Jean Baudrillard ve simulakrlar dünyası

Jean Baudrillard (1929-2007)

Modern dünyanın varolan durumuna yönelik verdiği birbirinden ilginç betimleyici çözümlemeleriyle, pek çok konuda toplum bilimlerinin araştırma izlencelerinde önemli kırılmaların meydana gelmesine yol açmış Fransız felsefeci ve toplumbilimci; postmodern yönelimleriyle dikkat çeken toplum ve kültür eleştiricisi. Akademik kariyerinin çok büyük bir bölümünü Paris Üniversitesi’ne bağlı toplumbilim bölümünde dersler vererek geçiren BaudrilIard, ilk çalışmalarında daha çok Henri Lefebvre ile Herbert Marcuse geleneğinin uzantısı sayılabilecek Yeni Marxçı bir konumu benimseyerek düşünmüş olmasına karşın, çok geçmeden kendisine özgü postmodern toplum ve kültür eleştirisi biçemini geliştirip olgunlaştırarak, tek bir çerçeve içine sıkıştırılamayacak denli çok yönlü bir düşünme çizgisi doğrultusunda yapıtlar vermeye koyulmuştur.

Çoğu yerde toplumların yaşamında dilin yaşamsal önemi üzerine yoğunlaşan post-yapısalcı bir düşünür olarak nitelendirilen Baudrillard, giderek sanallaşan, elektronikleşen, teknolojikleşen en son iletişim biçimlerinin insan toplumlarındaki yansımaları ile bunların gerçek değerlerinin anlaşılması amacıyla geliştirdiği yeni tasarım ve kavramlarla son derece büyük yankılar uyandırmıştır. Kimileyin kendisinden postmodern dünyanın peygamberi ya da tanrısal vicdanı olarak söz edilen Baudrillard, Foucault’u unutmak (Oublier Foucault, 1977) ile Körfez savaşı hiç olmadı ( La Guerre du Golfe n’a pas eu lieu, 1991) gibi yapıtlarından da açıklıkla görüleceği üzere, baş gösteren yeni durum ve olaylara ilişkin olarak yazdığı polemik nitelikli yazılarla, Batı dünyasının düşünsel gündemini belirIeyecek ölçüde yakın dönemin pek çok kültürel tartışmasına damgasını vurmuştur.

Baudrillard’ın toplum ve kültür eleştirilerinin kalkış noktasını gerekMarxçı eleştirmenlerce gerekse de Frankfurt Okulu kuramcılarınca öteden beri hep aşağılanıp hafife alınmış olması nedeniyle gereken ilginin yeterince gösterilmediğini düşündüğü ya da Marshall McLuhangibi düşünürlerce taşıdığı olanakları göklere çıkartmak dışında kendisine yönelik yetkin bir eleştirel duruşun geliştirilemediğini dile getirdiği popüler kültürün değişik yönlerinin kuramsallaştırılması amaçlı bir arayış oluşturmaktadır. Bu bağlamda Baudrillard, temelde kitle iletişim araçları ile tüketim toplumunun yol açtığı sorunlara bildik yaklaşım yollarının bütünüyle dışında bir gözle eğilen bir araştırma mantığı geliştirmiştir. Kimi eleştiricilerince ciddiyetsiz bir ”postmodern yıldız” olmakla suçlanmış olsa bile, Baudrillard’ın bütün çalışmalarında baştan sona ciddi, titiz, temelleri son derece sağlam bir düşünsel yaklaşımın varlığı kendisini hemen belli etmektedir.

Nesneler dizgesi (La Systeme des objets, 1980 ile Tüketim toplumu(La Societe de consommation, 1970) başlıklarını taşıyan ilk çalışmalarında Baudrillard, bir yandan modern toplumların yaşamında medyanın son derece büyük bir hızla artan önemini ve etkisini açıklamaya çalışırken, öbür yandan gündelik yaşamda önüne geçilemez bir çılgınlığa dönüşen tüketim etkinliğinin olası anlamlandırımlarına yönelik bir çözümleme sunmaktadır.

Bu iki yapıtında da Marxçı kavram ile terimleri bütün bütün bırakmadığı görülen Baudriliard’ın, Marxçı terimceye ek olarak çözümlemelerini yer yer göstergebilimsel yer yer de ruhbilimsel terimlerle beslediği gözlenmektedir.

