Sigmund Freud’un hayatı ve eserleri

Sigmund Freud (1856-1938)

1856 yılında o tarihler itibarıyla Avusturya imparatorluğu içinde kalan ,bu günkü sınırlara bakılırsa Almanya’nın Çek cumhuriyeti ile olan güney sınırına çok yakın olan Freiberg isimli bir kasabada dar gelirli Yahudi bir ailenin sonradan sahip olacağı yedi çocuğundan ilki olarak doğdu.. Babası Jacob, annesi Amelia ile ikinci evliliğini yaptığında kırk yaşındaydı ve halihazırda yün ticareti ile uğraşmaktaydı. Freud üç yaşındayken işleri bozulan baba Freud, Viyana’ya göç etmeye karar verdi. İki üvey ağabeyi aynı dönemde Manchester’a göç ettiler.Sigmund Freud dokuz yaşından itibaren “Gymnasium”da kendisine iyi bir yer edindi.Son altı yılın sınıf birincisi olan Freud üniversiteye gitmeye hazırlanırken kendisine seçeceği alan konusunda kararsızdı.Toplumsal ve kültürel meselelere yönelik bir ilgisi vardı ancak Goethe’nin olduğunu zannettiği “Doğa” isimli bir denemenin halka okunduğu bir toplantıya katılması onun doğabilimlerine yönelmesine yol açacaktı.

Yaşadığı yüzyılın genel özellikleri, Tıp Eğitimi , nişanlılık

1873 yılında tam onyedi yaşında iken tıp eğitimi almaya başladı.Üniversitenin ilk iki senesinde genel dersler alan ve bazı toplantılara katılan Freud üçüncü senesinde (1876) Ernest Brücke’ninyöneticiliğini yaptığı Fizyoloji enstitüsünde çalışmaya başladı.Helmholtz Tıp Okulu olarak bilinen bir ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Brücke’nin organizmalardaki güçlerin de enerjinin korunumu ilkesine tabi oldukları ve devinimsel ya da gizil halde bulunan tüm bu güçlerin neticede itme ve çekme güçlerine indirgenebileceğine dair bilimsel addettiği görüşleri vardı.Bu ekol organizmanın işleyişinde hiçbir tanrısal, ruhsal gücün söz konusu olmadığı belirlenmeciliğe dayalı Darwin’ci görüşe de uygun, evrimsel bir yönelime sahipti.Bu bakış açısının Freud’un görüşlerini şekillendirdiği ve daha sonra psikanaliz üzerine yapacağı çalışmalarda bu ilkelere sadık kalacağı söylenir.

Freud’un fikirlerini geliştirmeye başladığı bu dönem aydınlanma rüzgarlarının kuvvetle estiği 19. yy son çeyreğine rastlar.Freud’un düşüncelerinin şekillendiği 19. yy’ın bilim ve düşün alanında karakteristik özelliklerini hatırlamakta fayda var.

  • 19. yy başlarında Lamarc’ın canlıların çevreye adapte olma mücadelesi esnasında geliştirdikleri kimi özelliklerin gelecek nesillerle aktarıldığı üzerine kurduğu ilk evrim kuramı ile açılmıştı (1809)
  • Darwin 1859’da doğal seçilim teorisini geliştirdiği “türlerin kökeni”ni, 1871’de ise insanın verimsel gelişimine dair spekülasyonlar içeren “insanoğlunun doğuşu”nu yayınlamıştı.
  • 1889 yılında Alman biyoloji profesörü August Weismann,,Lamarc’ın genel kabul gören heredite kuramını reddeden çalışması yayımlandı.Bu yeni görüş ile genetik aktarımın ancak üreme(eşey hücreleri) üzerinden olabileceğini ve Lamarck’ın iddia ettiği gibi soma (beden) hücrelerini ilgilendiren değişiklerin gelecek nesillere aktarılmasının söz konusu olmadığı orta kondu.
  • Yine 19. yy ikinci yarısı Nietzsche’nin batı metafizik geleneğinin geldiği son nokta itibarıyla tanrının ölümünü ilan ettiği “böyle buyurdu Zerdüşt” (1885) isimli eserinin yazıldığı dönemdir.Yine Nietzsche “güç istenci” isimli eseri ile de insanı harekete geçiren temel unsurun “güç elde etmek arzusu” olduğunu ileri sürmüştü.
  • Siyasal yönden ise 19. yy ikinci yarısı Avrupa’da pek çok ülkede gerçekleşen ulusalcı ve devrimci halk ayaklanmalarına tanık oldu.1848 yılı itibarıyla başlayan bu hareketler Avusturya-Macaristan,Almanya,İtalya ve Fransa’yı salladı.Bir yanda ekonomik yönden giderek palazlanan Avrupa burjuvazisinin emperyal devlet anlayışına ve aristokrasiye karşı kalkıştıkları ulusalcı hareket, diğer yandan Marx ve Engels’in “komünist manifestosu” ile bilinçlenen işçi sınıfının devrimci hareketi aydınlanma yüzyılının toplumsal-siyasal artalanını oluşturmaktaydı.
Görüldüğü üzere Freud’un düşüncelerinin şekillendiği dönem bir “keşifler ve devrimler” dönemiydi.Metafizik düşüncenin yerine biyolojik ve fizik güçler geçmekteydi.Devrim ve yenilik ruhu tüm Avrupa’nın üzerine sinmişti.

