Jacques Lacan Kuramının Genel Kavramları- J. D. Nasio

Jacques Lacan

Lacan’ın kuramı çekici olduğu kadar, kavramanın zorluğu yüzünden, iticidir de. Jacques Lacan’ın öğrencisi ve Françoise Dalto’nun yakın işbirlikçisi olmuş J. D. Nasio’ya danıştık. Kendisi 30 sene Paris VII Üniversitesinde eğitim vermiş ve şu anda psikanalist, psikolog ve sosyal alanda çalışanları eğitmekte en etkin yerlerden biri olan “Paris Psikanalitik Seminerlerinin” başındaki insan. Her biri bilim dünyası tarafından olumlu kucaklanan, tam 12 dile çevrilmiş 18 kitap yayımladı ve bazıları uzman olmayanlar tarafından da benimsendi. Türkçe’de İmge Yayınevi tarafından basılmış 5 kitabı var:

Psikanalizin Yedi Temel Kavramı, Aşk acısı, Fiziksel Acı ve Freud, Ferenczi, Groddeck, Klein, Winnicott, Dolto, Lacan Eserlerine Giriş ve özellikle -burada bizi ilgilendiren – Jacaues Lacan’ın Kuramı Hakkında 5 Ders.

J.-D. Nasio, Lacancı kuramın iki temel parçasını açıklayacak; ilk önce kavramsal üçlü “İmgesel (imaginaire), Simgesel (Symbolique) ve gerçek (Reel)”, ardından da “Bilinçdışı” ve “Jouissance” kavramını.

Bu metin kırk senede oluşturulmuş bir kuramın eksiksiz bir incelemesi olamaz ancak bu karmaşık ve etkileyici düşünceyi kavramamızda önemli bir temel oluşturacaktır.
İlk önce Lacan’ın psikanalize olan başlıca katkısını ve Fransız düşünce tarihindeki önemli yerini hatırlatmalı: Freud’un eserlerinin özünü kavradıktan sonra, onları yapısalcı formüllere çevirdi yani formalize etmek olarak tanımlayabileceğimiz bir işe kalkıştı ve böylece ihtiyacı olan için kolay erişilebilir bir nevi cebir yarattı. Elbette bakir bir okur için sorun bu cebirle yüzleşmek, böylesine eşsiz bir kod kullanan bir kuramla başbaşa kalmak olacak. Lacan’ın düşüncesinin takibini bu denli zor kılan işte bu dışarı kapalı koddur.
Mesela büyük “B” ile yazılan, “büyük Başka” gibi bir terimi ele alalım; Lacancılar tarafından sıkça kullanılan bir terim bu. Lacan bu “B” harfini tıpkı bir matematikçinin x harfini bir bilinmeyeni belirtmek için kullandığı gibi kullanır. “Büyük Başka” bağlamına veya parçası olduğu denkleme göre farklı anlamları kapsar. Bu yüzden Lacancı metni ilk defa ele alan kişi biraz kaybolmuştur çünkü “büyük Başka” kâh a anlamında, kâh b anlamında kullanılmıştır. İşte bu nedenden dolayı da Lacan’ın kuramı karmaşık ve nazikçe yaklaşılması gereken bir kuramdır: kavramlarının formalizasyonu ve çeşitli anlamları aşılması zor bir engeldir.
Bu sebepten bütünlüğü ve ciddiyeti korumak istediğimizde her kavramın önce farklı anlamlarını anımsamak, daha sonra da hangisinin kullanılacağını belirtmek gerekiyor.
Öyleyse benim tanıtacağım Lacan hangisi olacak? Aslında bu metinde bahsedeceğim Lacan benimkisi. Hastalarımla uygulamada kendime dayattığım ve Lacancı metinlerle uzun süren ilişkimin Lacan’ı.
Lacancı kuramdan birkaç önemli nokta seçtim.  İlki “İmgesel (imaginaire),
(Symbolique) ve Gerçek (Reeî)” üçlüsü olacak çünkü felsefe, edebiyat ve diğer kültürel alanlarda sıklıkla karşımıza çıkan kavramlardan biri.Aslında bu üç terim Lacan’ın tüm eserini kateder.
Hatta Lacan’ın otuz senelik öğretisini bu üç kategoriden yola çıkarak bölümleyebiliriz. Örneğin eserinin ilk on senesi İmge, sonraki on sene Simge, son on senesi de Gerçek üzerine bir araştırmaya adanmıştır. Elbette biraz basit bir sınıflandırma oldu ancak bu üçlünün Lacancı kuramı anlamak için ne kadar belirleyici olduğunu da gözler önüne sermiş oldu. Şimdi size bu üçlünün her birini örnekler sunarak tanımlayacağım.
Bu üç kelimenin, imgesel, simgesel ve gerçek’in, anlamım iyi kavramak için, bunların en başta gerçek yaşamın değil ruhsal (psişik/psychique) yaşamın üç ayrı düzlemi olduğunu kabul etmek gerekir. Psikanaliz dünyanın genel bir algılanışı değil, sadece ve temel olarak ruhsal dünyanın algılanışıdır. Mesela imgesel baba (pere imaginaire), simgesel baba (pere symboliaue) ve gerçek babadan (pere reel) söz ederiz; bu gibi terimler çoğu zaman yanlış kullanılır çünkü yanlış anlaşılmıştır. Önceden uyarılmamış okur imgesel babayı babanın verdiği imge zanneder; simgesel babayı babanın otoriter figürü; gerçek babayı da yaşayan somut kişi zannederler. Ayrımları kesinlikle bu şekilde algılamamak gerek.
İmgesel baba, babanın bilinçdışma yerleşmiş imgeleridir, kendi babamdan veya genel olarak baba figüründen gelen imgeler. Otoriteyi gösteren bir imge veya kalkan bir parmağın imgesi olabilir bu, ya da bir sesin hükmeden tonu. İşte bu içimize kazınmış imgelerin oluşturduğu bütüne imgesel baba diyoruz.

