Bütünlük ve parçalılık-Madan Sarup

Bütünlük ile parçalılığa çeşitli göndermelerde bulunduğumu farketmiş olmalısınız. Lyotard’ın, Hegel ile Marx’ın üstanlatıları türünden “büyük öyküler”i [big stories] reddettiğini; bir toplumda nelerin olup bittiğini bir bütün olarak hiç kimsenin anlayamayacağıru savunduğunu daha önce söylemiştim. Bu günlerde bütün toplumsal ilişki biçimleri ya da siyasal pratiğin her türlü tarzı için önerilebilecek tek bir kuramsal söylem olmadığını söylemek modaya uygun görünüyor. Postmodernler ve diğerleri bu noktayı daima Marxçılara karşı kullanmışlardır:

Marxçılığın bütünleştirici arzuları (hırsları) olmasının üzerinde ısrarla durmuşlar, üstelik Marxçılığın toplumsal deneyimin bütün görünümlerine açıklama getirme savında bulunmasına bir hayli kızmışlardır.
Lyotard ile diğer postmodernler bütünlüğü reddederlerken dil oyunlarının, zamanın, insan öznesinin ve toplumun kendisinin parçalılığı üzerinde dururlar.

Organik birliğin reddi ve parçalılığın benimsenmesi bağlamında ilgi uyandıran şeylerden birisi, söz konusu inancın tarihte yer etmiş avangard hareketler tarafından çok daha önceleri kabul görmüş olmasıdır. Bu avangard hareketler de birliğin çözüşmesini istiyorlardı. Onların öncü etkinliklerinde yapıtın tutarlılığı ile özerkliği iyiden iyiye sorgulanmış, hatta yöntemsel açıdan yıpratılmıştı.

Walter Benjamin‘in benzetme [allegory] kavramı avangard (organik olmayan) sanat yapıtlarım anlama sürecinde bir ,yardımcı olarak kullarulmıştır. Benjamin bir benzetmecinin [allegorist] bir öğeyi yaşam bağlamı bütünlüğünden yalıtarak, işlevinden mahrum bırakarak nasıl çekip çıkarttığını betimlemiştir (Benzetme bu anlamda temelde bir parça olarak organik simgenin karşıtıdır). Öyleyse benzetmede çeşitli yalıtık parçaları bir araya getirerek anlamı yaratır. Ortaya konulan bu anlam parçaların özgün bağlamından türetilmez.

Benjamin’ in benzetme kavramının bu öğeleri, avangard sanatın montaj (“kurgu”) adı verilen temel ilkesine uygundur. Montaj gerçekliğin parçalanmasını önceden varsayar; bütünlüğün görünüşünü kırar, bu yolla da dikkatleri gerçekliğin parçaların gerçekliğinden oluştuğuna çeker. Avangard yapıt kendisinin bir yapay inşa, insan eli değmiş bir ürün olduğunu ilan eder. Organik sanat yapıtında materyal bir bütün olarak ele alınırken, avangard yapıtta materyal yaşamın bütünlüğünden söküp atılarak yaşamdan yalıtılır.

Avangardcı estetik parça, insanların kendisini gerçekliğin birleştirici bir parçası kılmasına, kendisiyle deneyimleri arasında doğrudan bir bağlantı kurmasına meydan okur. Bu ilkenin en iyi örneği belki de Brechtçi oyundur. Brecht bir oyunla organik bir bütünlüğü değil, uzlaşımsal beklentileri kıran, izleyiciyi eleştirel kurgulamaya zorlayan kopukluklar ile yanyanalıklardan oluşan bir birliği amaçlar.

Bir sanat yapıtının organik bir birlikten mi yoksa parçalardan mı oluşması gerektiği biçimindeki soru belki de en iyi György Lukacs ile Theodor Adorno arasındaki tartışmaya bakılarak anlaşılabilir. Organik ile organik olmayan yapıt arasındaki karşıtlık hem Lukacs’ın hem de Adorno’nun avangard üstüne kuramlarının temelini oluşturur.

Lukacs organik sanat yapıtını (“gerçekçilik”) estetik bir norm olarak kabul eder, bu bakış açısından hareket ederek avangard yapıtları dekadans oldukları için reddeder; oysa Adorno avangardı, yani organik olmayan yapıtı, tarihsel bir norm olarak görür. Günümüzde gerçekçi bir sanat yaratma çabasında olan bütün uğraşları yargılar.

Lukacs, organik sanat yapıtının (örneğin Goethe, Balzac ve Stendhal’ın gerçekçi romanları) belli türden bir mükemmellik oluşturması gerektiği biçimindeki Hegelci görüşü benimserken, Adorno avangard yapıtın çağdaş dünyanın olası tek sahici ifadesi, yani geç dönem kapitalist toplumdaki yabancılaşmanın tarihsel olarak zorunlu bir ifadesi olduğuna inanıyordu.

