İnsan Doğası

İnsan Doğası ,(Ing. Human nature, fr. Nature humain, Alm. Menschliche Natur)

Insan dogası kavramı, bütün insan bireylerin ortak bazı özellikleri paylaştıgı inancını içermektedir. Bu özellikler edimsel olarak dışa vurulan nitelikler olarak anlamlandırılırsa, insan dogası kavramı betimsel bir nitelik alır. Kavram, uygun koşullar altında dışa vurulmaya egilimli ve dışa vurulması gereken potansiyel yönelimleri kapsayıcı olması halinde, normatiftir.

Betimsel insan dogası kavramı, tarih içinde insanlar hakkında giderek artan ölçüde zengin güvenilir bilgiler kucaklamaktadır. Bu veriler insan dogasına ilişkin her makul kuramın deneysel, bilimsel temelini oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte, betimsel yaklaşım pozitif bilim ve tarih yazıcılıgının geleneksel zayıfiıgının acısını çekmektedir:

1- Akademik işbölümünün ve dar uzmanlaşmanın bir sonucu olarak, insan dogasını boyutlarından sadece birine indirgeme egilimi vardır; biyolojik (saldırganlık, ülke konusundaki kıskanç ilgi, egemen erkege tabi olma), sosyolojik (Levi-Strauss’un görüşünde ensestin yasaklanması) veya psikolojik (Freud’da libido ve diger içgüdüler).

2- Betimsel kavramın deger yargılarından arındırılmış olması gerektigi kabul edilmiştir ancak bu sav genellikle yanlıştır; deneysel bilimsel araştırma, hiç degişmeyen bir biçimde belirli (az ya da çok bilinçsiz) çıkarlar tarafından yönlendirilmekte ve örtük olarak bazı deger-yüklü kavramları içermektedir. Ancak, bu sav dogru olsaydı, betimsel insan dogası kavramı, insanın kendini geliştirmesinin temel sınırlılıkları ve uygun olanakları hakkında pratik kavrayışlardan da yoksun olacaktı.

3-Yapısalcılık ile tarihsicilik arasındaki ikilik betimsel kavramın üstesinden gelemeyeceği bir şeydir. Çözümleyici, yapı yönelimli deneysel araştırma programları insan dogasını, kalıcı, tarih dışı bir davranış modelleri kümesi olarak anlamaktadırlar. Tarihsel bir yaklaşım ise farklı yer ve zamanlardaki davranış kalıpları, gelenekler ve kurallar arasındaki farklılıkları vurgulamaktadır; bu da görecilik ile sonuçlanmaktadır.

Normatif yaklaşım görecilikten kaçmakta ve eleştirel çözümleme ve değerlendirme için kuramsal bir temel oluşturmaktadır. Bununla birlikte bu yaklaşımın da metafizik bir niteliği vardır, bu yaklaşım gereçliligi ilke olarak bile isnat edilebilir olmayan bir insan yapısını vaz etmektedir.

Örnegin Hobbes, temel özelligin bencil bir güç istegi oldugunu düşünmüştür. Bu istek yalnızca, varsayımsal olarak tasarlanmış bir doğa durumunda açıga vurulmaktadır; sonuç olarak da, Hobbes’un kuramını dogrulayacak ya da çürütecek herhangi bir kanıt bulmak olanaksızdır. Bu tür kuramlardan birini digerine yeğlemek, birinin gereklige digerinden daha iyi uyduğunu gösteren iyi nedenlere dayanmamakta fakat özel bir ilgi sorunu olmaktadır. Bu anlamda normatif kavrayışlar ideolojik bir işlev kazanma eğilimindedirler. Insan yaşamının belli tarihsel olarak sınırlandırılmış biçimlerini dogal, kalıcı, zorunlu diye anlayarak, bu kuramlar egemen toplumsal grupların özel çıkarlarını ussallaşrnakta ve meşrulaştırmaktadır.

Kuramlarını uygun bir insan “tasarımı”ndan türetmeye çalışmayan büyük bir ideolog bulmak hemen hemen olanaksızdır. Machiavelli’nin tasarımsal hükümdarına sadece hukuka dayanarak hüküm sürmemesi, güce de başvurmasının gerektigi yolundaki tavsiyeleri, Machiavelli’nin insanı “nankör, dönek, hain, ödlek, açgözlü” diye görmesinden kaynaklanmıştır. Zulüm tavsiye edilebilir bir şeydir çünkü, “korkulan biri olmak, sevilen biri olmaktan daha güven vericidir”. Hukuk ve düzenin tüm muhafazakar savunucuları, baskıcı bir devlet mekanizmasının meşrulugunu,insanların doğal olarak bencil, saldırgan, edinimci, öncelikle kendi zevklerinin tatmini peşinde koşan varlıklar olarak görülmesinden türetmektedirler.