Simgesel baba, babanın otoritesinin simgesel yansıması değil, bu yaşamı düzenleyen ve bütünlüğünü garantileyen daha kendine has bir “imleyen’dir (signifiant). Klinikçiler için “simgesel baba” kavramı psikoza yol açan mekanizmayı açıklamak için çok yararlıdır. Bu hastalıkta ruh sağlığı yıkılmıştır çünkü “simgesel baba” denilen zihinsel işleyişi düzenleyen gösteren güvenli bir sigorta gibi atmıştır.
Gerçek baba ise, benim içimdeki varlıktır, varolduğunu bilmediğim hareketlerimi belirleyen güçlü bir varlık. Yani gerçek baba bir güçtür, en samimi, en az tanınan ve aynı zamanda ruhsal yaşamıma hareketi fısıldayan karşı konulmaz bir güç. Dolayısıyla “gerçek” şu demektir: zaten burada olan, en derinlerimde yatan ve ruh dünyama hayat veren yegâne enerji.

Lacancı kuramı anlamak için babanın üç figürünü de kabul etmek çok önemlidir: imgesel, simgesel ve gerçek bu kişi olarak babanın gerçekliğini yansıtmıyor ancak kendi içlerinde öznel, konuya özgü üç durumdan ibaret oluyor.

İmgesel

Bu üç boyutu detaylıca inceleyelim. İmgesel nedir?
İmge -belirtmiştik- ruhsal yaşamın imgelerden oluşan parçasıdır: kendimizin imgesi, başkalarının ve şeylerin imgesi. Bu imgeler parça parçadır; içimizdeki imgelerin şeylerin genel bir imgesi olduğu sanılmasın. Hayır! Genelde, şeylerin kırıntısını gösteren imgelerdir, mesela bir tırnak, bir gülüşün çizgisi, bir sahnenin ayrıntısı, bir renk, bir melodinin sesi. Ruhsal dünyanın bölük pörçük imgeleridir bunlar. Bu imgeler dikkate değer biçimde birbirleriyle bağlantılıdır. Soğanın kabukları gibi katman katmanlardır; çok önemli olan görevleri ruhsal enerjiyi yönlendirmektir. Şu anda sizinle konuşuyorum. Sizi görüyorum ve size söylediğime odaklanmış haldeyim. İşte beni ve konuşmamı canlandıran bu enerji, bilinçdışı imgelerle, kendimin, başkaların ve şeylerin bir milföy hamuru gibi parça parça olan imgeleriyle yönlendiren ruhsal bir enerjidir. Dolayısıyla bu imgeler libidonun, jouissance’ın, veya diğer bir deyişle enerjinin aracıymış gibi işlerler. Bu üç terimden Freud libidoyu kullanırdı ve libidonun imgeler yoluyla yer değiştirdiğini söylerdi; Lacan ise jouissance’dan bahseder; biz de, genel olarak ruhsal enerji, canlılık veya atılım diyoruz; beni harekete geçiren ve şu anda size cevap verdiren atılım. Takdir edersiniz ki jouissance’ın geçtiği bütün bu imgeler ruhsal bütünlüğü, Lacan’ın “ben” (moi) dediği şeyi, oluşturmakta.