Baudrillard’a göre, modem dünyadaki tüketim olgusunun tam olarak kavranabilmesi için öncelikle yapılması gereken, tüketim etkinliğinin belli şablon ya da klişe açıklamalarla kestirip atılabilecek bir konu olmadığının adamakıllı ayırdına varmaktır. Tüketim toplumu kültürü pek çok durumda yerleşik anlama alışkanlıklarımızı kökünden sallayacak denli sıradışı bir kavrayış tutumuna geçmeyi zorunlu kılmaktadır.

Öyle ki çoğu kuramcının sandığının tersine modern bireyin tüketim pratikleri liberal siyaset söylemlerinin üretim sürecini açıklarken kullandıkları kavramlarla, sundukları çözümlemelerle kavranamayacak denli karmaşık bir süreçtir.

Bu nedenle tüketim olgusuna, kendi iç dillendirme mantığı doğrultusunda bir göstergeler dizgesi olarak gündelik yaşam pratiklerinde nasıl işledikleri üzerine sürekli yeni örnek olaylar yoluyla yaklaşmak gerekmektedir.

Nitekim Baudrillard daha bu ilk yapıtlarında, yepyeni bir toplumsal/kültürel durum ile karşı karşıya olduğumuzu, bunun geçmişteki durumların hiçbirisine uzaktan yakından benzemediğini belirterek, bu yeni durumu anlaşılır kılmak için çok belirgin bir biçimde olmamakla birlikte belli ölçülerde post-yapısalcı yöntemi kullanmaya başlamıştır. Baudrillard’ın post-yapısalcı yaklaşıma başvurması bir bakıma kaçınılmazdır; çünkü düşünceleriyle bir yanda liberal ”homo economicus” mantığını çürütmeyi amaçlarken, öbür yanda da Marxçı kuramda üretim üzerine yapılan aşın vurgunun geçersizliğini tanıtlamayı amaçlamaktadır. Her iki yaklaşımın da tüketim olgusunun pek çok önemli yönünü görüp değerlendirmeye engel oluşturduğunu düşünen Baudrillard, tüketim dünyasını tam anlamıyla kuramsallaştırabilmek için öncelikle kendi içinde özerk ve ussal olduğu düşünülen, mutuluğunu hep kendi kişisel yararları doğrultusunda tasarlayarak yaşama geçirme yetisi taşıdığına sarsılmaz bir inanç duyulan birey kurmacası üstüne bina edilmiş modernist ben tasanmının yıkılması gerektiğini öne sürmektedir.

Aynı biçimde kapitalizme ve onun egemenlik yapılarına karşı tanımı gereği direnmekle yükümlü olan sosyalist işçi sınıfı dayanışmacı ruhuna dayalı arılayışın da bir an önce devrilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Baudrillard’ın bu ilk tüketim toplumu kuramının en azından iki ayrı anlamda post-yapısalcı bir yaklaşım sergilediği söylenebilir. Bu anlamlardan ilkine göre birey-özneyi hep tarihsel olarak düşündüğü, hep belli bir tarihsel bağlam içine yerleştirerek kurduğu için post-yapısalcıdır. Öte yanda, ikincisine göreyse öznenin tarihsel olarak kuruluşu sürecinde en belirleyici olanın dil olduğunu varsaydığı için de post-yapısalcıdır. Baudrillard, bu iki temel postyapısalcı yorumlama tutumunu “hergünkü yaşam alanına” taşıyarak, toplumsalı anlama biçimimiz üzerinde açıkça devrimci değerde bir değişiklik meydana getirmiştir.

