Jean Paul Sartre-Hayatı

Jean Paul Sartre (1905-1980)

1905’de Paris’te zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir donanma subayıydı ancak Sartre daha bir yaşındayken ateşli bir hastalıktan ölmüştür. Annesi Anne-Marie Sartre’yi de alarak bir Fransız soylusu olan babası Karl Schweitzer’in evine döndü. Sartre , babasının erken ölümü ile Freud’yen odipus kompleksinin yaşanmadığı bir çocukluk dönemi geçirdiğini iddia etmektedir. Bir otorite figürü olmadan geçirdiği çocukluk döneminde “katı superego-saldırganlık ve evlat itaati” gibi komplekslerden uzak kalmıştır kendi fikrince. Erişkin yaşamında ise ergenliğinden beri otorite karşısında konumlanmışlığını , başına buyruk geçirdiği çocukluk dönemi sonrasında burjuva yaşantısının (konformist) değerlerine itaat etme isteksizliği ile açıklar.

Sartre, büyükbabasının otoriter bir adam olduğunu belirtmiş ancak kendisi için bir süperego figürü olduğunu reddetmiştir. Çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sonucu sağ gözünde görme kaybına uğradı. Bu hastalık aynı zamanda kötü görünümlü bir şaşılığa da yol açmıştır. Annesi yeniden evlendiğinde Sartre üvey babasının yanına La Rochella’ya taşındı. Okul yaşamında başarılıydı ve bu kısa boylu, zengin giyimli,çelimsiz ve kurbağa suratlı öğrenci üstün zekasıyla diğerleri içinde hemen fark ediliyordu. İlk yazdıkları kahramanlık ve şövalyelik hikayeleri giderek romanlardır.Lise sonrası eğitimini Ecole Normale Sup’erior’da sürdürür. Seine nehrinin sol tarafındaki kafelerde oturan üniversiteliler arasında hemen göze çarpan birisidir Sartre. Sivilceli yüzü ve kalın gözlükleri ile itici görünen bu genç adam konuşmaya başladığı zaman çevresindekileri hemen etrafında toplayıverir.Oluşturdukları grubun popüler konusu felsefedir kuşkusuz.Bir gün aynı üniversiteden 21 yaşında uzun boylu ve ciddi , felsefe konusunda oldukça bilgili , meraklı genç bir kız katılır aralarına.

Sartre ve Beauvoir

Adı Simone de Beauvoir olan bu genç kıza çalışkanlığı ve enerjisi yüzünden hemen “kunduz” lakabı takılmıştır. Kısa zamanda Sartre ve Beauvoir sevgili olurlar. Sartre onun başta giyim olmak üzere burjuva alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken Beauvoir Sartre’nin sivilce kremi kullanmasını,banyo yapmasını, gömleğini değiştirmesini tavsiye eder. Birlikte kafelerde uzun sohbetler yapar, ders çalışır, ucuz yemekler yer, yürüyüşler yaparlar. İlişkilerini de hep “açık” tutmaya çalışırlar. Burjuva işi ev hayatı, para durumu, sıradan sevgi istemezler çünkü. İlişkileri dürüst ve açık olmalı, bağlanmaya müsaade etmemelidir. Sartre’nin yaşam planı “seyahat”,”çok eşlilik” ve “dürüstlük” üçlemesine dayanmaktadır. İki senelik bir ilişkiyi takiben birbirlerinden bir süreliğine ayrılabilir ve sonra yeniden bir araya gelebilirler. Burjuva ahlakının sadakat anlayışına hiç de uymayan bu yaklaşım daha sonra dünyada pek çok entelektüele ilham kaynağı oldu.

Meteoroloji balonlarını uçurduğu bir askerlik dönemi sonrasında Sartre öğretmenlik yapmaya başladı.Bu esnada sürekli okuyordu. Descartes, Kant ve Hegel gibi filozoflar 20. yy da yaşamak,onu açıklamak için yetersizdiler. Önceleri etkilendiği Freud ise zihnin özerkliğini reddettiği için kabul görmez. Bir arkadaşının önerisiyle Husserl okumaya başlar ve başlar başlamaz bu Alman felsefecinin “fenomenolojisi” onu hemen etkileyiverir.Husserl’i incelemek üzere bir senelik burs kazanır ve 1933 yılında Berlin üniversitesinde çalışmaya başlar.

Almanya’da nasyonel sosyalist hareketin tırmanışa geçtiği bu dönemde Sartre ”solipsist (tekbenci)” bir perspektifle ”varlığının bilincini” ve”deneyimlerinin özgür görüngülerini” incelemeye adamıştır. Sartre ,fenomenolojik olanı takip ederken “olumsallık/ contingency”( bir şeyin mutlak anlamda bir şeye karşılık gelmemesi- değişebilirlik-belirsizlik- şu ya da bu olabilme potansiyeli) fikrini geliştirir.Ampirizm’in savunucularında David Hume’nin görüşlerine katılarak nedensellik ilkesini sorgular ve zorunlu görülenin nesnelerde değil aslen zihinde bulunduğunu , zihnin ise bunu nesnelere yüklediğini ileri sürer. Zorunluluk-kesinlik olmadığı zaman dünyadaki her şey tıpkı varlığımız gibi olumsallaşır.