Gündelik hayattan bir örnek alalım şimdi, en banal objelerden birini, pipoyu mesela! Pipoyu içtiğim zaman ağızda olmasının, dumanı hissetmenin ve tütünü tatmanın verdiği haz var. Ve hatta, elimde tutmanın ve tahtanın sıcaklığını hissetmenin hazzı. Lacancı bakış açısına göre, bu eşyayı tutuyor olmanın hissi olsun, malzemesinin sıcaklığını algılamak olsun ya da ucunu ısırmak, hatta dumam içine çekmek; bunların hepsi bilinçdışma yerleşmiş, geçmişi tekrarlayan, taklit eden, güncel imgelerdir. Bana “Ben nedir?” diye soracak olursanız, hemen şöyle cevap veririm: ben, bana uygun olan ve bana bir hissi yaşatan eski imgelerin şimdide güncellenmesidir.

İşte imgesel bundan ibarettir. Daha güçlü örnekler de var, en sıradışı olan aşk gibi. Birini sevmek, daha doğrusu birini aniden sevmek, “yıldırım aşkı” dediğiz şey, varlığımıza derinlemesine kök salmış imgelerin ani patlayışıyla açıklayabileceğimiz insani bir olgudur. Bilincimize kendini kabul ettirerek ilişkilerimize ve kimi sevmeye karar vereceğimizi belirler.

—-

Simgesel

Genelde simgesel (symbolique) kelimesinin simgeden (symbole) geldiğini düşünürüz; bu bir hatadır. Lacan bu deyimi eserinin başında gerçekten de simge değilmiş gibi kullanırdı. Ancak yine de, zihinsel yaşamımızın bir boyutunu belirtmek için “simgesel” sözcüğünü muhafaza etti. Simgesel, imgelerin oluşturduğu bir yapı değil, bir kumaşın ipliği gibi bir ağa dağıtılmış birbirine benzer öğeler bütünüdür. Pamuk iplikleriyle değil de, “imleyen’lerle örülmüş bir argaç hayal edin. (argaç:Dokuma tezgahlarında enine atılan iplik,atkı) Simgesel birbirlerine çok sıkı kurallarla uyan ve her zaman birbirlerine bağlı bir gösteren sistemidir.

Lacan simgesel kavramını çok kesin bir şekilde tanımlamıştır. Sonuç olarak Simgesel bir gizli saklı öğeler sistemidir ve bu öğeler birbirlerine en önemlisi şu olan kurallarla bağlıdır: “Bir” imleyenin sadece “başka” imleyenlerin yanında değeri vardır. Lacan her zaman “Bir”in tek başına var olamayacağını, her zaman başkalarını referans aldığını söylemiştir. Böylece Simgesel’in iki birimi vardır: Bir ve başkalar.

Öyle ki, Simgesel’in dinamiğinde “Bir”, agacın kıyısına, ağın sınırına tekabül eder. Ne zaman ki imleyenlerden biri gelip sınıra yerleşir, yani “Bir” konumuna geçer, o zaman bir etki meydana gelir. Yeni bir şey olagelir.

Etki, mesela güzel bir günde içimde şimdiye kadar varlığından habersiz olduğum bir hissi fark ettiren öznel bir değişiklik olabilir. Bu keşif tarafından hazırlıksız yakalandığım anda da, bir Özne ortaya çıkar.