Baudrillard, 1970′li yılların ortalarına gelindiğinde yazdığı Göstergenin Politik Ekonomisinin Eleştirisine Katkı (pour une critique de reconomie du signe, 1972), Üretimin Aynası (Le Miroir de la production, 1973),Simgesel Değiştokuş ile Ölüm (I..’Echange symbolique et la mort, 1976) başlıklı bir dizi yapıtında kesin biçimde Marxçılık ile bütün bağlarını koparmıştır. Bu yapıtlarında genelde medya kültürünün daha özeldeyse reklam sektörünün bireyler üzerinde derin etkilere yol açan herhangi türden bir ”kodu” nasıl ve ne biçimler altında yapılandırdığını açıklamaya çalışan Baudrillard, kodun tüketimin özünü oluşturduğunu ileri sürerek, insanların gerçekte tüketim nesnelerini tüketmekten çok bunların ardına gizlenen imgeleri, idealleri, fantezileri, yani en genel anlamıyla özledikleri ama ulaşamadıkları yaşam biçimlerini tükettiklerini savunmaktadır. Somut tüketim ürünlerinin gerisinde yatan, gerçekte somut bir varlıkları olmayan bu tüketim kaynaklarının hepsi de reklamlar aracılığıyla allanıp pullanarak elektronik medyadan sunulmaktadırlar.

Baudrillard’a göre, ortaya çıkan bu yeni tüketim tarzı toplumsal yaşamın bütün yönleriyle başkalaşmasına yol açtığı gibi, eski burjuva toplumu kültürünün temel dayanaklarını da baştan sona değiştirmektedir. Bu yeni toplumsal oluşum uyarınca bireyler artık ya güçlerinin yettiğince kendi kendilerini oluşturmaktadır ya da çoğunluk olduğu üzere reklamlara ve medyaya verdikleri tepkilerde/tepkilerle kendi kişilik ya da kimliklerini belirlemektedirler. Dolayısıyla, böylesine alışılmadık bir durum karşısında televizyon gösterilerinin bayağılıklarına ya da tüketim çılgınlığının yol açtığı sorunlara liberallerin ya da Marxçıların öteden beri yapa geldikleri üzere eski yerleşik eleştiri yollarıyla karşı durmak yeterli değildir. Oyunun bildik bütün kuralları değiştiği için bu yeni oyunun gerçeklerini tam anlamıyla kavrayabilmek ancak bütünüyle yeni bir yaklaşımın geliştirilmesiyle olacak bir şeydir. Sözgelimi, büyük alışveriş merkezlerinde, mağazalarda, radyolarda, televizyon reklamlarında yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarının bakışları, dikkatleri, en önemlisi de imgeleri yapılıyor değildir.

Aynı süreçten gelişmemiş ülkelerin kitleleri kadar komünist ülkelerin halkları ile üçüncü dünya toplumları da paylarına düşeni fazlasıyla almaktadırlar. Kokuşmuş, çürümüş, bozulmuş gibi kimi etik yönelimli etiketlerle toplumsal sorunları ne olduğu tam olarak belli olmayan bir etik alana havale etmek yerine, Baudrillard’ın gözünde her türden toplum kuramı araştırmasının öncelikle yapması gereken, bu yeni anlamlandırma dünyasının nasıl işlemekte olduğunu, en göz önünde bulunandan kalkarak en ince ayrıntısına varana dek nasıl açıklanacağını belirginleştirmektir.

