü söz konusu icat yalnızca üniversite ve bilimsel sıradüzendeki mevcut konumlarını değil aynı zamanda bağlı bulundukları disiplindeki konumlarını da bir anda tehlikeye sokabilmektedir.Daha da önemlisi , sözünü ettiğimiz icatlar varolan kurulu konsesusun dayandığı oyunun kurallarını değiştirmesi nedeniyle küçük bir konsensusla da olsa bir anda reddedilebilmektedirler.  Böylesi bir tutum terörist bir tutumdur. Terör ile kastedilen kişiyi içinde bulunduğu dil oyunundan dışlamak ya da ona dışlama gözdağı vermektir. Kişi böylece yalnızca reddedileceğinden dolayı değil, diğer oyuncuların oyuna katılma yeteneklerini riske sokmamak içinde sessiz kalır, bu duruma da ister istemez rıza gösterir:“Ya yüce emellerini amaçlarımıza uyarla ya da…”


Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Jean François Lyotard: Hayatı ve felsefesi

  1. Çok güzel bir yazı olmuş. Tebrikler. Teşekkürler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>