Okuyanlar bu tanımı biraz soyut bulabilirler ancak bilinçdışının gündelik hayatta kendini gösterdiğindeki işleyişinin kuramsal bir şekilde ve detaylarıyla farkına varmamız için sunduğu formalizasyon budur.

“Özne” dedim az önce, işte Lacancı kuramda yine çok önemli bir sözcük. Onu bazen kişi, birey veya “ben”le karıştırırız. Oysa Özne ne kişi, ne birey, ne de “ben’dir. Bu terim sadece bir etkinin yaratıldığını belirtiyor, ağın bir imleyeninin tekil ve eşsiz bir konumda olduğunda meydana gelen değişikliği: bütün başka imleyenleri bir araya toplayan, çevresel bir yüzük gibi kendini dış sınıra koymak gibi. Bir öteki onun yerine geçene kadar sistemin düzenleyici Biri haline gelir. Böylece sembolik düzenin, hareket halinde olan bir yapı düzeninden başka bir şey olmadığını anlamışsınızdır. Bu hareket tarafından tetiklenen etkiye Özne, ya da daha doğrusu, bilinçdışı öznesi, denir.

Gerçek

Bu terimin tanımı zordur çünkü yüksek bir kuramsal soyutlama seviyesi gereksinir.

Gerçek, gerçeklik değildir. Lacan’da Gerçek ve gerçeklik çok farklı iki bütündür. Gerçek bizi çevreleyen dünyanın eş anlamlısı değildir, yine ruhsal yaşamın içinde konumlandırmamız gereken bir boyuttur. Ruhsal yaşamdaki Gerçek ne imge, ne de imleyendir. Anımsayın: imge de, imleyen de olsa bu öğeler birbiriyle ilintilidir, yaprak gibi üstüste konulmuş imleyenler veya ağ gibi yapılanmış imleyenler (Bir ve başkalar). Bu imge ve imleyen ağları sürekli hareket halindedirler. Gerçekse, tam tersine, ne imgedir ne imleyen ve yapısı daha zayıftır. Gerçek sürüp giden ve değişmeden kendisine aynı kalandır. Gerçek varlığımızın hep baki kalan tarafıdır.

Belirgin bir örnek vermek zordur, ama ben yine de deneyeceğim. Bir durum uydurmama izin verin. Diyelim ki, bu gece bir kabustan uyanmış olayım, bir kaygı halini yaşamış olayım. Ertesi gün kendime geldiğimde şöyle derim: “Çocukken bir gölge odamın duvarlarına tırmandığında buna benzer büyük bir korku ve dehşet deneyimlediğimi hatırlıyorum.” Gerçek bu örneğin neresindedir? Gerçek tam da korkunun tabiatı, duygunun maddesidir. Çocukken nasıl yaşadıysam, kırk elli yıl soma bugün de aynısını yaşadığım, silinmemiş, değişmemiş duygusal bir hal.

Gerçek -ısrar ediyorum- ruhsal dünyamızın zamanla değişime uğramamış tarafıdır.

Temeli unutmayalım: İmge, Simge ve Gerçek ruhsal yaşamın içsel bölge ve parçalarıdır. Öte yandan, Gerçek’i bazı zamanlar farklı bir anlamda da düşünebiliriz. Şimdi Gerçek kelimesinin bu diğer Lacancı anlamını bu defa dışsal yaşamdan örnek vererek ele almak isterim. Yeniden soralım kendimize:

Gerçek nedir? Gerçek şu bizi bekleyen on dakikadır; şu anda belli bir saatteyiz, on dakika sonra neler olacağını bilmiyorum. Yani Gerçek bir şekilde, şu bizi bekleyen bilinmeyendir, her zaman bizden önde olan, adı konulamayan, simgeselleştirilemeyen veya imgelenemeyendir.

Elbette gelecek bir olayı öngörebilir ve hatta hayal edebilirim ancak öngörüm hiçbir zaman gelecekteki gerçekle tam anlamıyla örtüşmez, gerçekten hiçbir zaman beni hangi kaderin beklediğini bilemem. Bu basit örnekle, size Gerçek’in bilinmez ve kavranılmaz tabiatını hissettirmek istiyorum. Gerçek simgeselleştirilmesi mümkün olmayandır.