Nitekim bu sorun temelinde reklamların yapısını çözümlemek amacıyla göstergebilimsel olanaklardan yararlanan Baudrillard, reklamlar aracılığıyla dilin nasıl yeniden yapılandırılıyor olduğunu tanıtlamaya çalışmıştır. Sözgelimi Coca-Cola reklamları üstüne yoğunlaşarak burada reklamı yapılanın yalnızca asitli bir içecek olmadığını, Coca-Coke’nın salt bir içeceğe göndermekten çok gençlik, cinsellik, eğlence imgelerine göndermede bulunan, çevreye bir yığın anlamlandırma saçan bir gösterge olduğunu söylemektedir. Nitekim 1978 yılında yazdığı Sessiz Çoğunlukların Gölgesinde ya da Toplumsalın sonu (A I’ombre des majorites silencieuses, ou la fin de la social) adlı bir başka kitabında Baudrillard, kitlelerin tepki vermeyecek derecede uyuşmuş oldukları gerçeğine parmak basmak, eski devrim anlayışının artık yersizleştiğini, bu nedenle günümüzde varolan tüketim dizgesine karşı yeni bir direniş biçimi geliştirilmesinin gereğine artık uyanılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Baudrillard’ın çoğunluk olgunluk dönemi olarak gösterilen 80′li ile 90′lı yıllar arasında yazdığı kitaplarda, hem bir bütün olarak medyayı hem de medyada yer alan tek tek reklamlara ilişkin olarak sunulan çözümlemelerini geniş bir postmodern kültür bağlamına yerleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim 1981 yılında yazdığı Simulakrumlar ve simülasyonlar (Simulacres et simulations) ile 1991 yılında yazımını tamamladığı Son yanılsaması (L’ Illusion de la fın) başlıklı kitaplarında, yeni tüketim kültürünün zorunlu bir sonucu olarak gerçekliğin çok köklü bir biçimde değişime uğradığı, gerçeklik diye bildiğimiz o eski şeyin yerinde bugün yeller estiği yönünde çok önemli bir sav ortaya atmaktadır. Bu savını temellendirmek için günümüzde insanların giderek artan oranlarda vakitlerinin çok büyük bir bölümünü elektronik iletişim ortamlarında geçirdiklerine (radyo frekansları arasında o dalgadan bu dalgaya dolaşarak, televizyon karşısında o’ kanaldan bu kanala gezinerek, bilgisayar ekranı karşısında saatlerce oturarak, yüz yüze konuşmalarda geçirdikleri zamandan çok daha fazlasını telefon, elektronik posta, faks yollama, “chat” yapmaya ayırarak) dikkat çeken Baudrillard, elektronik ,makinelerin aracılık ettiği; simgesel değişim ya da alışveriş nedeniyle “sahici” yüz yüze ilişki dünyasının gitgide ortadan kalkarak, bunun yerine’ ”yüzler arası” sanal bir dünyanın geçtiğini bildirmektedir.

Baudrillard, bu yeni doğan sanal kültürü gerçeğin kendisinden daha gerçek anlamında ”aşırı gerçek”(hipergerçek) diye tanımlayarak, “aşırı gerçekliğin” bizden yeni bir bakış, tutum ve duyarlık isteyen yeni kültürel ilkeler üstüne bina edildiği olgusuna parmak basmaktadır.

Bu yeni iletişim ortamında simgesel yapılar, artık eskiden olduğu üzere canlı bir konuşmaya ya da yazılı gerçek bir metne göndermede bulunuyor değillerdir; daha çok tam da sunumun kendisinin aynı anda hem gerçek hem de kopya olduğu bir ”simülasyonlar” dizgesine dönüşmesi söz konusudur.Sözgelimi bu anlamda Baudrillard’a göre, televizyonda verilen haberler kendilerinden beklendiği üzere dışarıda, gerçek dünyada olan bir şeyi rapor ediyor ya da sunuyor değillerdir, burada haber değeri taşıyan şey, çeşitli imgeler ve elektronik olanaklarla haberlerde dillendirilen medyatik sunumun kendisidir.

Anlaması son derece güç olan “aşırıgerçeklik”in mantığı alabildiğine sanal bir kültürün oluşmasının başlıca nedenidir. Nitekim Baudrillard’ın son dönem çalışmalarında bu olağandışı kültürel oluşumlara yönelik özenli betimlemelerinin ne denli umut verici bir değerleri varsa, bu oluşumların doğurduğu sorunlardan ve sınırlamalardan nasıl kurtulunabileceğine dönük bir kötümserliğin sergileniyor olması da bir o denli umut kırıcıdır.

Baudrillard’ın özellikle son dönem çalışmalannda çağcıl dünyaya ilişkin verdiği hemen bütün çözümlemelerini temel olarak şu sava dayandırdığı gözlenmektedir: Dünyadaki hemen her şeyin, iyi ile kötü karşıtlığından tutun da bugüne dek düşünmemizde konaklayan “cinsiyet”, “ekonomi”, “siyaset” gibi en temel kavram öbeklerine dek, öteden beri dolaşımda olan anlamlarını artık dolaştırmıyor olmaları, daha da önemlisi bundan böyle de dolaştıramayacak olmalarıdır. Bu köktenci savını temellendirmek amacıyla Baudrillard, birbirine karşıt durumda olagalen kategorilerin boşa çıktığını tanıtlamak için ”şeffafllık” gibi ele avuca gelmeyen tuhaf bir tasarıma başvurmaktadır. Söz konusu tasarımı açıklamak amacıyla Baudrillard, günümüzdeki hiçbir kavram karşıtlığının bildik, alışıldık, tanıdık kavram karşıtlığı olarak durmuyor olduğu saptamasında bulunur.