Adorno gibi Lukacs da avangard yapıtın kapitalist toplumdaki yabancılaşma olgusunun bir ifadesi olduğuna inanmasına karşın, toplumun yapısal dönüşümü doğrultusunda çalışan gerçek tarihsel karşı-güçleri göremeyen buıjuva aydınlarının körlüğüne karşı oldukça sertti.

Ancak Adorno’nun böylesi bir siyasal bakış açısı yoktu. Adorno organik yapıtın günümüz toplumunun çelişkilerini ortaya koymak yerine, tam da olduğu biçimiyle, dünyanın bir bütün olduğu yanılsamasını daha da ileri götürdüğüne inanır. Adomo’ya göre avangard sanat, varolanı, kurulu bütün yanlış uzlaşmaları reddeden radikal bir protestodur, o nedenle de tarihsel meşruiyete sahip tek sanat biçimidir.

Öte yandan Lukacs, avangard sanatın protestocu özniteliğini onaylasa da, söz konusu sanatı bu protestonun soyut kalmasından, tarihsel bir bakış açısı taşımamasından, kapitalizmin hakkından gelmek için mücadele veren gerçek karşı-güçleri görememesinden ötürü suçlar. Lukacs avangard sanatın, yapıtın kendi bölük pörçük doğasını göstermek için gerçekliğin “kırılmaları”na ve “gedikleri” ne olanak tanıdığı düşüncesini reddeder.

Ancak burada Lukacs ile Adomo arasındaki önemli bir benzerliğe değinmek gerekir: Her ikisi de sanatı sanat kurumu içerisinde kalarak tartıştıklarından sanatı bir kurum olarak eleştirememişlerdir. Lukacs-Adomo tartışmasının gerçekte iki karşıt kültür kuramından oluştuğuna işaret edecek kadar konuştuğumu umuyorum. Adorno geç dönem kapitalizmi kesinlikle istikrarlı bir süreç olarak görmekle kalmaz; aynı zamanda tarihsel deneyimin, sosyalizme bağlanan umutların boşa çıkmaya yazgılı umutlar olduğunu gösterdiğini de duyumsar. Bu yönden bakılınca Adomo’nun postmodernlere fazlasıyla benzediği görülebilir.

Avangardı anlamanın temelde iki ayrı geleneği ya da kipi olduğu söylenebilir. İlk düşünme kipi genellikle Adorno, Artaud, Barthes, Breton ve Derrida’ya bağlanır (Birçok yazar Derrida ile Adomo’nun felsefeleri arasında ilginç benzerlikler bulunduğuna dikkat çekmiştir). Öteki düşünme kipi ise Benjamin ile Brecht’ e bağlanır.

Benjamin’in bütün bir yapıtından, bir sanat yapıtının yarattığı toplumsal etkinin sırf yapıtın kendisi gözönüne alınarak ölçülemeyeceğini, söz konusu etkinin kesin olarak yapıtın işlev gördüğü kurumca belirlendiğini büyük ölçüde öğrenmiş olduk.

Avangard yapıtların meydana getirebileceği siyasi etkinin ölçüsünü belirleyen de, burjuva toplumlarında sanatın yaşam pratiğinden ayrı bir alan olarak varolmayı sürdürmesini belirleyen de bir kurum olarak sanattır.

Sanat bir kurum olarak bireysel yapıtın siyasi içeriğini tarafsızlaştırır, toplumda radikal değişim -yabancılaşmanın yok edilmesi- için baskı yapan yapıtların içeriklerinin herhangi bir etkiye yol açmasını engeller.

İnsan yapımı olmaları bakımından düşünüldüklerinde organik sanat yapıtlarının paylaştıkları ayırdedici özellikler, yaşam pratiğinden kopup gelen parçalar olmaları ve “saf” sanat ürünleri olarak kavranmaya eğilim göstermeleri şeklinde sıralanabilir.

Avangard hareketler hiç yaşanmamış olsaydı, Brecht ile Benjamin’in üretim aygıtının yeniden yapılandırılmasına ilişkin düşünce üretmeleri de olanaklı olmazdı. Ancak burada Brecht’ in asla tarihe geçmiş avangard sanatçıların bir kurum olarak sanatı yıkma amaçlarım paylaşmamış olduğu anımsanmalıdır. Brecht eğitimli burjuvaların tiyatrosunu küçümsemiş olsa bile, bu tiyatronun bütünüyle ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna varmamıştır. Bunun yerine tiyatronun radikal bir biçimde değiştirilmesini önermiştir.

Lukacs ile Adorno’nun konumlarının oldukça sorunlu olduğunu, her ikisinin de kendi sorunlarının çözümünde yetersiz kaldıklarım düşünüyorum. Bu durumdan kurtulmanın olanak dahilindeki biricik yolunun da Benjamin ile Brecht’ in esinlendiği maddeci kuramların kullanılması olabileceğini ileri sürüyorum.

Postyapısalcılık ve postmodernizm; Madan Sarup

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>