İşte bu sefer Gerçek kavramının bilim alanından alınmış bir örneği. Bir araştırmacı için Gerçek, keşfetmeyi beklediği, çözmek istediği bilmecedir. Hepimizin bildiği AİDS sorununu ele alalım. Biliyorsunuz bu sıralar, önemli bir takım bilim adamı virüsün panzehirini bulmak için bir araştırma içerisindeler. İşte bu araştırmacılar için Gerçek, bilmecenin çözülmesi yani hastalığa bir çare bulunmasıyla, bilimin ne kavrayabildiği ne de açığa çıkarabildiği açıklanamayanla tezahür eder.

Bilinçdışı ve Jouissance

Şimdi gerçekten de Jacques Lacan düşüncesinin tam kalbindeyiz. İmge, Simge ve Gerçek üçlüsünü yerli yerine oturttuktan sonra, Lacan doktrininin yapısını ayakta tutan iki büyük kolonu ele alalım şimdi. Bu kolonlardan birisi Bilinçdışı, diğeri ise Jouissance’dır; Lacan kuramının bu önemli iki teriminin her birine bir tanım önermiştir.

Bilinçdışı konusunda, Freud’a kıyasla kökten bir devrim gerçekleştirmiştir. Eğer Lacan’ın eserinden süregelecek ve gelecek evrimlere katılacak bir öneri varsa, o da şu aforizmadır: “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.” İkinci temel ilkeyse şudur: “Cinsel ilişki yoktur.” Bu deyiş kesinlikle kışkırtıcıdır; Lacan bunu öğretisinin son on yılında ortaya attı, halbuki ilki en başında söylenmişti.

Bilinçdışı “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır”

Eğer beni  Simgesel kavramında iyi takip ettiyseniz, bilinçdışının ne olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Simgesel’i dilden bahsetmeden konumlandırdım. Ancak Lacan’ın algılayışına göre simgeselin yapısı dilin yapısına tam anlamıyla uyuyor; yani bir takım gizli öğeler ağı, Birin diğer imleyenleri bir yüzük gibi kapsamakla bir sınır görevi aldığı birbirlerine bağlı imleyenler ağı.

Görüyorsunuz yapı, dil ve bilinçdışı nasıl da Bir ile başkalar arasındaki ilişkiyi belirten farklı adlandırmalar. Bilinçdışı, simgesel ve dil arasındaki fark daha çok bilinçdışının bir yapıdan daha fazla bir şey olmasında yatıyor. O hareket eden bir yapıdır, az önce bahsettiğimiz Simgesel’in işleyişidir Özne etkisini tetikleyen. Bilinçdışı her birimizin hayatını sürekli etkileyendir. Daha doğrusu bilinçdışı, insanın hayatında, dil sürçmesi, rüya ya da bazen duygusal ve belirleyici bir seçim şeklinde dışa vurandır. Mesela aşık olduğun ve daha sonra seçilmiş kişi olacak varlığın seçimi. Bu oldukça belirleyici ve duygusal seçimler Lacancı kurama göre bilinçdışının dışavurumlarıdır.

Demek ki bilinçdışı kişiye bilincinde olmadan etki eden bir dil gibi yapılanmıştır. Bu etkiler kendiliğinden (spontane) davranışlar veya kasıtsız eylemler, hatta hayatımızda neden aldığımızı bilmediğimiz kararlar olarak ortaya çıkar.

Özetle, “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.” deyişi, bilinçdışı iki imleyen tarafından düzenlenen bir ağdır anlamına geliyor: imleyen Bir ve başka imleyenler. Bu ikili, Bir imleyen için S1, başka imleyenler için S2 işaretleriyle yazılabilir. Etkilerin veya dışavurumların kendini istemsiz eylemler şeklinde tanıttığı bir ağ.

Jouissance “Cinsel ilişki yoktur”

Şimdi de jouissance konusuna gelelim. Tıpkı Gerçek gibi tanımlaması zor bir kavram. Bu benzetme masum değil çünkü jouissance, Gerçek boyutunu çokça anımsatıyor. Bilinçdışının imgesel boyutu çağrıştırdığını söylemiştik, jouissance ise Gerçek boyutunu çağrıştırıyor. Ancak daha ciddi ve açık olmak gerekirse jouissance’ın Gerçekle tam anlamıyla benzer olduklarını söyleyemem.