Sözgelimi iyi ile kötü arasındaki kavram karşıtlığı bu iki kavramın birbirleri içinde eriyip çözünmesiyle yitmiş, ne iyinin iyi olarak ne de kötünün kötü olarak durduğu birer eriyik bırakmıştır geride.

Nitekim Baudrillard’ın önemli çalışmaları arasında gösterilen kitaplarından birinin başlığı da tam olarak bu durumu adlandırmak amacıyla yazılmış gibidir: Kötülüğün Şeffaflığı (La Transparence du mal, 1990). Baudrillard bu noktada iyilik olmayınca ”kötülüğün şeffaflığı”nın kendisini sonsuza dek yineleyeceğini; çünkü öteden beri şeylere, düşüncelere, eylemlere karşılık gelen kavramların özlerini ve değerlerini terk ederek göndermelerinden, kökenlerinden, ereklerinden kurtulup boşa çıktıkları için kendilerini sonsuzca yinelemekten başka bir yazgıya konu olmalarının söz konusu olmadığını bildirmektedir. Bu yazılarında Baudrillard, sonu olmayan bir şeyin durmak için nedeni de olmayacağını dile getirirken, kendisinden pek çok şey öğrendiğiNietzsche’nin bengidönüş öğretisine duyduğu yakınlığı da açıkça belli etmektedir.

Baudrillard, modern tüketim toplumunun şeffallığının bildik, alışıldık, genel geçer düşünme kategorileriyle anlatılamaz olduğunun ayırdında olduğundan, yapılabilecek en iyi şeyin, verilecek güncel örneklerle ayrımların ortadan kalkması olgusunun ne menem bir şey olduğunu sezdirmek olduğunu düşünmektedir. Bu durumu somutlamak için sözgelimi, kadın ile erkek arasındaki ayrımların çok büyük ölçüde yitirilmiş olmasının, ne erkek ne de kadın olan, geleneksel cinsiyet göstergelerinin boşa çıktığı şeffaf bir cinsiyette, transseksüel :Michael Jackson kimliğinde örneklendiğini belirtmektedir. Baudrillard’a göre gerçekte cinsiyet bile değildir bu kimlik, çünkü cinsiyet kavramı kavramsal belli bir seçiklik var sayar. Dahası, Jackson hem beyaz ırka hem de siyah ırka meydan okuyarak, siyahlığını çözündürüp eriterek ne beyaz ne de siyah olmayan alabildiğine şeffaflaşmış bir ırkın ilk örneği olarak görünmektedir.

Kusursuz bir melezliğin, yani şeffaf bir ırkın öncüsü Jackson şeffaflık dünyasının ırklar sonrası yeni ari ırkıdır aynı zamanda.

Baudrillard, özce “Aynı” ile “Ayrı” arasındaki seçiklik üzerine kurulu bulunan hemen bütün düşünme yapılarının devrilerek tepetaklak olduğunu, bir zamanlar birtakım yaşamsal ayrımları dillendirmek adına kurulmuş bütün karşıtlıklar için de durumun aynı olduğunu dile getirmektedir.Bu noktada Baudrillard, kavramların kavram olmaklıklarını güvence altına alan ayrımların yitirildiği bir dünyada, kavramların açıklığı üzerine hala bir dolu savaşımın veriliyor olmasını postmodern toplumların ironik bir insanlık durumu olarak okumaktadır. Bu gereksinim Baudrillard’ın deyişiyle bir başka şeffaflık aşamasına taşıyacaktır bizi, yani kavramların seçikliğine dayalı olarak işleyen ”seçik düşünce” yok olduğunda, şeylerin de büsbütün ortadan kalkmayıp tam tersine bu durumu hiç umursamadan işlemeyi sürdürecek olmalarına. Baudrillard’ın sözleriyle: ilerleme düşüncesi yok olmuşken ilerlemenin sürüyor olması; siyasette düşüncenin kendisi yokken siyaset oyununun gizli bir umarsızlık içinde herkesin gözleri önünde sürüyor olması; kullanılabilir nükleer gücün binde biri dünyayı ortadan kaldırmaya yeterliyken dünyanın hala var olmayı sürdürüyor olması bu tuhaf durumun yalnızca birer değişkesidirler.