1882 senesinde daha sonra evleneceği Hamburglu ünlü bir yahudi ailenin kızı olan Martha Bernays ile nişanlandı. Aynı yıl üniversiteden mezun olan Freud fizyoloji laboratuarında kalma arzusundan vazgeçmişti.Bu bölüm gerçekten ilgisini çekiyordu.Brucke’ye ise bir hoca olarak hayranlığı vardı.Ancak kariyer yapabilmesi için kadro olanakları uygun değildi ve her şeye rağmen devam etmesi halinde geçinmek için yeterli gelir sağlayamayacağını görüyordu.Bu yüzden istemeyerekde olsa fizyoloji enstitüsünden ayrıldı ve Viyana devlet hastanesinde çalışmaya başladı.Üç sene boyunca cerrah,iç hastalıkları, dermatoloji, psikiyatri ve nöroloji servislerinde çalışarak klinik deneyim elde etti.

1885’de eski hocası Brucke’nin de yardımıyla ”privatdozent” ünvanı ile üniversiteye dışarıdan nöropatoloji okutmanı olarak atandı.

Charcot’un yanında staj

Freud 1885 yılının ortalarında kazandığı bir Bakanlık bursuyla altı aylığına Paris’e giderek dönemin ünlü Nörologlarından Charcot’un kliniğinde eğitim görmeye hak kazandı. Charcot, Salpêtrière hastahanesi Nöroloji kliniğinin kurucusu ve şefiydi. Charcot’un ünü histeri,ataksi,afazi ve hipnoz konularında ki çalışmalarıyla bütün Avrupa’ya yayılmıştı. 19. yüzyılda histeri hastalığı; beyin , sinir sistemi hasarı veya başka biyolojik kökenli rahatsızlık etkeni olmadığı halde tam veya kısmi felç,duyu bozukluğu,konuşma bozukluğu,hafıza kaybı , bulantı, kusma, hayaller görme,bayılma nöbetleri gibi belritilerle seyreden psikolojik kökenli bir hastalık olarak anlaşılmaktaydı. Charcot’un özellikle tıbbi çevrelerde o zamana kadar küçümsenen ve üzerinde durulmayan böylesi histeri hastaları ile çalışmaları göz kamaştırıcı görünüyordu..

(Çağdaş psikiyatride, histeri hastalığı için tahsis edilmiş özel bir tanı kategorisi bulunmaz.Eskiden “histeri” hastalığı olarak değerlendirilen hastalık grubu bu gün semptomların tasnifine göre “anksiyete bozukluğu,depresyon, somatizasyon, konversiyon, dissosiayatif bozukluklar” gibi değişik tanı kategorileri içinde değerlendirilmektedir. Ancak bu tanıl kategorileri içersinde geleneksel histeri tanısına en uygun düşen tanının “konversiyon bozukluğu” olduğu söylenebilir.)

Freud, Charcot ile Salpetriere de staj münasebetiyle kaldığı süre içinde pek de özel bir etkileşim içinde olmadı.Ancak, bu karizmatik ve gösterişli hekimin yaklaşımından ister istemez etkilendi.Freud histeri ve afazi konularında yapmaya başlayacağı çalışmaların ruhsal esinini bu klinikte gördüklerinden aldığı söylenir.

Viyana’ya dönüşü ,evlilik ve muayenehane çalışmaları,tıbbi çevrelerde yaşadığı dışlanma…

Viyana’ya döndükten sonra Salpêtrière’de üzerinde çalıştığı “hipnoz” ve “histeri” konularında verdiği seminerlere Viyana psikiyatri çevrelerindesıcak bakılmadığını gördü Dönemin Viyana psikiyatri ve nöroloji çevresi, Charcot’un vaka sunumlarını ve faraziyelerini fazlaca abartılı buluyor ve düz anlamıyla şarlatanlıktan ayırmakta zorlanıyordu.Hayal kırıklığına uğrayan Freud sonunda yalnızlığına katlanmayı kabul etti ve bir muayenehane açarak kendisinden yaşça büyük Yahudi hekim arkadaşı Joseph Breuer tarafından gönderilen histeri hastalarını görmeye başladı.1886 yılı aynı zamanda Martha Bernays ile evlendiği yıldır.Freud’un mutlu bir evliliği ve bu evlilikten üç oğlan -üç kız toplam altı çocuğu olacaktı.

Bir dönem hipnoz tekniğini kullanmayı sürdürdü. Ancak sonuçta tekniğin yetersizliğine ve sağladığı kimi yararların da kısıtlı ve geçiciliğine hükmederek başka teknikler araştırmaya başladı. Önce “yoğunlaştırma” ve “basınç uygulaması“ tekniği adı verdiği hastanın semptomuna neden olacak bir anıyı hatırlaması için onu zorladığı bir teknik kullandı.Bu esnada hastanın alnına koyduğu eli ile hafifçe basınç uygulayarak elinin anıların hatırlanmasına yardımcı olacağı telkininde bulunuyordu.Bir süre sonra “serbest çağrışım” dediği hastayı aklına gelen her şeyi oto sansür uygulamaksızın anlatmaya teşvik ettiği tekniğe yöneldi.

