Tamam mıyız?

Tamam mıyız?

Bu soruya “evet, tamamız” yanıtı vermenin oldukça zor olduğu günlerde yaşıyoruz.

Neden mi?

Sürekli farklılıklarımızdan, ayrılıklarımızdan bahsetmeye, hadi gel beraber hareket edelim dendiğinde bin dereden su getirip ayak diremeye alıştığımızdan belki… Birey olma mücadelesi bizleri kendimize ayak bağı olup çıkmaya zorladı galiba.

Oysa Temmuz’la İhsan’ın hikayesini anlatan Çağan Irmak’ın yeni filmi, insanların çıkarsızca ilişki kurabileceği, yaren olabileceği, birlikte hareket etmek üzerine kırk gün kırk gece düşünmeden yola koyulabileceği anlatıyor.

Hürriyet gazetesinden Ayşe Arman’a verdiği röportajda film projesi öncesi Gezi olaylarına katılan genç, yaşlı toplumsal dayanışma ruhu ile hareket eden bireylerden etkilendiğini anlatıyor Çağan Irmak. Oradan gelen esin ile filminde “hepimizin kurtuluşu bir başkasının kurtuluşunda yatıyor” temasına yöneldiğini söylüyor. Fikir güzel  ama nasıl anlatmalı? Senaryoyu kırk sayfa kadar yazmış sonra da yırtıp atmış ancak sonunda anlamlı bir filme imza atarak zor olanı başarı ile gerçekleştirmiş.

Rüyalarında birbirini gören iki gencin, atölyesinde tek başına yaşayan bir heykeltıraş, Temmuz ile engelli bir genç olan İhsan’ın karşılaşmalarını, yaşadıkları dramı izliyoruz. Temmuz, gerek cinsel tercihi gerekse yaşantı biçimi, saklamaya ihtiyaç duymadığı duygusallığı yüzünden hayatı boyunca kendisini toplumdan farklı, ayrıksı hissetmiş, annesi değil ama  babası tarafından reddedilmiş, yine de keyifli, eğlenceli, küçük hayatını dolu dolu yaşayan, hayalleri olan birisi.. İhsan ise kol ve bacakları olmayan, tuvaletinden yeme içmesine kadar annesinin bakımına muhtaç bir hayat sürmekte. Ne yazık yaşam coşkusunu kaybetmiş, intihar etmenin imkanını aramaya başlamış. İhsan’ın yüzü Temmuz’un rüyalarına girip “bul beni” diyor ve sonra da “kurtuluşumuz yakın merak etme” diye ekliyor… Anlam veremediği bu rüyayı bir kaç kez görüp kafası karışan Temmuz, bir sabah parkta arkadaşı ile gezinirken rüyasında gördüğü yüzün sahibini, İhsan’ı tekerlekli sandalyesiyle az ötesinde ağacın altında otururken görünce küçük dilini yutacak gibi oluyor.

Senaryonun başında yer alan bu tanışma biçimi insanların birbirine nasıl  yazgılı olduğunu hissettiriyor. Yazgımız, insan olmakla kaçınılmaz şekilde “birlikte var olma” yoluna girmemiz ile ilişkili. “Kurtuluşun” bu gerçeği görmek ve kabullenmek olduğunu anlamalıyız… Nazım’ın “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinde anlatmaya çalıştığına benzer bir şekilde.

Dramatik, sevimli, hafif mizahi hikayeyi izlerken iki saatin nasıl geçtiğini anlayamıyor insan. Karakterlerin sıcaklığının sırrı nedir diye düşünüyorum filmin sonunda… Temmuz ve İhsan’ın davranışları, ilişki kurma tarzlarında insanı hemen kavrayıveren “sıcaklık”, “cazibe” nereden kaynaklanıyor?

Cevabın karakterlerde hissedilen otantizme ve yargılamadan,  yalın ve yakın ilişki kurma tarzlarına  bağlı olduğunu düşünüyorum. Otantizm ile “ne isek o’yuz” anlayışını kastediyorum. “Ne isek o’yuz” evet, yani olduğumuzdan başka  bir şey olmaya çabalamıyoruz, içimizden geldiği gibiyiz, sütten çıkmış “ak kaşık” değiliz ama “tek kaşığız” ; böylece “hesap yapma, hesap verme” gereği de kalmıyor ya, başkasını da “yargılamıyoruz ”…

İnsanın kendisini ne ise öylece kabullenmesi, yemek üzerine yenilen tatlı gibi keyifli değil tabi.  Acı yönleri de var ki “Tamam mıyız”ı dram yapan da bu… İnsan çoğu zaman kendini kabullenmek istemez  zihnine yansıyan benlik imajı ile oynamayı, eksiklerini tüm güçlü hayallerle yamamayı tercih eder.  Belirsiz bir gelecekte değişme umudu taşır hep. Değişinceye kadar da ideal imgesini gerçek imgesinin yerine koyar, olumsuz, itici yönlerini şimdilik kaydıyla gözden uzak tutar. Şimdilik böyledir evet, ama ne gam, bir süre sonra her şey değişecek ve idealindeki ben gibi olacaktır. Zamanla değişmediğini, değişemediğini görmeye başlar ve bu umuda gözlerden uzak bir törenle veda eder. İdeal imgesi ise içinde küçük bir hanede yaşamaya devam eder. Zamanla ideal benlik imajı ile dışarıdan algılanan görüntü arasında kat edilmesi zor bir mesafe inşa olmaya başlar.

Temmuz ve İhsan ideal benlik imgeleri ile gerçek benlikleri arasına böyle hayali perdeler koymaya kalkmayanlardan. Gerçeğin sertliği ile karşılaşıp kendileri olmaya devam edebilmişler, bu esnada oturdukları köyden kovulmuşlar. Kurtuluşun özünde, hamurunda böyle bir otantizm var ama ne onların ne de bizim kurtuluşumuz bu yüzden olmuyor. Tam tersine bir başkası tarafından kabul edilmemiz gerekiyor. Gözlerinde kendimizi görebileceğimiz, okuyabileceğimiz, sahtekar olmayan bir başka bakış  üzerinden.

Böyle bir kabullenme mümkün mü peki? Arkadaş bile değil, “tanıdık” seçerken tipine, giyimine, statüsüne, ilişki kurma tarzının uygunluğuna bakıyoruz. Suistimal edilir miyiz korkusu ile türlü güvenlik önlemleri ile iç dünyamızın kapılarını emniyete almışken yabancıları kolayca kabullenmek, onlarca kabullenilmek mümkün mü? Mevlana olmaya kalkışmak yirmibirinci yüzyılın işi mi?

Bu soruya temkinli ama olumlu yönde yanıt veriyorum. İçi içe olma, benlik sınırlarının eriyip kalkması anlamında birlikteliğe imkan vermiyorum. Bu insan denen varlığın kapasitesini aşar… Ne var ki şartlar nispetinde sorgusuz sualsiz, beklentisiz, hayatın bir kesitinde bir araya gelme, varoluş dramını çıplakça yaşayan insanlar olma asgarisinde buluşmak, yarenlik etmek mümkündür. Yarenlik etmek ile duyarsız bir muhabbeti, boşboğazlığı kastetmediğimi de belirteyim.. Drama seyirci kalmamak, ta içinde yer almak da gerekli ve bu bayağı sorumluluk gerektiren bir davranış. Velhasıl kurtuluşa ermek  filmde de görüldüğü üzere epeyce zorlu bir iş, ama adı üstünde kolay olmasını beklememek gerek.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>