Bırakınız yapsıncı (laissez-faire) kapitalizmin tüm ideologları, insanların “gerçekte atıl, tembel, zorunlu olmadıkça çalışmaktan kaçan” varlıklar olduğu konusunda Malthus’la, (1798) aynı fikirdedirler. Liberalizmin yerini yavaş yavaş devlet-bürokratizmi aldıkça, insan türünün merkezi genetik nitelikleri arasında egemen olma ve hiyerarşi de daha fazla vurgulanır olmuştur. Desmond Morris’e göre (1967): “Primatlar olarak bizler halihazırda hiyerarşi sistemi ile yüklenmiş bulunuyoruz. Primat yaşamının temel yolu budur.”

Ideolojiler ile (Bkz. IDEOLOJI) insan doğası kavramları arasındaki bağlantılar üç basit kural biçiminde ifade edilebilir: Status quo ideolojileri kuşkucu görüşler geliştirmeye yatkındır. Bu kuşkuculuğun biçimlerinden biri, insanlarda serbest bırakılmaması zorunlu olan hayvansal güdüler bulunduğundan, herhangi bir yapısal değişimi onaylamakta isteksizdir. Bir diğer biçimi ise, tam da bu insan doğası fikrini metafizik bir kavram diye yadsımaktadır. Köktenci toplumsal değişimi içeren uzun dönemli bir projenin hiçbir antropolojik temelinin bulunmadığı bir durumda, makul tek alternatif, deneme yanılma yöntemiyle yürütülen ihtiyatlı bir büyümedir.

Geleceğe dönük, varolan toplumun haksızlıklarına köktenci bir biçimde karşı çıkan kuramcılar, kendi insan doğası kavrayışlarında oldukça iyimser gibidir. Bazen, insanın özünde iyi olduğu inancı, durumun umutsuzluğunu ve devrimci görevin güçlüğünü telafi etmektedir. Bir ideoloji ne denli geçmişe dönükse ve tarihsel’ olarak zamanı geçmiş egemenlik yapılarını ihya etmeyi umanların çıkarlarını dile getiriyorsa, insanlar hakkındaki görüşü de (ki esas ta kötü tembel , saldırgan, bencil, tamahkar, edinimci ve hatta hayvansı olarak nitelendirmişlerdir), daha kasvetli ve daha alaycı olmaktadır. Imgelerin kötüleşmesi ölçüsünde, toplumsal ilerlemeye ilişkin herhangi bir proje için de daha az umut, özgürlüğü sınırlandırmak için de daha çok haklılaştırma nedeni bulunmaktadır.

Marx, kendi konumunu doğalcılığın ve hümanizmin oluşturduğu bir birlik olarak betimlemiştir. Doğalcılıktan kasıt insanın doğanın bir parçası olduğudur. Insan, aşkın bir tinsel eyleyici tarafından yaratılmamış fakat, belirli bir anında yeni özgül bir gelişme biçimine, özerk, kendini anlamaya çalışan, yaratıcı bir eylemde bulunma -PRAXIS- ile nitelenen insanlık tarihine dahil olduğu, uzun bir biyolojik evrimin ürünüdür. Dolayısıyla insan özünde praxis’in bir varlığıdır. Hümanizm ise, bir praxis varlığı olarak insanın hem doğayı değiştirdiği ve hem de kendini yarattığı görüşüdür. Insan, doğanın karanlık güçleri üzerinde giderek daha fazla denetime sahip olmakta ve yeni, insanileşmiş bir doğal çevre yaratmaktadır. Diğer yandan da, kendi özgün kapasitelerinin ve gereksinimlerinin zenginliğini üretmektedir ki bu zenginlik de, sonradan yeni bir kendini geliştirme sürecinin başlangıç noktası haline gelmektedir.
-
Marx, insan doğasının sistematik bir kuramını geliştirmemiş ancak, (sadece ilk felsefi yazılarında değil, olgun bilimsel yapıtlarında da) kalıcı değeri olan katkılarda bulunmuştur. Ilkin, insan doğasının, göreceliğe sapmadan nasıl dinamik, tarihsel bir kavram olarak inşa edilebileceğini göstermiştir. Bu nitelikteki insan doğası kavramı, hem evrensel değişmezleri ve hem de çağdan çağa değişen kurucu öğeleri içermelidir:

“Tüm insan eylemleri, hareketleri, ilişkileri vb. fayda ilkesine uygun bir biçimde değerlendirmek istenirse, önce genel olarak insan doğası ile, sonra da insan doğasının her tarihsel çağda değişmiş haliyle ilgilenmek zorunludur” (Kapital I. bL. 22).