Wihelm Fliess ile dostluğu

Bu arada Freud’un, Berlinli bir kulak burun boğaz uzmanı olan Wilhelm Fliess ile yakın kişisel ve bilimsel arkadaşlığına da değinmek gerekir.1887 yılından aralarının açıldığı 1902 yılına kadar on beş sene süren bir dostluktur bu. Bu ikili arasındaki paylaşım Viyana ile Berlin arasında yoğun mektup trafiğini ve yılda birkaç kez geçekleştirilen ,Freud’un “kongre” tabir ettiği ikili bilimsel görüşmeleri ihtiva eder. On seneden fazla bir süre devam eden nöroloji ve psikiyatri bilim dalları ile bir ilgisi olmayan Berlinli bir hekim ile bir nöropsikaytr olan Freud’un paylaşımını anlamak güç olabilir. Mektupları incelendiğinde Freud’un, 1887’den beri tanıştığı meslektaşına histeri hastalarını, yöntemsel araştırmalarını ve kafasında geliştirmekte olduğu “özgün psikanalitik teoriyi” anlatmaktadır. Psikanalizin tarihsel gelişim sürecinin açıkça takip edilmesini mümkün kılan bu yazışmalar, Fliess’ın iyi bir dinleyici rolü oynadığı ve Freud’un düşüncelerini onaylayıcı bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.Böyle bir paylaşımın, Freud’un çağdaşı olan nörolog ve psikiyatristlerle değil de Freud için ancak meraklı bir dinleyici olarak nitelendirilebilecek Dr.Fliess ile gerçekleşebilmesi ilginçtir. Bu garip durumun nedeni, Freud’un ruhbiliminde çığır açmaya aday çalışmalarının geleneksel akademik çevrelerce tasvip edilmemesidir. Gerçekten de akademik çevrelerde bu çalışmalar ya öfke ile kıskançlık karışımı tepkiler uyandırmış yada soğuk bir kayıtsızlıkla karşılanmıştır.

Fliess’ın bir kulak burun boğaz uzmanı olmasına rağmen uzmanlığı ile ilgisi olmayan biçimde; burunla, cinsellik ve psikolojik rahatsızlıklar arasında bağ kuran fantastik bir teorisi vardı. Burnun tahrişi ile sinirsel semptomların ve çeşitli iç organ rahatsızlıklarının ortaya çıktığını düşünüyor ve buruna kokain enjeksiyonları yaparak bu rahatsızlıkları gidermeye çalışıyordu. Bir ikinci teorisi de erkeklerin 23 güne ,kadınların 28 güne programlanmış cinsel dönemleri olduğu yolundaydı. Her türlü rahatsızlığı bu periyotlarla bağlantılandırmak üzere sayılarla oynuyor,toplayıp çıkararak istediği sonuçları elde ediyordu.Fliess ayrıca tüm insanların çift cinsiyetli olduğuna inanıyor ve bu düşüncesine Freud’da katılıyordu.Freud’un çiftcinsellik kabulüne dayalı yaklaşımının psikanalitik teorinin temel taşlarından birisi olduğu göz önünde tutulduğunda Fliess’ın Freud’a benzer çiftcinsellik varsayımının Freud için düşüncelerini destekleyici önemi anlaşılabilir.Sonuç olarak , Freud’un ve Fliess’ın fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıkları cinsellik temelinde açıklamaya dönük, yaşadıkları döneme muhalif ,devrimci nitelikte yaklaşımları, bilinmeyeni fethetmeye yönelik güçlü önsezileri böylesine sıkı bir bağı yaratmış olmalı.

Ama bu iki adam arasında ki sıkı bağların, bilimsel ilginin ötesinde bir anlam ifade ettiğini belirtmek de gerekir.Freud anlaşıldığı kadarıyla Fliess da bir dönemler Breuer’de bulduğu ve sonra aralarının açılmasıyla kaybettiği idealize edilmiş, “koruyucu, onaylayıcı baba imgesini” yeniden bulmuştu. Üstelik bu kez cinsellik merkezli yaklaşımları yüzünden reddedilmiyor, aksine onaylanıyor ve teorisini geliştirmesi için teşvik görüyordu. Maalesef bu sıkı dostluğun sonu da Breuer’le olduğu gibi kötü bitti.Öncelikle ruhsal hastalıkların psikopatolojisinde ciddi ve uzlaşmaz görüş ayrılıklarına sahiptiler. Freud nevrozların ruhsal dinamiklerine ışık tutmaya uğraşırken,Fliess nevrozların dönemsellikle ilgili olduğunu ileri sürüyordu. Fliess’ın görüşü doğruysa Freud’un uğraşısı zaten boşuna idi.Bir adam (Fliess) elinde kalem kağıtla nevrotik semptomların ne zaman nerede çıkacağını saptarken,diğeri nevrozun kökenine inebilmek için saatlerce terapötik çalışmalar yapmak ve kapsamlı bir nevroz teorisi geliştirmek durumundaydı.Günün birinde birbirlerinin düşüncelerini eleştirmek durumunda kaldılar ve Fliess’ın çok ehemmiyet verip,kendi buluşu olarak gördüğü çiftcinsellik teorisini Freud’un analizini de yaptığı bir psikoloji öğrencisine sızdırdığı iddiası sonrasında(1904) iyice birbirlerinden uzaklaştılar. Bu kopuş süreci Fliess tarafından başlatılmış görünüyor ve Freud’un çabalarına karşın düzeltilemediği anlaşılıyor.Gerçek şudur ki bu kopuş iyice yalnız kalan Freud için telafisi güç bir kaybı simgelemiş ve zamanla şiddeti azalsa da tüm hayatı boyunca ıstırap kaynağı olmuştur.

