Varoluşçu psikoterapi: 2 Ruhsal dinamikler

Varoluşçu terapi: ruhsal dinamikler

Ruhsal çatışma kavramı ve bu çatışmanın algılanmasında psikoterapi ekolleri arasındaki temelde bazı paradigmal farklar bulunmaktadır. Bu paradigmaları karşılaştırarak varoluşçu psikoterapinin bakış açısını ortaya koyabiliriz.

Freud’un psikolojiye belki de en büyük katkısı “ruhsal çatışma” kavramını ortaya koymuş olmasıdır. Adaptif düzeydeki duygu ve davranışlar ile psikopatoloji düzeyindeki belirtiler bu intrapsişik çatışmanın ürünü olarak anlaşılmaktadır. Freud çatışmanın, bebeğin doğuştan getirdiği cinsel ve saldırgan dürtüler ile bunların doyumunu engelleyen dış dünyanın baskılayıcı güçleri arasında başladığını, dış dünya yemsilleri içselleştirildikten sonra ise çatışmanın dış dünyanın (ve özellikle ebeveynin) temsilcisi olan süperego ile çocuğun cinsel ve saldırgan dürtüleri arasında geçtiğini savlamıştı.  Üstelik bu çatışma büyük ölçüde farkına varılmadan yani bilinçdışı olarak gerçekleşiyordu.

“Ego Psikolojisi” ismiyle bilinen, Karen Horney, Eric Fromm Ve H.S.Sullivan’ın başını çektiği Neo-Freudyen akım, psike içi çatışma kuramını kabul eder ancak çatışmaya neden olan güçleri yeniden tanımlar. Ego psikologlarına (veya sosyal psikologlara) göre Freud çocuğun bir ailenin içine doğduğu gibi bir kültür içine de doğduğu gerçeğini ve gelişimi üzerinde üzerinde durulması gereken kültürel etmenleri ihmal etmiştir. Çocuk yaratılışı itibarıyla belirli bir mizaca (huy, karakter eğilimi) ve etkinlik düzeyine sahiptir. Çocuk Freud’un varsaydığı gibi “cinsel ve saldırgan dürtülerle” değil “enerji, merak , gelişime yönelik potansiyel ve yetişkinlerle ilişki kurarak onları elinde tutma ihtiyacına” sahiptir. Yetişkinlerle olan ilişkisinde onlar tarafından desteklenmek , onaylanmak , onlar gibi olacağına dair umut duymak , hayatında güven duymak ister.  Eğer çocuğun yetişkinlerle ilişkisi bu güven ve onayı almasına imkan verecek tarzda kurulmamışsa çocukta anksiyete duygusu gelişecek ve bu esnada ortaya çıkacak savunma mekanizmalarının faaliyeti sonucu istenmeyen, nevrotik bir tablo ortaya çıkabilecektir. Böylesi bir nevrotik tablonun ortaya çıkabilmesi için çocuğun ilişkide bulunduğu yetişkinlerin de nevrotik olması icab eder.  Ancak nevrotik bir yetişkin normal bir yetişkin gibi çocuğa ihtiyaç duyguyu ilgi ve sevgiyi veremeyecek ve dolayısıyla da onaylanma ihtiyacını karşılayamayacaktır.

Varoluşçu Psikoterapi, Freudyen çatışma kavramını kabul etmekle birlikte , çatışmanın temel eksenine varoluşun getirdiği (çoğu bilinçdışı) temel kaygılar (ölüm,izolasyon, anlamsızlık, özgürlük) ile bu kaygıların üstesinden gelmeye yönelik (çoğu bilinçdışı) arzu ve çabaları koyarak yola koyulur.