Baudrillard, gelinen bu durumun ne denli ciddi boyutlara vardığını daha açık kılmak amacıyla aynı şeffaflık mantığının, çeşitli kavramların beraberce bulunmasıyla varolan birtakım soy kavram alanlarına dahi bulaşıp yayıldığını dile getirmektedir. Bütün soy kavram gökyuvarları, sınırlan içinde dolaştırdıkları, dolaşıma soktukları kavramlarla aynı yazgıyı paylaşmak zorundadır; yani onlar da şeffafllık değergesine uçuşmuşlardır. Tıpkı kavramların seçikliğinin ortadan kaybolması gibi toplumsal yaşam alanları da aralarındaki keskin sınırların şeffaflaşmasıyla seçikliklerini seçemez olduğumuz bir sanal atılımsallığa gömülmüşlerdir. Yine cinsellik eğretilemesinden yürüyen

Baudrillard, cinsel özgürleşme dönemiyle birlikte en az üremeye karşı olabildiğince çok cinsel ilişkiye girmenin en başat cinsel yaşam ilkesi konumuna gelerek cinselliğin de içinin boşaldığını bildirmektedir.

Cinselliğe ilişkin bu temel düşüncesini desteklemek için Baudrillard, bedenin soykütüğünü çıkarırken şunları söylemektedir: ”Vaktiyle beden ruhun eğretilemesiydi; ardından cinselliğin eğretilemesi oldu; bugünse hiçbir şeyin eğretilemesi değil.” Daha açıkça söylemek gerekirse, Baudrillard’ın gözünde modern tüketim toplumlarının yaşamında eskiden olduğunun tersine belli bir şeyin belli bir şeyi eğretilemesi yerine, her şeyin her şeyi eğretilediği şeffafllık dönemine geçilmiştir. Baudrillard bu söyledikleriyle bir gün gelip şeffaflığın da yitirilmiş olacağı, hiçbir şeyin hiçbir şeyi eğretilemeyeceği kaotik bir dünyanın gelmekte oluşunu haber vermektedir. Nitekim, kaos öncesinin şeffaflık dünyasında her şey ekonomiktir, her şey cinseldir, her şey felsefidir ve hepsinden önemlisi de 1968 döneminin en başat sloganlarından birinde dile geldiği gibi: “Her şey siyasaldır; arzu, bilinçdışı, önceleri siyasal olmadığı düşünülen her şey, hatta siyasal olmayanın kendisi bile.” Şeffaflık bu açıdan bakılınca kategorilerin olabildiğince genelleşerek bütün özgüllüklerini yitirmelerinin, bütün diğer kategorilerce emilmelerinin doğal bir sonucudur.

Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir; cinselliğin bütün anlamını yitirmiş olduğu anlamına gelir bu. Her şey siyasal olunca siyaset sözcüğü anlamsızlaşır. Her şey estetik olduğunda, güzel ya da çirkin diye bir şey kalmaz geride.

Modem tüketim toplumlarında değerlerin birbirlerine dolanıp kendi üzerlerine katlanarak şeffaf kendilikler olarak dolaştıklarını söyleyenBaudrillard, bütün tikel kategorilere şeffafllık virüsü bulaştığından böyle bir dünyada taşıyıcı kategorilere karşı savaş verecek, Arşimet noktası olabilecek virüse karşı bağışıklığı olan bir antivirüsün, yani şeffaf olmayan bir kategori aramanın boşuna olduğunu savlamaktadır. Bağışıklık kaybı, bütün varlık kategorilerinin gerçekte yokken varmış gibi olmalarına yol açmaktadır. Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değildir, başka her yerdedir; medyada, sinemada, edebiyatta. Siyaset siyasette değildir yalnızca, bütün alanlara saçmaktadır mikrobunu; dine, sanata, felsefeye, bilime, üniversiteye. Baudrillard durumu daha iyi canlandırmak amacıyla şöyle sormaktadır:”Çiçolini bugün İtalyan Parlamentosu ‘nda milletvekili seçilebiliyorsa bu tam da transseksüel ile transpolitiğin aynı yerde ironik birlikteliği demek değil midir?” Böylece siyasal, medyatik, iletişimsel bir kültür çorbası içinde her birey ancak belli belirsiz anımsayabildiği bir insanlığın insanımsı kalıntısı haline gelmektedir.