Bulantı

Sartre’nin fenomenolojik bakış açısıyla yazdığı romanı “La Naussee” (bulantı) 1938’de yayınlandı. Roman Bouville eyaletinde amaçsızca yaşayan Roquentin adlı roman karakterinin yaşadığı olumsallık deneyimini konu ediniyordu. Bulantı ya da tiksinti insanın nesnelere verdiği anlam geri çekildiğinde, varoluşun olumsallığı ve saçmalığı idrak edildiğinde ortaya çıkar. Varolan veya kendinde varlık anlamdan yoksun, dünya ise temelsizdir. Sartre’nin uyguladığı fenomenoloji yönteminde Husserl’inkinden farklı olarak bilince yansıyan “özlere/idelere” hiçbir anlam verilmiyor, tümüyle anlamsız ve us dışı oluşları ortaya çıkıyordu. İşte Roquentin’de kestane ağacını izlediğinde yavaş yavaş ortaya çıkan “bulantı” bundan kaynaklanıyordu.

Sartre, ikinci dünya savaşına kadar felsefe öğretmenliğine devam eder. Savaşa çağrıldığında ise Almanların eline 1941 de esir düşer. Esirliği esnasında eline geçirdiği Heidegger’in “Varlık ve Zaman”isimli önemli kitabını okumaya başlar.Sartre ,düşman elindeki esaretinden kurtulduğunda öğretmenlik mesleğine geri döner. Bir yandan da Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ına atıfta bulunan “Varlık ve Hiçlik”eserini yazmaya koyulur.

Sartre öğretmenliği bırakarak 1945 den sonra “Les Temps Modernes” isimli edebi dergisinin editörü oldu. 2.dünya savaşının bitimiyle birlikte başlayan soğuk savaş esnasında sosyalist bir duruş sergiledi ancak sovyet politikalarını da eleştirmekten geri durmadı. ” Varoluşçuluk bir humanizmadır” adlı eserinde varoluşçuluğun savunduğu “anlamsızlık-beyhudelik-hiçlik” gibi kavramların humanist olmayan bir dünya görüşünü yansıttığı fikrine karşı çıktı.İnsanın kendi dışında düşünerek ve kendini kaybederek var edebilen bir varlık olduğunu söyledi. Kişi aşkın amaçları takip ederek kendini var eder ve nesneleri sadece kendi aşkınlığıyla ilişki içinde kavrayabilir demiştir.

1956-60 arası Cezayir’in özgürlük savaşında Cezayir’i destekleyen bir Fransız aydın olarak öne çıktı. Ülkesinde çok tepki topladıysa da Sartre’nin aydın duruşu dünya için dikkat çekiciydi. Çağının sorunlarına yüz çevirmeyen,etkin ve sorumlu davranışları pek çok aydına örnek olmuştur.

1964 de “Les Mots” (kelimeler) adlı çocukluk otobiyografisi için verilen Nobel ödülünü bir yazarın böyle bir ödül almasının onu kurumlaştırabileceği görüşüyle reddetti.

Sartre-"Kelimeler"

1967’de A.B.D’nin Vietnam savaşı esnasında işlediği suçları yargılayan ama etkisi pek sınırlı olan Russel mahkemesine başkanlık etti.

Sartre ve marksizm

1952 den itibaren Marksist olan Sartre ,1960’da yazdığı “Diyalektik aklın eleştirisi” adlı eserinde Marksist tarih anlayışından etkilendiğini açıkça ortaya koydu. Marksist felsefenin yaşanılan yüzyıl itibarıyla aşılamayacağını söyledi. Ancak Marksın tüm insanlık ilişkilerini yöneten “yokluk” sorununa gereken önemi vermediği eleştirisinde bulundu. Fransız komünist partisine resmi olarak katılmayan Sartre, Sovyetler birliğinin 1956 Macaristan ve 1968 Çekoslovakya işgalini eleştirmekten geri durmadı.Kızıl Çin’e,Sovyetler Birliğine, Küba’ya giderek görüşmeler ve araştırmalar yaptı.

Son yıllarında gözlerindeki rahatsızlık iyice ilerledi ve sonunda görmez oldu. Bundan sonraki çalışmaları Simone de Beauvoir tarafından daktilo edildi.

Sartre’nin içki,hap,sigara,kadınlar ve çokça çalışmanın ağır yüküyle yıpranmış bedeni sonunda onu taşıyamaz oldu ve 1980 yılında , 74 yaşındayken öldü.

Cenaze törenine katılan 25.000 kişi çalışmalarını yazdığı Latine Quarter’dan, Seine nehrinin sol kısmındaki kafelerin önünden geçirilerek defnedildi.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>