Histeri Üzerine Çalışmalar…

Freud 1893 yılına kadar tedavi ettiği kadınlardan oluşan bir dizi histeri vakasını Breuer’le birlikte önce bilimsel bir dergide makale olarak,1895’de ise “Histeri üzerine çalışmalar” ismi altında bir kitap olarak yayımladılar.Kitapta ,Breuer’in tedavi ettiği ünlü Anna O. Vakası ile birlikte Freud’un başlıca dört vakası ve histeri üzerine teorik tartışmalar yer almaktaydı.

Freud 1896’dan itibaren yayınlarında “psikanaliz” deyimini kullanmaya başlamıştır. “Serbest çağrışımın” icadı ise“direnç” ve “bastırma” gibi kavramlarının dillendirilmesi ile birlikte olmuştur. Freud hastaların hoşa gitmeyen,tatsız olaylardan kaçınma, söz etmeme gayreti içinde olduğunu görerek psikoterapi sürecinde “direnci” tanımlamıştı.Belirtilerin ortaya çıkmasına neden olan olduğu varsayılan ancak kendilerine doğrudan ulaşılamayan anılara “bastırılmış” anılar deniliyordu.

Histeri üzerine çalışmalarda Breuer’le birlikte tartıştıkları “aktarım” kavramı da açıklığa kavuşuyordu . Histeri hastaları hastalıklarının sebebini oluşturan cinsel içerikli karmaşayı,psikoterapilerini yürüten hekimlerine de yansıtıyorlardı. Breuer, Anna O. vakasında, Freud’da pek çok kadın histeri hastasında bunu fark etmişti. Hastaların hekime yönelttiği cinsel yönelimli duygular, rahatsızlıklarıyla ilişkili deneyimlerinde kendisini göstermiş erotik duygulanımların bir benzeriydi. Hekime ise farkında olunmadan yani bilinçsizce yansıtılıyordu.

“Histeri üzerine çalışmalar” da hikaye edilen Lucy R. vakası, uygunsuz, kabul edilemeyen düşüncelerin bastırılması ile nevrotik (sinirsel) semptomların ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi açıklar. ”Dönüşüm/ konversiyon” adı verilen olgu, oluşan bir duygu/düşünce yumağının (-ki genel olarak bir elektriki impuls olarak düşünülüyor)kişinin egosunda kabul edilmeye uygun bulunmayarak, bütünden koparılmasıyla ve kendisine ulaşılabilecek çağrışımlardan soyutlanması ile başlıyordu.Anı,yani düşünsel içerik bastırılarak bilinçdışına itiliyor ve burada bir “çekirdek” oluşturarak egoyla uyumsuz materyalin birikmesine yol açıyordu.Sorun düşünce içeriğinden kopan ve boşta kalan duygusal enerji yüküne (eksitasyon dalgasına) ne olacağıydı. Serbest kalan bu enerji yükü ise eğer kişinin bünyesi uygunsa sinir sisteminde başka ve yanlış bir yolu, bedensel tipte bir sinir uyarım yolunu (somatik innervation) kullanarak boşalmaya çalışıyor ve neticesinde histerik belirti (felç,uyuşukluk, kasılma, bayılma vb.) ortaya çıkmış oluyordu.

Freud,ilk çalışmalarından itibaren histeri ve saplantı nevrozları şeklinde gördüğü “psikonevrozlar” ile “anksiyete nevrozları” arasında bir ayrıma gitmiştir..

Psikonevrozlar (histeri, fobi, saplantı nörozu) hakkında psikanaliz uygulamalarına dayalı apayrı bir ruhbilimsel kuram geliştirirken ,anksiyete nevrozlarını(daha çok aktüel nevroz terimini kullanır) bunlardan ayrı bir yere koymuştur. Anksiyete nevrozlarını, anksiyete hakkında daha ayrıntılı bir kuramsal açıklama yaptığı 1925 yılındaki “ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete” isimli çalışmasına kadar, ruhsal kaynaklı olmaktan çok “bedensel kaynaklı cinsel uyarılmanın yeterli ve doğal yollardan tatmin edilmemesine bağlı” rahatsızlıklar olduğunu düşünmüştür. Bu düşünceye göre uyarının boşalamayarak birikimi en sonunda anksiyeteye transformasyonuna neden oluyordu.Freud hastalarına anksiyetenin giderilmesi için cinsel perhiz ve cinsel ilişki sırasında geri çekilme metodunun uygulanmaması gibi basit cinsel öğütler vermekle yetinmiştir.

