“Devlet Kapitalizmi” Teorisinin Eleştirisi-Elif Çağlı

Öncelikle “yozlaşmış işçi devleti” tanımını irdelemek isteyişimizin nedeni, Troçki’nin henüz yeterince netleştiremeden bıraktığı, ölümü nedeniyle yarım kalmış olan ve hatalı yönlerinden arındırılması gereken değerlendirmelerini ele almanın gerekli olduğu düşüncesiydi. Bu nedenle, onun düşünsel mirasını koruyup zenginleştirmek yerine, Troçki’nin görüşlerine sadakat adına hareketli yaklaşımları donmuş karelere dönüştüren Troçkist çizgilerin eleştirisine ilk planda yer vermiştik. Fakat, yanlış yaklaşımlar bundan ibaret değildir. Cliff örneğinde olduğu gibi bazı Troçkistler de, Troçki’nin hatalı yaklaşımlarını aşmak adına bu kez bir başka uca savrulmuşlar ve yeni çözümlemeler arayışı içinde, aslında daha önceki dönemlerde ortaya atılmış bulunan bir yanlış teorinin (“devlet kapitalizmi” teorisinin) peşine takılmışlardır.

Bu bölümde, Cliff’in Sovyetler Birliği’ndeki sistemi “devlet kapitalizmi” olarak değerlendirmesini neden doğru bulmadığımızı ana hatlarıyla belirtmek istiyoruz.

Aşırı üretim, bunalım döngüleri ve iflâsların sonucunda sağlanan yeni canlanmalar temelinde yol alan kapitalist işleyişle benzeşmeyen bir ekonomik yapıyı, devlet kapitalizmi olarak nitelendirmenin yanlışlığı ortadaydı. Nitekim, devlet kapitalizmi teorisinin yandaşları da, kapitalizmdeki “aşırı üretim ve iflâs” döngüsü yerine, bürokratik diktatörlüklerin egemen olduğu ülkelerde “aşırı yatırım ve israf” döngüsünün yer aldığını söylediler. Fakat anlaşılması mümkün olmayan nokta, bu türden yapıların yine de kapitalizmin bir türü olarak kabul edilebilmesiydi. Bu noktada, Troçki’nin yerinde bir değinmesi hatırlanmalı:

Genellikle aşina olmadığımız fenomenlerden, aşina terimler aracılığıyla selâmete ulaşmaya çalışırız. Sovyet rejiminin esrarengizliğini gizlemek için ona “devlet kapitalizmi” demek gibi bir girişim vardır. Bu terimin bir avantajı vardır; kimse ne demek olduğunu bilmemektedir.

Aslında bu konunun ayrıntıları, ilerleyen yıllar içinde öne sürülen görüşler ve karşı görüşler temelinde farklı Troçkist çevrelerin yazınsal faaliyetinde çok önemli bir yer tuttu. Cliff ve Mandel çevresi arasında sürüp giden polemiklerde pek çok görüş ortaya kondu. Fakat taraflardan biri zorlama yorumlarla Sovyetler Birliği’nde devlet kapitalizminin varlığını kanıtlamaya çabalarken, diğer taraf ise buna ilişkin haklı eleştiriler getirmiş olsa da kendi yanlışını düzeltmedi ve “yozlaşmış işçi devleti” çözümlemesinde ısrarı sürdürdü.

Doğu Avrupa ülkelerinde ve Sovyetler Birliği’nde yaşanmaya başlayan çöküş süreci, aslında bu çevrelerin tümüne tarihin somut yanıtını vermekteydi. Ama yine de söz konusu taraflar şöyle bir düşünüp yanılgılarını gözden geçirecek yerde, eski pozisyonlarını inatla savundular. Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik rejimler kapitalizm yönünde çözülürken, Cliff çevresi bunu bir “yana kayma” olarak değerlendirdi.  Mandel çevresi ise, son ana dek “yozlaşmış işçi devleti” tanımlamasına bazı sıfatlar daha eklemekle yetindi. Her şey olup bittikten sonra ise, geçmişin yanılgılarını kurcalamaya hiç de niyetlenmeksizin artık Rusya’daki kapitalizm olgusu üzerine yazılıp çizilmeye başlandı.

Şimdi artık tarihin yanıtlamış olduğu bir sorunda, bu iki eğilimin bizzat kendi yanılgılarını besler biçimde sürdürmüş oldukları yazınsal mücadelenin ürünleri üzerinde durmayı düşünmüyoruz. O nedenle, “devlet kapitalizmi” çözümlemesinin yalnızca temel sakatlıklarına işaret etmekle yetineceğiz.


Devlet Kapitalizmi Nedir, Ne Değildir?

