Züccaciye dükkanındaki fil

Yıllar, yıllar geçti. Geriye dönüp hayatta neyin önemli olduğuna baktığımda bir şeylere çarpıp, devirmeden ve devrilmeden ilerlemenin en büyük marifet olduğunu düşünüyorum.. Epeyi bir zaman sonra hayatın bu basit gerçeğini fark etmek, büyük yol aldığını, önemli işler yaptığını sanan birisi için zor…

“Hayattan ne öğrendiniz?” diye sorulduğunda, “doğru dürüst, sağa, sola çarpmadan yürümeyi öğrendim” demek, insanların bunu üç yaşlarında öğrendikleri düşünülürse pek matah bir şey sayılmaz. Ama durum bu…

Sadede gelelim… Züccaciye dükkanındaki fil şakasını bilirsiniz. Şaşkın bir fil dükkanın içinde dönüp dururken ne var ne yoksa kırar. Etraf hassas cam eşyalar ile dolu iken, ağır, hantal bir yaratık traji komik bir şekilde dar alanda yol almaya çalışıyordur. Bir şeyi kırdığında hemen ondan uzaklaşmak ister, öbür yana döner, ne var ki ne tarafa dönerse dönsün cam vazolar, bardaklar, tabaklar gürültü ile yere düşüp kırılmaya devam eder.

“Züccaciye dükkanına bir fil girivermiş”.. Ya, tamam ama sinek mi ki bu, dükkana pencereden inceden süzülüp konuversin. İşin garip yanı da bu işte, koca filin züccaciye dükkanında bulunması bir facia ve çok tuhaf ama o filin oraya nasıl girdiği daha da tuhaf değil mi? Eminim ki, bu şakaya yapılan bir sürü göndermenin hiç birisi dükkana filin nasıl girdiği ile ilgilenmemiştir.

Meselenin bu tarafına bakabilmek için anlaşılan biraz “küçük prens” olmak lazım. Ben ne küçüğüm, ne de prensim. Ama çocuk yaşlarda hikayesini okuduğum bu küçük kahramanın düşünme tarzına bayılmıştım. Bu yüzden şakayı duyduğumda herkes “aa, şu file bak” diyorken ben “o fil oraya nasıl olup da girmiş” diye soruverdim…

Sormakla da kalmadım, kafama takıldı, aylar, yılarca oturup bir filin nasıl olup da züccaciye dükkanına girdiğini düşündüm. Araştırmalarımın bir noktasında züccaciye dükkanının gerçek olduğunu ancak ortada dükkana giren bir filin olmadığını anladım. Zira gazete, dergi, internet haber arşivlerinde taradığım yazıların hiç birisi züccaciye dükkanında ağır hasara neden olan bir filden bahsetmiyordu. Belli oldu, bu mesel safi kurmacaymış.

Bunu anlayabildikten sonra filden kastedilen şeyin ne olduğunu bulmam gerekti. Züccaciye dükkanına giren fil değilse, senin benim gibi insan olması lazım, değil mi? O halde bir şeyler sonucu insanlar filleşmiş olmalı… Ama neden ve nasıl?

Psikanaliz bilimine başvurup, Freud’tan aparttığım narsisizm yorumuyla, filleşmeyi narsistik libido ile şişen benliğin olağan değerinin üzerine, abartılı bir seviyeye çıkması olarak yorumladım. Bu yavaş işleyen bir süreçti ve insanlar filleşirken farkında bile olmuyorlardı. Gün gelip de züccaciye dükkanına girdiklerinde her şey kırılıp dökülürken olan bitenin tamamen kendi marifetlerine tabi olduğunu maalesef göremiyorlardı. Her şeyi tuzla buz ederken hem de “aa file bak, file” diyenlere kızıp hortumları ile çarpıyorlardı.

Filleşme olgusuna aklım bastı. Ancak nedenini merak etmeye devam ettim. İnsanları filleştiren nedenler üzerine yaptığım araştırmalar önceleri pek sonuç vermedi.

Analoji yolu ile düşünmeye çalıştım. Kafka’nın anlattığı, sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa adında bir adamın hikayesi vardı, ancak bahis konusu yabancılaşma analojisi fil örneğinde vücud bulan genleşme esprisine paralel değildi.

İnsanların dolunay esnasında kurtlaştığına dair , alt benlikten gelen ilkel dürtülerin benliği ele geçirme tehlikesine dayanan hikayeler vardı, olmadı.

Sonra, bir sinek adam filmimiz vardı ama tutmadı…

Zombi ve vampirleri hayvanat dünyasının dışında fantastik varlıklar olarak alırsak elimizde filleşmeyi açıklayacak başka örnek de kalmıyordu.

Ta ki bir hayvanat bahçesine gidip gözlerimle bir filin, fil olmasını sağlayan şeyin ne olduğunu görene kadar soruna makul çözüm bulamadım. Sonunda bahçede dolaşırken fil anne, babanın yanında ufacık, yavru filleri görünce jetonum düştü.

Basit bir gerçek: bir fil sonradan fil olmaz, fil olarak doğar, yetişir.

O halde filleşen insanların anne babasından biri ya da ikisi de fil olmalıydı. Ama anne de, baba da fil olduklarını bilmediklerinden yavruya da bu bilgiyi veremiyorlar, yavru filler büyüyüp yürüye yürüye züccaciye dükkanına giriyorlar, şangır şungur her şeyi kırarken, “file bak, file” diye bağıranların neden bağırdıklarını anlayamıyorlardı.

O dönemdeki araştırmalarım nihayet sonuçlandığı için bir nebze olsun rahatlamıştım. Ee, bi çay demleyip içmenin , keyif çatmanın vakti geldi diye mutfağa yöneldim. Bir de ne göreyim? Yılların yükünü dibinde daha fazla taşıyamayan çaydanlığım delinip hakkın rahmetine kavuşmuştu. Hemen yeni bir çaydanlık almak maksadı ile sokağın karşısındaki züccaciye dükkanına girdim, hay girmez olaydım… Dükkana girer girmez çevremdeki insanlarda bir telaş, bir telaş… Yahu ne oluyor filan demeye kalmadı, ufacık bir çocuk işaret parmağını bana sallayıp “anne, anne, aaa bak koca bir fil, nasıl girmiş bu dükkana” demesin mi?

Çaydanlığı alamadan kendimi zor dışarı attım. Keyif çayı demlemeyi epeyce ertelemek zorunda kaldım tahmin edersiniz, uzun, uzun çalışmalar yapmalıyım daha. Nasıl filleşildiğini güç bela öğrendimse de, bir filin nasıl olup da insanlaşacağı sorunu şu an tam önümde durmakta…

Ha bu arada dükkana girip kırıp dökmek şöyle dursun züccaciye dükkanı açan filler de var, ki onlar başka mevzu. Benim hafsalam o kadarını almıyor doğrusu…

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>