Freud’un histerik semptomları çocukluk çağı cinsel istismarına bağlaması

Freud semptoma neden olan anıların çocukluk çağında geçirilen cinsel istismara bağlı olduğunu düşünüyordu. Ancak çok başarılı olmayan bir bastırmanın zemininde, anıların bir vesile ile çağrıştırılması ve“bastırılan materyalin geri dönmesi” söz konusu olabiliyordu. İşte travmatik anılara bağlı duygusal enerji bu esnada bedensel belirtilere (semptom) dönüşüyordu. Freud, hastalarından sıklıkla duyduğu istismar hikayelerini önceleri inandırıcı buldu. Ancak ardından, Viyana gibi aydın bir çevrede bu denli çok istismar hadisesi vuku buluyorsa bu durumun kendisi veya çevresi tarafından nasıl fark edilemediğini düşündü. Bu çelişkili hal sonunda Freud’u teorisini sorgulamaya yöneltti. Freud ,1906 yılında yazdığı “nevrozlarda cinselliğin rolü” isimli bir makale ile, yaklaşık on sene önce Fliess’a yazdığı mektupta yaptığı itirafları ortaya serdi.O zamanlar kıt bir malzeme ile yaptığı çalışmaların açıkça kendisini aldattığını ve çocukluk dönemine ait gerçek istismarlar ile çocuksu cinselliğe dayalı düşlemler arasındaki önemli ayrımı fark edemediğini şöylece belirtti.

“Ayrıca o dönemde histeriklerin çocukluk anılarında yaptığı çarpıtmalar ile gerçek olayların izleri arasında kesin bir ayrım yapamıyordum. O zamandan bu yana, birtakım ayartılma düşlemlerini kişinin kendi cinselliğinin çocuksu mastürbasyon anılarını uzaklaştırma çabası olarak açıklamayı öğrendim.

Ancak bu histerik düşlemler öğesinin tanınmasından sonradır ki nevrozun yapısı ve hastanın yaşamıyla ilişkisi anlaşılır hale geldi; histeriklerin bu bilinçdışı düşlemleri ile paranoyakların sanrılar şeklinde bilinçli hale gelen imgesel yaratıları arasında da şaşırtıcı bir benzeşim açığa çıktı. Bu düzeltmeyi yaptıktan sonra , “çocuksu cinsel örselenmeler” bir anlamda “çocuksu cinsellik” ile yer değiştirdi

Hastaların anlattıkları çocukluk dönemi istismarlarının gerçek olmadığını ama gerçekmiş gibi anlattıklarının kendi cinsel fantezilerinin bir ürünü olduğunu anladıktan sonra Freud “çocuk cinselliği” konusunu ele aldı ve histeri kuramını yeni bulgusuna göre düzenledi.

Freud’un oto analizi

Freud 1897 ile 1900 yılları arasında üç sene boyunca düzenli olarak kendi analizine zaman ayırdı.Babasının kendi psikanalizine başlama tarihinden kısa bir süre önce gerçekleşen ölümü Freud’un ruhsal dünyasında derin bir etki yaratmıştı.etkinin, kendi psikanalizine başlamaya karar vermesinde önemli rolü vardır.

Bir diğer muhtemel etken ise Berlinli doktor arkadaşı Fliess ile arasında güngeçtikçe artan sorunlu dostluk ilişkisinin yarattığı bunaltı olmalıdır. Freud’un bu yıllarda bir nevrotik hal içine girdiği , ölüm korkusu krizleri geçirdiği kimi zamanlar ise hiçbir şey düşünüp-yazamadığı depresif bir ruh haline düştüğü bilinmektedir.

Freud yoğun bir şekilde tütün kullanıyordu. Bu yüzden çarpıntı atakları ile gelen bir rahatszlığı önce nikotin zehirlenmesi sandı. Ancak sonradan romatizmal kökenli bir myokardit teşhisi konarak tedavi edildi.
Geçirdiği bu rahatsızlığın nevrozunu alevlendirerek ölüm korkularını artırmış olması muhtemeldir.

Düşlerin yorumu

Kendi psikanalizini bitirdikten sonra ”düşerin yorumu” isimli eserini1900 yılında yayınladı… Freud bu çalışmasıyla,düşlerin anlamsız olmadığı gibi parapsikolojik bir yönünün bulunmadığını ortaya koymuş oldu.

Freud’a göre düşlerin amacı (bastırılmış) bir isteğin kılığı değiştirildikten sonra doyurulmasıdır. Düşler kendi içinde bir mantığa, bir anlama sahipti.Ancak bu mantık, uyanık halde zihne hakim olan düşünsel etkinliğin mantığından farklılık gösteren “birincil sürece” ait özellikler gösteriyordu.Birincil süreç düşünce bir çok figürün tek bir figürde yoğunlaşabildiği,zıtların birbiri yerine geçebildiği,zaman ve mekan mefhumlarında tutarlılığın olmadığı bilinçdışı etkinliklerde görülen bir düşünce biçimiydi

Düşler, Freud’un ifadesiyle, bilinçdışına giden “kral yolunu” oluşturmaktadır.Kişinin bastırılmış duygusal dünyasını anlayabilmenin en temel ve etkili yolu ,psikanalizin bilinç dışını keşfetmek üzere temel araçlarından birisi haline gelen düşlerin analizi oluyordu.

Düşlerin bir “görünür içeriği” bir de “gizli içeriği” vardı. Düşün gizli içeriğini oluşturan bilinçdışı düşünceler , uykunun kesintiye uğramadan sürmesini sağlayan bir “bekçi vazifesi” gören sansür mekanizmasınınisteğine uyarak “düş işleminden” geçiyor, bu esnada düşünceler birbiri içine geçerek “yoğunlaşıyor”, Ego ile uzlaşacak biçimde şekil değiştiriyor ve böylece tanınmaz bir hale gelerek düş içeriğinde görünüyordu.

