İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

TOPRAK KİŞİYE DEGİL GRUBA AİTTİR

Aynı ilke doğrultusunda yerliler toprağın bireysel mülkiyet nesnesi olabileceği ve bir başkasına devredilebileceği konusunu da anlayamamaktadırlar. Onlara göre başkalarına devredilebilecek şey toprağa tasarruf hakkı ve sunduğu meyvelerden ve ağaçlardan yararlanmaktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden beyazlar ve yerliler arasında bitmek tükenmek bilmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Beyazlar topraklarını satmış, parayı almış ve yemiş ancak topraklarını alıcılara terk etmeyi reddeden yerlilerin kötü niyetliliğinden dem vururken; yerliler kendi açılarından oyuna getirilmiş olduklarını ve kendileri razı olsa bile atalarının asla böyle bir şeye müsaade etmeyeceklerini söylemektedirler. Toprak gerçekten de -sözcüğün tam an1amıyla- tamamen sosyal gruba yani yaşayanlar ve ölülerin tamamına aittir. P. Van Wing: “Toprak mülkiyeti kolektif olmakla birlikte, bu kavramın dile getiriliş biçimi oldukça karmaşıktır. Bölünmez toprağın sahibi kabile ya da sülaledir oysa kabile ya da sülale demek yalnızca hayatta olanlar değil aynı zamanda ve özellikle de ölüler yani Bakululardır.

Bakulalar, kabilenin tüm ölüleri değil kabileye yararlı olmuş iyi atalar yani toprağın altındaki köylerinde mutlu bir yaşam sürdüren atalardır. Kabileye ait toprakları, ormanları, akar suları, bataklıkları ve diğer kaynakları ilk fethedenler Bakululaıdır. Bunlar kendi topraklarına gömülmüşlerdir. Yattıkları yerden kabileyi yönetmeyi sürdürmekte, sık sık akar sularını, bataklıklarını ve diğer kaynakları ziyaret etmektedirler. Bu topraklar üzerinde ve ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, keçiler, kuşlar hep onlara aittir. Ağaçlarda yaşayan lezzetli “kurtçukları”, nehirlerdeki balıkları, palmiye şarabını, tarlalardaki ürünü “verenler” hep onlardır. Güneşin aydınlatıp, ısıttığı ata toprağı üzerine yaşayan kabile üyeleri ekip, biçebilme, karada ve denizde/ suda avlanmanın tadını çıkartabilirler ancak bu toprağın mülkiyeti atalara aittir. Kabile ve üstünde yaşadığı topraklar tek ve bölünmez bir şey olup tamamı Baku/ulann egemenliği altındadır. Bu yüzden toprağın tamamının ya da bir bölümünün başkasına devredilmesi Bakongoların zihinsel yapısına aykırıdır. “

Akantiler’ de de atalar “toprağın gerçek sahipleridir. Çok uzun bir süre önce ölmüş olmalarına karşın üstünde doğmuş oldukları ve zamanında sahibi oldukları topraklarla yakından ilgilenmeyi sürdürmektedirler . Günümüz Akantilerine ait toprak yasaları, toprağı işleyen sahiplerini bunu atalardan bir tür fideicommis (satılması yasak mülkiyetten tasarruf etme olanağının tanınması) yöntemiyle kiralanmış gibi kabul eden, uzak bir geçmişe ait bir inancın mantıksal sonucudur. Bana göre batı Afrika’da karşılaşı1an bu toprağın tamamının satış yoluyla başkalarına hatta kendi ırkından birine devredilmesine karşı hissedilen tiksinti duygusu ancak bu dini’ boyut1a açıklanabilir.

Siyahlar toprağın gerçekten satılabileceği gibi bir düşünceyi kabullenememektedirler. Buna karşın beyazlar da basit bir ticari işlemin yerliler tarafından anlaşılamamasını anlayamamaktadırlar. Bu da karşılıklı kavgalara, şiddet olaylarına, öç almalara, topraktan sürülmeye yol açmakta ve sonunda toprağın eski sahiplerini yok etmeye kadar gitmektedir. Bir sorun çıktığında beyazlar yerliler in uymak zorunda olukları gizemli yükümlülükleri görmezden gelmekte ve kandırıldılgını düşünmektedirler. Sonrasında ilkel zihniyet konusundaki bu bilgisizliğe kötü niyet ve şiddete başvurma eklenmektedir. Beyazların yerlilerle olan ilişkiler tarihinin bu bölümü oldukça tekdüze ve insanı çileden çıkaran bir manzara sunmaktadır.

Avustralya’da yaşayan en “ilkel” toplumlarda örneğin, bireysel mülkiyet düşüncesi B. Spencer’in deyimiyle genelde olabilecek “en alt” düzeydedir. Grup üyelerinden birine ait olan şey herkese aittir. “Bir adama bir sap tütün verildiğinde, orada yasal denilebilecek kayınpederleri varsa adetler gereği onlara da vermek zorundadır. Hatta orada olmasalar bile elindekileri derhal herkesle paylaşmak durumundadır. Yaptığı iş karşılığında bir adama bir gömlek verdiğinizde ertesi gün bu gömleği kendisinden sadece isternek zahmetinde bulunmuş bir dostunun sırtında görebilirsiniz. Pek çok üretme çiftliğinde işler birkaç yerli tarafından yapılmaktadır ancak orada yaşayan herkes bu insanlara çalışmaları karşılığında verilen giysi, yiyecek ya da tütünden kendilerine düşen payı almaktadırlar. Hiç kimsenin ak!ından tembel kardeşin çalışanın sırtından geçindiği gibi bir düşünce geçmemektedir.”50 Taplin, bu konuda daha önce şunları yazmıştı:

“Kabile içinde kişisel mülkiyet diye bir şey söz konusu değildir. Bütün aletler, silahlar, vs. hepsi kolektif bir şekilde kabile üyelerine aittir. Her birey, gerektiğinde, bunları kabile çıkarına ve savunma amacıyla kullanılması gereken aletler olarak görmektedir. Kişi bir anlamda sahibi olduğu silah, balık ağı ya da kayığın kabileye ait olduğunu düşünmektedir.”51

Bir yerli az ya da çok kendi arzu ve iradesiyle beyazların yanında bir iş bulup çalıştığında, eğer iş bittiğinde ölmez sağ kalırsa kabilesinin yanına kendisine verilen bir şeylerle dönmektedir. Ancak Jenness ve Ballantyne, “yerli bir işçiye verilen içi eşya dolu torba kendi kişisel malı değildir. Bu eşyalar bütün ailenin ortak malı olup, torbanın açılma anında isteyen herkes orada bulunabilir. Basit giysiler, kemer ve belli bir süreliğine kullanması için verilen bıçak dışında, torbasından ayna, makas, belki ikinci bir bıçak, beyazlar tarafından kırmızı deni arından yapılmış uzun küpeler çıkabilmektedir. Torbada asla eksik olm an bir şey varsa, kişinin vermiş olduğu hizmete göre beş, on beş kilö arasında değişen bir ağırlığa sahip olan bir sap tütündür. Getirilen eşyaların dağıtımını büyük ağabey yapmaktadır ancak bu işi aile üyelerinin durmak bilmeyen ima dolu seslenişleri arasında yapmak durumundadır. Çalışması karşılığında bütün bu eşyaları ailesine getiren kişi ise kendisine düşecek küçücük payı sessiz sedasız bir şekilde köşesinde beklemek durumundadır.”52

Dr. Thurnwild, aynı olayı Salomon adalarında gözlemlemiş olup nedenini şöyle açıklamaktadır: “Avrupalılara hizmet etmiş olan erkekler ailelerinin yanına döndükleri zaman yanlarında getirdikleri her şeyi yakınlarıyla paylaşmaktadırlar. Bunun nedeni onun yokluğunda aile bireylerinin onun gücünden yoksun kalması ve yapması gereken işleri kendilerinin yapmış olmalarıdır. Bu süre içinde adam çalışma gücüyle katılmadığı (Sippe) grubun üyesi olarak çalışıp kazanmaktadır.”53 Gerçekten de birey kendine değil, grubuna aittir. Bir işe girdiğinde neredeyse bütün grup onun bedeniyle birleşerek beyaz adamın yanına çalışmaya gider gibidir. Ücret grubun hakkıdır. Bu yüzden çalışan kişi aşiretine geri döndüğünde, grup üyeleri, ona verilenleri kendi arasında paylaşacaktır. Bu kişinin aklına emeğinin karşılığı olan eşyalar benimdir demek gelmeyecektir, tıpkı kolektif sorumluluk nedeniyle suçsuz olunduğu halde başka birinin işlemiş olduğu suça itiraz edilememesi gibi.

İlkel insanda ruh anlayışı s.109-113
Lucien Levy Bruhl

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

3 Responses to İlkel toplumlarda komünal düzen-Levy Bruhl

  1. peki ama bu döngü asıl nerede kırılmış? “ben” ve “bu benim…” noktasına neden gelmiş insanlar? üstelik, farklı zamanlarda olsa da, dünyanın bir çok yerindeki insanlar bu süreci yaşadıklarına göre, kaçınılmaz bir gidişat değil mi bu mülkiyet duygusu?
    “ben” ve “benim”e karşı çıkış, buna yaslanan sistemler baştan kaybetmeye mahkum olmuyor mu durumda?

  2. İlkel toplumlardaki komünal düzen, bireysellik bilincinin gelişmemiş olmasına bağlı görünüyor. Fakat bireysellik bilincinin geliştiği günümüz toplumlarında paylaşma değil, “paylaşamama” üzerinden yaşanan kompleks sorunlar var. Örneğin bireysellik bilincinin aşırı gelişmesi, aşırı yalnızlığa,ruhsal sorunlar ve intihar eğilimine, ahlaki soyutlanmaya, kapitalizm bağlamında çevre ve doğa sorunlarına yol açıyor.

    Son zamanlarda bilinç düzeyi yüksek bazı çevrelerde dünyanın bir global köy haline geldiği düşüncesi bana bireyselliğin bir adım ötesine geçildiği kollektivizmin öneminin yeniden keşfedildiği hissini veriyor.

    Hepimiz eşitiz ve hepimizin insan olmaktan gelen hakları var tezi bir yerde, zamanla, sosyal eşitliğe ve adalete doğru gidecek, ben inanıyorum. Bunun hangi koşullarda ve nasıl tecelli edeceği meçhul. Teknolojinin gelişmesi sonucu mu, teknolojiden vazgeçildiği zamanlar itibarıylamı gerçekleşecek gelecek yüz yıllara bakmak lazım. Bu tür bir düzen, bireyin, bireyselliğin bilinmediği ilkel komünal toplum düzeninden farklı bir düzen olacaktır mutlaka…

    • Bu bakış açısıyla, ruhsal ve zihinsel evrimin bizi taşıyacağı noktayı olumlamış oluyoruz. Ancak bu, “kendiliğindenmiş” gibi düşünülür ve de aksi seçenekler gözardı edilecek olursa, gidişat daha çok mutsuzluk, daha çok tatminsizlik ve daha çok kıyım-yıkım getirebilir…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>