Uzun yıllar önce Sovyet ekonomik yapısını “devlet kapitalizmi”nin bir türü olarak ele alan Urbahns’ı eleştiren Troçki, “Marksistlerin özgün olarak devlet kapitalizminden yalnızca devletin kendisinin bağımsız ekonomik girişimlerini anladığını” belirtmekteydi.  Öte yandan, reformistler büyük sayıda ulaşım ve sanayi girişimlerini kamulaştırarak veya devletleştirerek kapitalizmin üstesinden gelmeyi hayal ettikleri zaman, Marksistler haklı olarak, “bu sosyalizm değil devlet kapitalizmidir” diye karşı çıkmaktaydılar. Troçki, sonraları bu kavramın daha geniş bir anlam kazandığını ve yanlış bir şekilde devletin ekonomiye bütün müdahale çeşitlerine uygulanmaya başlandığını belirterek, “devlet kapitalizmi” ve “etatizm=devletçilik” arasındaki farka dikkat çekiyordu:

Savaş sırasında ve özellikle faşist ekonomi deneyleri sırasında “devlet kapitalizmi” terimi sık sık devlet müdahalesi ve düzenlemesi olarak anlaşılmıştır. Fransızların bu durum için çok daha uygun bir terimi vardır: étatism.

Stalin Rusya’sı için “devlet kapitalizmi” kavramını kullanan Cliff ise, bunu Lenin’in NEP döneminde kullanmış olduğundan farklı bir anlamda ele aldıklarını belirtmekte ve şöyle demekteydi:

Lenin için, devlet kapitalizmi, (devlet ister kapitalist, ister proleter bir devlet olsun) devlet kontrolü altındaki özel kapitalizm (private capitalism) anlamına geliyordu.

Stalin Rusya’sı devlet kapitalisti olarak nitelendiğinde ise, bu, devletin üretim araçlarını elinde bulundurduğu, proletarya tüm siyasi ve ekonomik iktidardan yoksunlaştırılmış durumda bulunurken bürokrasinin kapitalizmin görev ve işlevlerini –artık değerin işçilerden çekip alınması ve sermaye birikimi– yerine getirdiği bir rejim anlamına gelir. [5]

Oysa, “devlet kapitalizmi” kavramı, ancak üretim araçları üzerinde devlet mülkiyetinin yanı sıra, kapitalist özel mülkiyetin de yer aldığı bir toplumsal formasyon içinde anlam ifade edebilir. Toplumsal üretim araçlarının hemen tümüyle devletin mülkiyetinde olması durumunda ne kapitalizmden ne de onun vazgeçilmez unsuru olan, birbiriyle rekabet halindeki sermayeden, ya da arz talep mekanizmasının işleyişinden söz edilebilir. Bu nedenle, devlet kapitalizmi teorisi, üretim araçları üzerinde devlet mülkiyetine dayanan bürokratik rejimlerin doğası ile bağdaşmaz.

Lenin’in NEP döneminde kullandığı biçimiyle devlet kapitalizmi tanımı, işçi devletinin ekonomik zorunluluklar nedeniyle bireysel özel girişime izin verdiği bir durumu niteledi ve o çerçevede sınırlı bir anlama sahip oldu. Kısacası bununla dile getirilmek istenen gerçeklik, o dönemde Lenin’in açıklamalarında da yer aldığı üzere, işçi devletinin kontrolü ve düzenlemesi altında özel mülkiyete dayanan işletmelerin varlığına izin verilmesiydi.

Bilindiği gibi, kapitalist ekonomide neyin ne kadar üretileceği, hangi fiyattan değişileceği vb. son tahlilde rekabet temelinde piyasada cereyan eden etki ve tepkiler sonucunda belirlenir. Tekelleşme, rekabeti ve piyasanın belirleyiciliğini ortadan kaldırmaz. Büyük uluslararası tekellerin dünya pazarı üzerinde kurdukları ekonomik hegemonya, yine asıl olarak ekonomi dışı bir zora değil, bu kez eskiye oranla daha muazzam ölçeklerde sermayeyi kontrol eden dev tekeller arasındaki rekabete dayanır. Keza, kapitalizmde firmalar düzeyinde yapılabilen planlama ile piyasanın belirleyiciliği ortadan kaldırılmış olmaz. Kapitalizmde devletin büyük bir kapitalist işveren gibi ekonomik yaşamda yer alması, bireysel özel mülkiyeti asla dışlamaz ve onun yanı sıra, onu güçlendirerek var olur.

Savaş ya da büyük bir depresyon durumunda, ya da kapitalist gelişmenin gerekli kıldığı sermaye birikiminin hızlandırılması işlevini devletin üstlenmesi gibi durumlarda devletin ekonomik yaşamda doğrudan bir aktör olarak ağırlığını hissettirmesi mümkündür. Devletin ekonomik yatırımlarının belirleyici olmasının yanı sıra, fiyat belirlemeleri, narh koyma vb. gibi müdahaleleriyle piyasanın rolünü gölgelediği bir durumda, kapitalist gelişme sürecinin bu türden bir konjonktürü “devlet kapitalizmi” olarak adlandırılabilir. Bu durumda söz konusu olan, kapitalizmden farklı bir sosyo-ekonomik oluşum değil, kapitalist gelişmenin gerekleri doğrultusunda hizmet veren kapitalist devletin, ekonomik yaşamda ağırlıklı olarak rol üstlenmesine dayanan bir ekonomik yapılanmadır.

Üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve piyasa mekanizmasının var olmadığı, merkezi düzeyde güdümlü bir ekonomik yapı ise, kapitalizmden farklı bir sosyo-ekonomik oluşuma işaret eder. Böyle bir ekonomi devlet mülkiyetine dayanır. Bu, ürünlerin değişiminin değer yasası gereğince piyasada oluşan fiyat mekanizması aracılığıyla değil, merkezi olarak belirlenen “fiyatlar”, uyulması mecburi tutulan yönergeler vb., yani ekonomi dışı zor yoluyla yürütüldüğü bir sistemdir. Burada, tarihin eski çağlarındaki tarıma dayalı despotik Asya devletlerinden söz etmediğimize ve modern kapitalist dünyanın içinde yer alan, belirli bir sanayileşme hamlesinin üzerine oturmak zorunda olan bürokratik diktatörlükleri ele aldığımıza göre, bu türden bir kararname ekonomisi elbette ki merkezi düzeyde yapılan ve yürütülen bir planlamayı da kaçınılmaz kılacaktır, kılmıştır.

Bürokratik diktatörlüklerde ekonomik faktörlerin dağılımı, ilgili devlet organları, merkezi planlama komisyonları vb. tarafından yapılan hesaplamalara, alınan kararlara göre gerçekleşir. Böyle bir durumla, ekonomik faktörlerin esas itibarıyla piyasa mekanizması, piyasada gerçekleşen fiyatlara göre dağıldığı kapitalist işleyiş arasında nicel değil, tamamen nitel bir farklılık vardır. Piyasa mekanizmasına dayanmayan bürokratik rejimlerde merkezi hesapların yapılabilmesi, yine elbette ki üretilen nesnelerin rakamsal karşılıklarının olmasını gerekli kılar. Buna da bir anlamda fiyat diyebiliriz; ama bu, kapitalist piyasada alıcılar ve satıcılar arasındaki arz talep ilişkilerinin sonucunda oluşan ve özünde değişim değerinin ifadesi olan fiyatlardan tamamen farklı olarak, “kararlaştırılmış” sözde bir fiyattır.

Kapitalizmde işgücünün fiyatı olan ücret de tıpkı diğer ekonomik faktörler gibi piyasa mekanizması temelinde belirlenir. Oysa üretim araçlarının bütünüyle devletin mülkiyetinde olduğu ve toplumsal üretime merkezi düzeyde bürokratik bir planın kumanda ettiği güdümlü ekonomide, toplumsal emeğin işletmeler arasındaki dağılımına ve üretilen toplumsal üründen emeğin payına ne düşeceğine ilgili devlet organları karar vermektedir. Yani burada ne kapitalizme özgü özgür ücretli emek vardır ne de piyasadaki işgücü satıcılarıyla alıcıları arasındaki ilişki sonucunda belirlenen ücret vardır.

Sovyet işçisinin artı-emeğini devlet çekip alır ve bunu bürokrasinin tüketim fonlarına ve çeşitli kullanım değerlerinin genişletilmiş yeniden üretimi sürecine tahsis eder. Böyle bir durumda kapitalizme özgü olan bir emek-sermaye ilişkisi ve dolayısıyla bir artı-değer sömürüsü ve piyasada bunun kâra dönüşümü söz konusu değildir. Fakat, egemen bürokrasinin artı-emeği kolektif olarak tasarruf etmesi biçiminde bir sömürü söz konusudur.

Bu tür yapılarda işgücünün para olarak ücretlendirilmiş olması da bizi yanıltmamalıdır. Çünkü meta üretiminin yerini kullanım değerleri üretimi almıştır ve bu durumda neyin, ne kadar üretileceğine karar veren artık fiyat mekanizması değil, devlet planlama komisyonudur. Fiyatlar ve ücretler biçimsel olarak hâlâ bulunmaktadır, ama işlevleri aynı değildir. Fiyatlar ve ücretler artık üretim sürecini belirlemezler; merkezi bürokrasinin toplumun kullanımına sunduğu ürünlerin toplamından bireyin alacağı payı gösterirler. Bu durumda fiyatlar artık ekonomideki düzenleyici faktör değil, yalnızca dağıtım simgeleridir. Yani görünürde biçim korunurken, gerçekte tam bir işlevsel dönüşüm ortaya çıkmıştır. Kısacası, bürokratik diktatörlükleri devlet kapitalizmi olarak niteleyenlerin ileri sürdükleri argümanlar, kapitalizmin iç işleyiş yasalarıyla (Marx tarafından ayrıntılı biçimde çözümlenmiş olan yasalar) karşılaştırıldığında daha baştan çökmeye mahkûmdur.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>