Eğer bilinçdışı düşünceler Ego’nun sansür için uyguladığı gücü aşar ve kendini serbestçe ifadeye kalkarsa ,gerilim artacak (anksiyete uyanacak) ve ego artan gerilimi gidermek maksadıyla uyanmaya karar vererek düşü sonlandıracaktı.

Düşün görüldüğü günden önceki günün olaylarının düş içeriği içine girebildiğini keşfetmişti Freud. Bastırılarak bilinçdışı bırakılmış, ancak güçlü ve bilince çıkmaya eğilimli yerleşik düşünceler ile “önceki günün tortusu” arasında bir bağlantı varsa bu tortuya ilişkin olaylar düş içeriğine girebilmekteydi.

Böylece bilinçdışı düşüncelere ait merkezi temalar düş tortusuna ait ikincil öneme sahip temalarla “yer değiştiriyordu”.Düşün gizli içeriği eski yaşantılarla bağlantılıydı. Freud’a göre , düşlere konu olan arzular, tarihöncesi dediği bir ile üç yaş arasında yaşananların kalıntıları ile bağlantılıydı. olduğunu ileri sürüyordu. Bilinçdışını oluşturan ilk malzeme bu kalıntılardan ibaretti.Yeni bir arzu ancak bu ilk malzemeye ait arzuların bir türevi olduğunda bir düş oluşturabiliyordu.

“Düşlerin yorumu”nun sonunda Freud, “zihnin topografik (yer betimsel)) kuramı” adıyla uzun zamandır üzerinde düşündüğü“ruhsal aygıt mekanizması” tasarısını açıklar. Uyaran birikiminden (hazsızlık) kurtulup uyaran yokluğuna (haz) ulaşmak amacıyla güdülenen (Nirvana ilkesi) bu aygıtın birbiriyle irtibat halinde“bilinçdışı, bilinç” ve ikisi arasında bir “paravan” gibi duran”bilinç öncesi” olmak üzere üç bölümden oluştuğunu ileri sürer.
—–
Psikoseksüel gelişim kuramı

Freud, 1905 yılında yazdığı “cinsellik üzerine üç deneme” isimli kitabıyla ,çocukların erişkinlerden farklı olarak psikolojik anlamda cinselliklerinin cinsellik içeren düşünce,fantazi,eylem vb) olmadığı sanıldığını oysa çocukluk esnasında cinselliğin aktif olarak (fantazi,rüya,masturbatuar aktiviteye eşlik eden düşlemler) yaşandığı bir dönemin olduğunu ifade etti.

Altı yaşına kadar süren bu aktif dönemin sonunda,okul yaşamının başladığı gizil bir döneme erişiliyor ve kültür tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle bu dönemden itibaren çocuğun cinsellikle ilişkili anılarını bastırmak zorunda kaldığını söylüyordu.Çoğu kez bastırma başarılı oluyor ve erişkin hafızasında cinselliğe ilişkin (bebeklikten altı yaşına kadar olan döneme ilişkin) anı kalmıyordu.

Ancak bastırmanın başarılı olamadığı histeri ve saplantılı nevroz vakalarında (ki Freud bunlara psikonevrozlar ismini veriyordu) gerçek anılar izlenimi veren cinsel içerikli fanteziler semptomlar eşliğinde bilince çıkıyordu.Freud psikoseksüel gelişim kuramına dair açıklamalarını da bu eserle yapıyordu.

Pregenital dönem denilen ve altı yaşına kadar süren üç döneme(oral,anal ve ödipal) ayrılan çocuk cinselliği büyük ölçüde karakter gelişiminin ana çizgilerininde belirlendiği periyod oluyordu.

Psikanalitik çevrenin oluşması…

1906 yılında Freud ile İsviçreli psikiyatrist Jung arasında mektuplaşmalar başladı.1907 yılında ise Jung’un karısı Emma ve Binswanger ile birlikte Freud’ları Viyana’da ki evlerinde ziyaret etmesi aralarında mesleki olduğu kadar dostça bir ilişki de başlatmış oldu.Jung’un enerjisi,hayalgücü ve zekası Freud’u o kadar etkiledi ki kısa zamanda Jung’u oğlu ve psikanalizin geleceği açısından mirasçısı olarak görmeye başladı. Psikanalitik ekolün kısa süre içinde önde gelen temsilcileri olacak kişilerden Zürih’de Jung ile de çalışmış olan Karl Abraham 1907 yılında ,Budapeşteli bir hipnotizma uzmanı olan Sandor Ferenczi ile daha sonra kapsamlı bir Freud biyografisi yazacak olanErnest Jones ise 1908 yılında Freud’un çevresinde toplandılar.