Baudrillard açısından bakıldığında, şeffaflık çağı her şeyi her şeye karmaktan kendimizi alamadığımız, her şeyin her şey olabildiği, herkesin her şeyi söyleyebildiği, herkesin her şeyi yapabildiği bir çağın adıdır. İronik olanı ise kimilerince yönetimde, siyasette, parti içi demokraside modem toplumun yükselen değeri olarak hep daha çok şeffaflık isteniyor olmasıdır.

Baudrillard’ın gözünde, böyle bir dünyada zorunlu olarak hepimiz de “transekonomik”izdir çünkü üretime dayalı gerçek ekonomi yerine sanal ekonominin seyrine tutsağızdır; “transpolitik” izdir çünkü politik açıdan ayrımsız varlıklarızdır; transseksüel olduğumuzu da düşünürsek zihinsel açıdan siyasetin travestileri olup çıkarız bir anda.

Hangi alanda olursa olsun bir şeyi o şey olarak kavramamız olanaklı değildir bundan böyle. Şeffaflık çağı’nın asıl özniteliğini oluşturan çağın bir simülasyon, düzmece, yapay dünyalardan oluşan bir taklit eder evreni (simulakrum) olmasıdır. Bu taklitçe evrenindeki her şey insandan tutun da bilgisayarlardaki virüslere değin sanal bir dünyanın varlıksılarıdır. Varlıksıdırlar çünkü hepsi de gerçekten varolmayan, varoluyormuş gibi yapan; kaynağı, kökeni, ilkörneği olmayan birer kopyadırlar. Dahası, hep bir orijinali olduğu varsayılan, bir yerden aşırmaya, devşirmeye, alıntılamaya dayalı kopya tasarımı dahi başkalaşmış, şeffaflaşıp tuhaflaşmıştır. Bu yüzden Baudrillard, taklitçe teriminin kesinlikle taklit ya da kopya etmeye karşılık gelmediğinin altını önemle çizmektedir.

Taklitçeler Dünyası, tarihte yazılmış olanaklı bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak defalarca oynandığından, bütün bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir çıkar yol da olmadığından her şeyin “mış gibi” deneyimlendiği bir yaşama alanıdır. Bütün toplum ütopyaları gerçekleştiğinden, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekmektedir. Soru, olanaklı her şeyin gerçekleştiği bir dünyada insanın ne yapacağıdır? Baudrillard’ın deyişiyle ”aşırı gerçekleştirmektir’ yapılacak olan, çağın yeni gerçeklik kipi de “aşırıgerçeklik”tir bu anlamda. Aşırıgerçeklik, tıpkı yalandan bir soygun yapan düzmece bir çetenin, gerçekten silahlı soygun yapan halis çete üyelerinden daha ağır bir cezaya çarptırılmasını andırmaktadır.

Burada ana düşünce şudur: Gerçeklik ilkesinin çiğnenmesi gerçek saldırıdan çok daha ciddi bir saldırıdır. Gerçekten kurtulunca gerçek-ten daha gerçek, aşırıgerçek olur insan. Yeniden üretmeye, yeniden yaşamaya zorunlu olduğumuz bütün düş ve ülküler yapmacık, yapmacık olduğu kadar da şeffaf görüntülerle sonsuz biçimde çoğalırlar. Artık aranan şey güzellik, çirkinlik ya da cinsellik değil, eni sonu reklamda sorulan o taklitçe sorunun yanıtıdır: “Sen hangi televizyonun görüntüsüsün?” Bu bir zamanların “Düşünüyorum, demek ki varım” varlık kanıtsavının yerine, “Görülüyorum, demek ki görüntüyüm” yapıntısının geçmesi demektir. Ne var ki Baudrillard’a göre, burada dile getirilen ya da dile gelen şey, çağcıl bir özseverlik tarzının gelişini muştulayan bir “olma” yordamı değil; herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir dünyanın ‘şeffaflığına uyanmış reklamcının düzmecesidir

Kaynak:Felsefe Sözlüğü-Abdülbaki Güçlü-Erkan Uzun

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>