Varoluşçu psikoterapi:1 Tanım ve tarihçe

varoluşçuluk ve terapi

Varoluşçu psikoterapi İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da temelleri atılan daha sonra Amerika’da yayılan bir “tedavi yöntemi ve tutumudur.”

Psikoterapi ,fiziksel tıp bilimlerindeki terapi yöntemlerinden farklı olarak insanlık tarihinde çok geç dönemlerde, ancak son bir yüz yıl içinde filizlenme ve gelişme olanağı bulabilmişti.

İnsanın ruhsal acılarını dindirme görevi yıllar boyunca kabile büyücülerine, din görevlilerine (günah çıkarma ve bağışlanma), telkine, felsefeye ve bazen edebiyat, tiyatro, opera sanatlarında verilen eserlerin (eski Yunan trajedyaları ve Shakespeare’nin eserleri vb) estetik dokunuşuna bırakılmış olduğu bilinmektedir. Bu zamanlar boyunca ruhsal acının günahkarlık, kıskançlık, kaderine razı olamama, geleneklere ve dinsel öğretilere karşı gelme gibi sebeplerden kaynaklandığı düşünülmekteydi.

Çağdaş , bilimsel yönelimli psikoterapinin kurucusu ise Sigmund Freud olmuştur. Freud ve Breuer tarafından kaleme alınan 1896 tarihli “Histeri Üzerine Çalışmalar” eseri ve 1900 yılında Freud’un kendisi üzerine yaptığı psikoanalizi bitirdikten hemen sonra yazdığı “Düşlerin Yorumu” isimli eser ile psikanalizin, yani ilk bilimsel yönelimli psikoterapi yönteminin temelleri atılmıştı. Freud, tanıttığı yeni psikoterapi yönteminde, devrimci bir bakış açısı ile gözlerini bireyin psişesinin derinliklerine yönelmiş ve “bilinçdışı iç çatışma” (unconscious intrapsychic conflict) kavramını ortaya koymuştu. Nevrotik birey kendisine acı veren şeyin ne olduğunu çatışma bilinçdışında olduğu için bilemiyordu.Psikanalize göre çatışmanın tarafları bilinçdışı cinsel dürtüler ve bu dürtülerin doyumunu ahlaki kurallarla engelleyen aile ve toplumsal, kültürel yapı idi. Aile ve kültüre ait değerler çocuk büyüdükçe içselleştiriyor ve çatışmanın dürtüye karşı koyan tarafı tarafı vicdan (süperego) haline geliyordu. Psikanaliz, serbest çağrışım yöntemiyle bilinçdışı çatışmanın izlerini sürerken “ruhsal enerjinin (libidonun) ekonomik kuramı” ve “ruhsal aygıt” tasarımı ortaya çıktı. Böylece psikanaliz hem normal kişiliğe hem de psikopatolojiye ilişkin zamanına göre oldukça yetkin bir kuram ortaya koymuş oldu.

Freud’un peşinden gelen psikoterapi akımları –ki bunlara Neo-Freudyen akımlar denmekte- intrapsişik çatışmayı, cinsel dürtüler ve bunların önündeki ahlaki engeller arasında görmekten vazgeçtiler. Dikkatler, ego’nun doğal gelişimsel etkinliği ile bakım veren ebeveyn ya da önemli kişilerin beklentileri arasındaki ilişki ve çatışmalara kaydı.

Viktor Frankl, 1920’lerden başlayarak ”logoterapi” yani “anlam terapisi” adını verdiği psikoterapi modelini ortaya koydu. Frankl, insanın Freud’un öngördüğü gibi haz peşinde koşan, yaşadığı gerilimi sürekli sönümlendirmeye odaklı ruhsal bir sürece indirgenemeyeceğini, öte yandan Adler’in iddia ettiği gibi yalnızca güç isteğinin egemen dürtü olduğu bir ruhsal yapı modelinin kabul edilemeyeceğini ileri sürdü. Frankl’a göre insan değerli amaçlar ve anlamlar peşinde koşan ve etkinliklerde bulunan bir varlıktı.

Logoterapi, gerçektende ıstırabın kaynağında, insanın hayatına anlam verememesi gerçeğinin yattığını ileri sürer. Frankl, ikinci dünya savaşında Auschwitz toplama kampında toplanan sürgünler arasındaydı. Toplama kamplarında sağ kalmayı başarabilmiş esirlerin, tüm olumsuzluklara rağmen hayatlarında anlam bulabilen bireyler olduğu dikkatini çekmişti. Savaşın bitiminden sonra “logoterapi” modelini olgunlaştırdı. Frankl’ın görüşleri esasen dinsel nitelikteydi ve her bireyin hayatına özgü tanrısal bir anlamın bulunduğunu ileri sürmekteydi. Frankl, logoterapiyi kurarak kendi hayat anlamını gerçekleştirdiğini düşünüyordu. Dinsel de olsa Frankl’ın “anlam” üzerine yaptığı vurgu çok önemlidir ve toplama kampında ufak kağıt parçalarına yazdığı “insanın anlam arayışı” adlı kitabı savaş sonrasında dünya üzerinde iki milyondan fazla satarak insanların dikkatini bu varoluşsal sorun üzerine çekmeyi başarmıştır.