Freud’un görüşlerine ilgi duyan ve paylaşan ilk grup Salzburg’da “Freud’çu Psikoloji Kongresi” adıyla ilk toplantılarını yaptılar.Bu toplantı ikinci kez Nuremberg’de 1910 yılında yapıldığında, “İkinci Uluslararası Psikanaliz Kongresi” adını alacak başkanlığına Jung getirilecekti.
İki tür zihinsel süreç:Birincil ve ikincil süreçler

Freud’un 1911 yılında yazdığı “Zihinsel işleyişin iki ilkesi üzerine formülasyonlar ” isimli makalesi,Freud’un “metapsikoloji” olarak adlandırdığı olağan zihinsel yapılanma üzerine yazdığı en erken makalelerdendir.

Bu makalede zihinsel süreçleri birincil ve ikincil süreçler olarak ikiye ayırıyordu.Birincil süreç doğumdan itibaren zihne hakim olan düşünsel süreçti.Haz ilkesinin geçerli olduğu bu süreçte,Freud’un deyişiyle “içsel gereksinimlerin dayatıcı istemleri” karşısında bebek birikimleri devinimlerle boşaltma yoluna yöneliyor (ağlıyor, çırpınıyor) ve varsanısal yoldan olsa dahi hemen doyum arıyordu.

Bu tür doyum şeklinin geçici ve yetersiz olması nedeniyle zamanla ego içinde “gerçeklik ilkesine” uygun bir düşünce süreci beliriyordu.”İkincil süreç düşünce” olarak adlandırılan bu zihinsel süreç hazza ulaşma imkanlarını dışsal gerçekleri göz önünde tutarak değerlendiriyor ve ego bu esnada gerilime dayanma ve dürtüleri bekletebilme özelliği kazanıyordu.

Böylece haz egosu gerçeklik egosuna dönüşmeye başlıyordu.Gerçeklik ilkesinin gelişimi ,dış uyaranları içsel gereksinimlere göre seçebilmek için “dikkat işlevi” ve “yargılama yeteneği” gibi ego işlevlerinin gelişimine de sebebiyet veriyordu.

Totem ve Tabu
Toplum ,Din ve Ahlakın kökeni: Oedipus kompleksi

1912 ve 1913 yıllarında birinci dünya savaşı öncesinde Freud ensest ve ödipal karmaşa kavramlarının tarih öncesi dönemdeki izlerini sürmeye yönelik iddialı bir çalışma yaptı. Freud, “Totem ve Tabu” adlı bu çalışmayı ,Jung’un aynı dönemde mitoloji,din ve antropolojiye dayanan çalışmalar temeline oturtmaya çalıştığı farklı bir psikolojik kurama karşılık vermek gayesiyle yapmıştır..Kitap, geçmişten bugüne bir tabu olan ensest yasağının ilkel kabile yaşamından başlayarak ortaya çıkış şeklini araştırıyordu.

Tabi bunu yaparken amacı sadece tarihsel bir gerçeği gün ışığına çıkarmak değildi.Asıl amaç,psikanalizin asıl inceleme konusu olan nevrozların temelinde yatan “ensest yasağının” köklülüğünü göstermek ve psikanalizi insanlığın en eski sorununun çözümü olarak sunmaktı.İlkel insanların klanlar halinde yaşadığı dönemlere giden Freud,klanlar için seçilen bir hayvan sembolünün ve klan içi evlenme yasağının nedenlerini sorguluyordu.

Klanın atasını temsil eden hayvan neden kutsal sayılıyor ve yenilmiyordu?Freud ,sembolün ilk atayı simgelediğini ve bu atanın (babanın) klan içinde bütün dişileri topladığı hareme hiçbir oğula el sürme izni vermediğini söylüyor.Ata, sonunda oğullarca öldürülerek yeniliyordu.Ancak ardından oğullar pişmanlık duyuyor ve atayla uzlaşmak üzere onu temsil eden hayvanı kutsal sayıp , klan içi evlenme yasağı getiriyorlardı

Metapsikoloji Üzerine Makaleler (1915)

Freud 1915 yılında yazdığı oniki makale metapsikoloji üzerine makaleler olarak tanınır. Freud zihnin işleyiş prensipleri üzerine düşüncelerini ve kuramsal görüşlerini ifade ettiği çalışmalarını, belki klinik çalışmalardan ayrı tutmak üzere, “Metapsikoloji” terimi ile ifade ettiği kategoride toplamayı düşünmüştür. .

Bunlardan beşi 1915-1917 arasında yayımlanmış,yedisi ise hiç yayımlanmamış ve Freud tarafından bilinmeyen bir sebeple ne yazık ki imha edilmiştir. “İgüdüler ve değişimleri” “ “Bilinçdışı varlığı ve kanıtları” “yas ve melankoli”,”haz ilkesinin ötesinde” bu dönemde yazılan metapsikolojik makaleleriydi.

Yas ve melankoli makalesinde Freud “melankolonin oluşum sürecine ışık tutmuştur. Bu açıklamaya göre ;ölüm, ayrılık gibi sebeplerle “kaybedilen nesne” önce ego’ya maledilir.(İçe alma=İntrojeksiyon: kaybedilmesine tahammül edilemeyen ve ikili(ambivalan) duygusal yatırımlara sahip olan bir nesnenin, kişinin iç dünyasına yani kendi egosu içerisine alınması ile işleyen düzenek) İçe alınan nesne artık egonun bir parçası olmuştur.(Ben “kaybedilen nesne” gibiyim).Nesne aynı zamanda hem sevilmekte hem nefret edilmektedir. Süperego içe alınmış ve kısmen nefret edilen nesneye saldırıya geçtiğinde ortaya suçluluk,değersizlik ,karamsarlık duygularıyla birlikte melankoli(depresyon) tablosu çıkacaktır.Bu durumda ego felç olmuş gibidir.Sağlıklı bir insanda olduğu gibi günlük etkinliklerde kullanılması gereken enerji, iç çatışma tarafından tüketilmektedir.Bu durumda kişi sevme ve çalışma yeteneğini kaybedecektir.