Bilinçdışı çalışmak, kendini belli etmek için yakıta ihtiyacı olan bir ağdır. İşte bu yakıt, bu giriş enerjisi, Lacan’a göre jouissance’dır. Unutmayalım Freud libido kelimesini kullanırdı.

İlk bakışta sanabileceğimiz gibi jouissance’ın orgazmla ve cinsel şehvetle bir alakası yoktur. Eğer Lacan burada olsaydı bizi düzeltirdi: “Hayır Bay Nasio! Jouissance’ın bir enerjiyle, Einstein’ın E=mc2′si, yani fiziğin tanımladığı gibi bir matematik formülüyle kıyaslanabileceğini sanmıyorum. Halbuki jouissance’ın -diye ısrar ederdi Lacan- resmedildiği bir simgesi yoktur. Hiçbir formül onu yazıya geçiremez.” Ben de boyun eğerdim: “Haklısınız Bay Lacan. Aslında benim algıladığım haliyle de jouissance, fen bilimlerinin tanımladığı enerjiyle aynı değildir. Ben yine de bu enerji kelimesini kullanıyorum, ama daha geniş bir anlamda, psikanalizde bilinçdışmm işleyişini sağlayan motor gücünü jouissance olarak adlandırdığımızı anlatabilmek için.” Bilinçdışı jouissance sayesinde çalışır, kımıldar ve kendini belli eder.

Şimdi şu ünlü deyiş hakkında yorum yapmak istiyorum: “Cinsel ilişki yoktur”. Lacan’ın böyle mutlak ve kışkıştırtıcı deyişler ortaya attığını anımsayalım. Aralarından biri tam gediğine oturmuştu: “Kadın yoktur”(Lafemme n’existe pas). Bu deyişler, sıradan düşünce ve sağduyuya karşı birer meydan okumaydı, ancak bu yazarın metinlerini ciddi bir şekilde inceleme çabasmı gösterdiğinizde skandalvari taraflarını kaybediyorlar, işte o zaman derin anlamlarını kavrayabiliyoruz.
Bu provakatör Lacan intibasım dağıtmak isterim çünkü kendisi kuramım inşa edişinde ve son derece titiz çalışmasında, fevkalade ciddiyet ve sorumluluk sahibi bir adamdı. Ona ve diğer üstatlara karşı, bizlere bilgi ve deneyimlerini aktarmak için sarf ettikleri çabadan dolayı minnetarım. Lacan’ı uzun süreler boyunca derinleştirdim ancak kendimi diğerleri tarafından da şekillenmiş sayıyorum. Freud gibi, Melanie Klein veya Françoise Dolto gibi. Kışkırtıcı tavırlarına rağmen Lacan’ın, kırk yıl boyunca güçlü, Fransız kültürüne ve psikanalize yeni bir ivme kazandırmış yaratıcı bir eser bırakmasını bilmiş büyük bir Entelektüel olduğunu hissettirmek istiyorum sadece.
Lacan deyişlerinin kesin tavrı sebebiyle bu parantezi açmayı uygun gördüm.
“Cinsel ilişki yoktur” tahmin edebileceğiniz gibi bir erkek ve kadın arasında cinsel ilişki yoktur demek değildir! İnsanlar var oldukça cinsel ilişki her zaman olmuş, oluyor ve olacaktır. Lacanın iddia ettiği şey,  jouissance sorunu üzerine daha ince ve nüans dolu bir şey. Böyle bir deyişin taşıdığı mesaj jouissance’ın ne adının, ne imleyeninin, ne de imgesinin olduğudur. Açıklayayım. Lacan bu deyişte “ilişki” kelimesini kullanıyor, tıpkı cebirde x ve y’nin arasındaki ilişkinin tanımlanıldığı gibi. Cinsel ilişki yok derken, bu “erkek jouissance’ı” ve “kadın jouissance’ını” simgeleyen harfler yoktur demek istiyor. Bu iki jouissance’ı yazmak için herhangi bir işaret yoktur. Eğer bu işaretler olsaydı, bu jouissance’ın doğru özünü tanımlamayı başardığımız anlamına gelirdi. Halbuki bu imkansızdır. Bu deyişle Lacan şunu söylemek istiyordu: jouissance’ın adı ve cebirsel bir resmedilme şekli yoktur. İşte “Cinsel ilişki yoktur” savının anlamı.
Diğer bir deyişi “Kadın yoktur “a kadınların kızdığına ve itiraz ettiklerine şahit oldum: “Nasıl böyle bir budalalık dile getirilir çünkü ben, kadınım ve varım! Beyefendi görüyorsunuz ki ben varım!” Aslında Lacan da, zamanında çağdaşlarına rağmen “Madde yoktur” (La matiere n’existe pas) diye söyleyen Berkeley gibi yaptı. Lacan ve Berkeley sadece evrensellik fikrine karşı çıkıyorlardı, bu madde de olsa kadın da. Daha açık olmak gerekirse, itirazları, evrenselliği içeren “La” artikeline karşıydı. Öyle ki Lacan daha sonra o artikelin üzerini çizecekti. Kısaca Lacan, evrensel bir kategori olarak kadının olmadığını düşünüyordu.  Neden? Kadın ve kadın cinselliği sorununa bütün bir metin ayırmak gerekir! Tutkulu bir konu ancak onu bir kenarda bırakalım ve sadece eğer evrensel kadın yoksa, bu kadının jouissance’ı ile olan ilişkisi tüm kadınlar için tek bir jouissance’dan söz etmemizi yasakladığındandır diyebiliriz. Psikanaliz için “kadınlar” vardır, hepsi birbirinden farklı çoğul kadınlar.
İşte bilinçdışı ve jouissance hakkında hızlıca söyleyebilecelerimiz bunlar.
Bu metinde, otuz yıldan daha uzun bir zamanda yaratılmış bir eseri özetlemeye, temel psikanaliz terimlerini az sözcüğe sığdırmak zorunda kaldım. Bunu böylesine daraltmanın verdiği rahatsızlık ve pişmanlık, Lacan’ı tanımayanların huzuruna sunmanın sevincine karışıyor. Arzum onları, Fransız psikanalizinin bu büyük yazarının eserlerini, kavrama zorluklarına rağmen keşfetmeye teşvik etmekti.