Alman Filozof Heidegger’in 1927’de çıkan kitabı “Varlık ve Zaman”da ki ontolojik yaklaşımdan etkilenen İsviçreli psikanalistler Medard Boss ve Ludwig Binswanger “Dasein analysis” adıyla varoluşçu psikoterapinin öncüsü sayılabilecek bir psikoterapi modeli geliştirdiler.

Avusturyalı psikanalist ve Freud’un psikanaliz topluluğunun öncülerinden Otto Rank, 1923 yılında yazdığı “Doğum Travması” isimli kitabıyla “ölüm korkusuna” dikkati çekti.Freud, canlıyı ölüme sürükleyen yıkıcı güçler toplamı olarak “ölüm içgüdüsü’nden”, “haz ilkesinin ötesinde” isimli yapıtında söz etmiş,ancak ölüm korkusu’nu iğdişlik anksiyetesinin (kastrasyon anksiyetesi)bir türevi olarak görerek özgünlüğünü reddetmiştir. Rank’ın dikkati çektiği nokta ise Freud’un reddettiği işte bu şeydi: ”Ölüm Korkusu”..

Rank ölüm korkusunun yanı sıra “hayat korkusundan” da bahsetmişti. Rank’a göre yaşanan ilk orijinal travma olan “doğum travması” ile insan birlikten/tümlükten kurtulup, teklik yaşantısına geçerek hayat boyu sürecek bireyleşme serüvenine başlıyorduı. Bireyleşme esnasında kişi hem bireyleşmekten (hayat korkusu) hem de topluma karışıp yutulmaktan yani bireyselliğini kaybetmekten korkuyordu (ölüm korkusu). Rank psikanalize yaptığı bütün hizmetlere rağmen, bu tür aykırı düşüncelerinden dolayı Freud ile yollarını ayırmak zorunda kalmıştı.

Rollo May (1909-1994) Avrupa kaynaklı varoluşçu psikolojik yönelimi A.B.D’ye tanıtan isim oldu. Abraham Maslow ve Carl Rogers gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı Amerikan Humanist Psikoloji okulları 1958′de yayınlanan ve editörlüğünü Rollo May ve iki arkadaşının yaptığı “Existance” kitabından sonra hızla popülarize oldu. Ancak Rollo May, varoluşun trajik boyutunu dile getirmesiyle varoluşçu ekolün yalnız bir temsilcisi olarak kalmıştır. May’in pek çok kendisine özgü görüşü olmakla birlikte, varoluşçu psikoterapinin geleneksel psikanalize getidiği eleştirileri seslendirmesi bakımından ilk olması önemlidir. Psikanalizin terapist ile hasta arasında tesis ettiği özne-nesne ikiliği (hastanın kişiliğini parçalara ayırarak analiz edilecek bir nesne gibi gören yaklaşımı), hastayı anlamaktan çok uygulanan tekniğin mükemmelliğine verdiği önem (biçimin içeriğe üstünlüğü), sanatsal yaratım da dahil insanın yaratıcı ve yüksek entelektüel fonksiyonlarını cinsel dürtülerin yüceltilmesi ya da kompansasyon gibi savunma mekanizmalarına bağlayarak hakettiği değeri vermeyen indirgemeci yaklaşımı eleştirilerden nasibini almıştır.

May, nevrozu da hastanın kendi merkezini, kendi varoluşunu korumak için kullandığı bir uyum yöntemi olarak betimlemişti. Sorun şuydu ki nevrotik savunmalar topluma uyum sağlamayı tam olarak başaramıyordu. Nevroz farkındalığın ve öz bilincin artırılması için kullanılmalıydı May’a göre. Temelde bulunan “varoluşsal suçluluk ve kaygı duygusu”, nevrotik suçluluk ve kaygı duygusu ile örtülmüştü. May’in önerdiği gibi varoluşsal olanla yüzleşmeden nevrotik olanlar çözülemiyordu.Bireyin kendi yok oluşunu karşısına alması, yaşamın trajik boyutunu yaşaması gerekiyordu önce. Ölümle, hiçlikle karşılaşmadan yeni bir varlık alanı yaratılamıyordu.

Irvin D. Yalom ,varoluşçupsikoterapiyi geliştiren,metodolojisini ortaya koyan ve yazdığı pedagojik yönü bulunan edebi türde kitaplarla dünyaya tanıtan Amerikalı psikiyatristtir.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>