1923 yılında “Ego ve İd” adlı makalesiyle ,ilk kez 1900 yılında ”düşlerin yorumu”nun son bölümünde söz ettiği zihnin topografik kuramının yerineyeni fonksiyonel bir ruhsal yapı taslağını ortaya attı. Psikonevrozların temelinde “superego ,ego ve id” adı verilen sırasıyla “vicdanın,benliğin ve içgüdülerin temsilcileri” olan bu üçlü yapı arasındaki çatışmalar ve çözüm çabaları yatmaktaydı.

Anksiyete kuramının gelişimi

Freud 1895 de yayımladığı anksiyete bozuklukları ile ilgili makalesinde savunduğu anksiyete oluşumu ile ilgili teorik görüşünden otuz yıl boyunca ayrılmamıştır.Bu erken dönemde yazdığı makalede ortaya konan ve geçen süre içerisinde pek bir değişiklik geçirmeyen bu görüş;tam olarak boşalımına imkan verilmeyen libidonun anksiyeteye doğrudan dönüşeceği şeklindeki bir düşünceyi yansıtır.

“Ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete” kitabı” isimli 1926 da yayınladığı kitabında anksiyete kuramında önemli bir değişiklik görülür.Bu kitapta ilk kez “sinyal anksiyetesi” kavramı ortaya konmuştur.Ayrıca bir işlevin kesintiye uğramasına dair “ketvurmalar” incelenir.

Belirti oluşumu ile ketvurmalar arasındaki ilişkiler araştırılır.Anksiyetenin kaynağı “ego” yani “benlik” tir.Ego dış dünya ve süperego’nun kınamasıyla karşılanan içgüdüsel itkiye yaptığı enerji yatırımını çeker ve bu enerjiyi anksiyete duygusuna dönüştürür.

Anksiyetenin önemli bir işlevi vardır.Dış dünyada ortaya çıkan tehlikeler karşısında ,nasıl ego tehlike algısından uzaklaşmaya çalışır ise iç dünyada ortaya çıkan tehlikeden de uzaklaşmak ister. Tehlike dıştan gelirken ortaya çıkan duygu korkudur.Korku duygusu organizmayı alarma geçirir ve tehlikeden uzaklaşmak üzere savunma kalkanlarını kullanmaya yönlendirir.

İç tehlike karşısında da korkuya benzeyen bir endişe duygusu oluşur.Ancak bir fark vardır.Bu fark korkunun nesnesi bilinçli algı alanına girmişken, anksiyetede id’den kaynaklanan itki bilinçöncesi alana kadar gelmiş ancak bilinç alanına henüz kabul edilmemiştir.Ego’nun bilinç öncesindeki işleyen bölümü, itkinin dış dünya ve süperego tarafından kabul edilmeyeceğini algıladığında yatırımını bu itkiden çeker.Artık bu yatırım anksiyete duygusu üretiminde kullanılacaktır.İtkinin kalktığı nokta doyuma ulaşmak yani haz duygusu elde etmek üzereydi.Halbuki ortaya çıkan duygu , ego’nun araya girmesiyle “hoşnutsuzluk” duygusuna dönüştü.Anksiyete adı verilen bu hoşnutsuzluk duygusu ,egonun elinde bulunan olanakları seferber ederek, itkinin kendini gerçekleştirmek üzere hareket edebileceği menzilden uzaklaştırılması için bir uyarı görevi görür.Böylece “sinyal anksiyetesi” kavramına ulaşmış oluyoruz.

Psikoterapinin çağdaş manada kurucusu Sigmund Freud’dur.Onun yöntemi psikanaliz adıyla bilinir.Freud, kendi icadı olan psikanaliz yöntemini;çağında ruhsal sıkıntıları giderme yöntemi olarak kullanılan günah çıkartma, geleneksel tavsiye ve hipnotik telkinden farklı olarak bilimsel bir temele oturtmaya çalışmıştır.

Kültürel çalışmaları ve ölümü

Freud bundan sonraki çalışmalarında din ve kültürel sorunlara eğilmiştir.1927 de “bir yanılsamanın geleceği: Bir din tartışması”,1930 da “uygarlığın hoşnutsuzlukları” ve 1934′de “Musa ve tek tanrıcılık” kitapları yayınlandı.Bu kitap Freud’un hayattayken yayınlanan son kitabıdır.1933 den itibaren Hitler Almanya’da giderek güçlenir. Açık yahudi aleyhtarlığına karşın Freud ülkesini uzun zaman terketmek istemez.Bu esnada yaklaşık on senedir süren “çene kanseri” hastalığı ile de mücadele etmektedir. Hitler’in Avusturya’yı işgali üzerine  1938 de Viyana’dan ayrılarak Londra’ya gitmek zorunda kalan Freud  1939 yılında dünyadan ayrılır.
Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>