Fransızca Çeviri: Atakan Karakış
mono kurgusuz labirent 2009 yaz yıl:3 sayı: VI-VII

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

5 Responses to Jacques Lacan Kuramının Genel Kavramları- J. D. Nasio

  1. bende bu aralar lacan okuması yapıyorum ve çeviri yapmış olduğunuz monokl yayınlarından çıkan dergiyi bir türlü bulamıyorum bu konuda yardımcı olur musunuz?

  2. Sanki lacan ın söylemeğe çalıştıklarını mutlaka doğru kabul edip onu doğrulamağa çalışmak gibi bir çaba var gibi. eğer lacan fikirlerini tam toplamış ve teorize etmiş olsaydı bu kadar anlaşılmaz olmazdı… bence lacan ne söylemek istediğini tam anlatamamış..genelleme yapamamış

    örneğin …jouissance aslında zevkin devamı gibi bir şey ama izah edilenler bu söylediğimin bile gerisinde….

  3. Ayrıca her zevk her zaman olumlu sonuçlanmayabilir. ruhsal bir stabilite sağlamayabilir. örneğin uzamis öfke nöbetleri insan ruhsal durumunu sarsabilir. bu konuların izah edilmesi gerekir. bu belki duygularla anlam sematiğini ayırmaktan geçiyor. ama lacan öğretisinde ve diğerlerinde ben böyle bir ayırım görmüyorum.yasadıklarıma göre konuşuyorum.

  4. bu duygu dünyasını bir anlam şematiğinden bağımsız ızah çabası beyhude görünüyor. duyguların bir paranın iki yüzü gibi yazı tura gibi ele alınmadıkça sadece duyguları anlamlandırmağa çalışmak aklımızın çalışma prensiplerine uymuyor.

  5. Merhaba.
    Sayın moderatör.
    Yazdıklarımı yine silmişsiniz. bari bir gerekçe gösterseydınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>