Varoluşçu psikoterapi dinamik modeli

Freud’çu psikanaliz , insanı dürtülerle dolu bir havuz gibi görür. Dürtülerin doyum için bastırmasına dış dünya ve daha sonra içselleştirilmiş dış dünya (süperego) tarafından sınır konması “ruhsal çatışmayı” doğurur.Sonuç çatışmaya işaret eden ve ego’yu savunma mekanizmalarını harekete geçirmeye zorlayan “sinyal anksiyetesi”dir. Freud,ego’nun dürtülerin süperego tarafından engellenmesi karşısında yatırılan nesne libidosunu kısmen geri çekerek anksiyeteye dönüştürdüğünü savlamıştı. Anksiyete savunma mekanizmalarını harekete geçirdiğinde çatışma için iyi kötü bir çözüm bulunur(compromise formation) Ancak psikopatolojiye işaret eden semptomlar savunma mekanizmalarının çalışmaya başlaması ile birlikte bir yan ürün olarak ortaya çıkacaktır. Anksiyetenin psikopatolojinin yakıtı olduğu görüşü Freud’yen model kadar varoluşçu psikoterapide de kabul görür. Aşağıda görülen zincirde değişen şey anksiyeteye neden olan öncüldür. Varoluşçu psikoterapi bu öncülün doyum bulmak üzere egoya baskı yapan cinsel ve saldırgan dürtüler değil ,varoluşun getirdiği temel kaygıların (ölüm,anlamsızlık,yalıtım ve özgürlük) algılanması olduğunu ileri sürer.

.

Freud’çu psikanaliz: temel dinamik model

Dürtü —> Çatışma —> Anksiyete —> Savunma mekanizması

……………………………………….↑
Süperegonun kınaması

Varoluçu psikoterapi: temel dinamik model

Temel Kaygıların Farkına Varma —>Çatışma
—>Anksiyete—>Savunmalar
…………………….↑
Varoluşsal arzular

.

ÇATIŞMANIN YERİ

Ölüm gerçeğinin algılanması(tehlike=çatışmanın bir kutbu) , ölümsüzlük elde etme arzusu ile ilgili çabaları da (çatışmanın diğer kutbu) beraberinde getirir. Bu ölüme meydan okuma , hayatı tehlikeye atabilecek eylemler şeklinde(örneğin tehlikeli araba kullanmak, cinsel hiperaktivite , tehlikeli doğa sporları yapmak, alınması gereken sağlık önlemleri olduğu halde bunları yok saymak gibi ne yapsa ölmediğini gösteren eylemeler) kendisini gösterebilir.

Sartre’nin söylediği gibi insanın özgürlüğe mahkum oluşu fark edildiğinde insanın kendisine yol gösterecek belirli bir modele sahip iyi yapılandırılmış bir dünyaya (evrene) doğmadığı gerçeği de kendisini gösterir. Ayaklarımızın altında sağlam bir zemin olmadığını aksine bir boşluk,bir uçurumun üzerinde durduğumuzu anlarız. Tüm seçimlerimiz sonuçta bize aittir. Onları olumlayacak kendi arzu ve irademizden başka nihai bir referans noktası bulunmaz. İşte bu durum özgürlüğün bedeli olan ağır sorumluluk duygusunu ve kaygıyı beraberinde getirir. Çatışma ,yol gösterecek sağlam bir zemin bulma arzusu ile böyle bir zeminin yokluğu şeklindeki dışsal gerçeklik arasındadır.

İzolasyon ya da yalıtım duygusu insanın dünyadan ,onun içerdiği varlıklardan ve ne kadar yakınlık kurmuş olursa olsun çevresindeki diğer insanlardan nihai olarak ayrı bir varlığı olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Dünyaya yalnız gelinmiştir ve yalnız gidilecektir. Hiç bir ilişki biçimi bu yalıtımı telafi edecek denli güçlü değildir. Oysa insanın arzusu kendisinden daha büyük bir bütüne ait olmak ,onun bir parçası olmak ve yalıtımdan kurtulmak şeklindedir. Çatışma bu arzu ile bu arzuya imkan vermeyen dışsal yalıtım gerçeği arasındadır.

Anlamsızlık duygusu insanın kendisini içine “atılmış” bulduğu kendisine karşı kayıtsız bir evren içerisinde hissettiği yönelimsel eksiklik duygusu ,bütün yaşamına ,çalışma ve çabasına temel oluşturacak ,değer verecek bir amaçtan yoksun bulunma hissi şeklinde kendisini gösterir. Eğer önceden insana verili kozmik bir anlam bulunmuyorsa “anlam arayışı” arzusu ile “doğuştan kodlanmış görünen” insan bu anlamı kendisi yaratma yoluna gidecektir.Ancak yaratılan anlamların temel anlam ihtiyacını ne kadar karşılayacağı belirsizdir. Çatışma anlam arzusu ve ihtiyacı ile evrenin anlam konusunda taviz vermeyen tutumu arasında geçer.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>