Ikinci olarak Marx, bencil bireyselcilik ile soyut, ilkel kollektivizm arasındaki ikilemi aşmıştır. Insan birey, aynı zamanda, kendi öznel güçlerini olumlamak ve nesneleştirmek isteyen benzersiz bir kişi ve tüm güçleri toplumsal olarak biçimlendiği ve yaratıcı faaliyeti başkalarının gereksinimlerini tatmin ettiği için de toplumsal bir varlık’tır. “Her şeyden önce, ‘toplum’u bir kez daha insanın üzerinde ve ona karşı duran bir soyutlama olarak düşünmekten kaçınmak gerekmektedir. Birey, toplumsal bir varlıktır,” (Ekonomik ve Felsefr Elyazmaları Üçüncü Elyazması).

Üçüncü olarak Marx, Aristoteles’in fiillik ile potansiyellik ayrımına yeni bir hayat vermiştir. Fiili insan varoluşu ne denli alçaltıcı ve yabancılaşmış olursa olsun, insan her zaman özgürleşme ve yaratıcılık potansiyelini korumaktadır.

Dördüncü olarak Marx, insan potansiyelinin arızalanmasının ve boşa gidişinin koşullarını da belirlemiştir: işbölümü, özel mülkiyet, sermaye, devlet baskısı, yanlış ideolojik bilinçlilik. Bunların ortadan silinmesi evrensel özgürleşmenin zorunlu koşuludur.

Marx’ın (kendi gelişiminin farklı aşamalarında, farklı muhaliflerine karşı yazılmış çeşitli parçalarda açıklamış oldugu) görüşleri biraraya getirildiğinde önemli güçlükler ortaya çıkmaktadır. Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda normatif bir insan doğası kavramı vardır ve bu kavram insan özgürlüğü, üretkenlik, yaratıcılık, toplumsallık, gereksinimlerin zenginliği, insan duyumlarının artan gücü gibi terimler altında ortaya konmuştur.

Bir yıl sonraki Feuerbach Üzerine Tezler’de ise Marx, insanın özünü, “toplumsal ilişkilerin toplamı” olarak tanımlamıştır. Bu sonuncusu, varolan toplumu eleştirmek için kullanılamaz olan betimleyici bir kavramdır. Normatif kavram bütünüyle iyimserdir. Insanın olumsuz özellikleri sadece olgusal durum olarak, bu olumsuz özellikleri üreten istenmeyen koşullar ortadan kaldınldığında yokolacak olan geçici özelliklerdir.

Bununla birlikte, Marx’ın ölümünden sonraki çalkantılı ve çarpıcı olaylarla dolu yüzyıldaki birçok deneyim, kötülüğün çok daha derinlere kök salmış oldugunun ifadesidir. Dahası, insan doğası kavramı içsel bir diyalektikten de yoksundur. Tarihsel bir kavram oldugundan ve gelişimi de dışsal nedenler tarafından belirlenemeyeceğine göre, insanın kendini yaratmasının kaynağı insan doğasının içsel çelişkilerinde bulunmak gerekir. Olumlu olanı “öz”, olumsuz olanı da “olgusal durum” olarak tanımlamak yerine, genel insani eğilimlerin çatışmasını “öz “ün kendi içinde görmek gerekmektedir.

Marksistler arasında, Marx’ta insan doğası ve hümanist gelenek sorununa ilişkin olarak temel bir bölünme vardır. “Gerçek sosyalizm”in ülkelerindeki resmi ideoloji genel bir insan doğası kavramını dışlamaktadır. Çünkü, bu kavramın, TEMEL VE ÜSTYAPI modeliyle ve sınıf mücadelesi kuramıyla uyuşmasının mümkün olmadığı ileri sürülmektedir. Insanların sahip bulundukları genel nitelikler, tarihsel materyalizmin gereklerine göre, sadece belirli bir üretim tarzı tarafından belirlenmiş olanlardır ve sınıfsal bir nitelik taşımaları zorunludur. Marksist YAPISALCILlK (örneğin Althusser), aynı çizgiyi, çeşitli toplumsal yapı tipleri arasındaki aşılmaz uçurum fikrini işin içine katarak, daha karmaşık bir biçimde izlemektedir. Sonuç olarak, çağları aşan ve bir bütünselleşme sürecinden geçen bir insan doğası yoktur.

Kendilerini hümanist ve eleştirel kuramcı olarak tanımlayan Marksistlere göre ise, insan doğası, en azından iki nedenden ötürü can alıcı bir öneme sahiptir. Bir kere, köktenci sosyalist eleştiri, sonuçta insanlık durumunun eleştirisidir ve insanların ne olduklarını bilmeksizin, değişik çağlarda insanın durumunda olumsuz olanların ne oldugunu belirlemek mümkün değildir. Ikincisi, insanlık tarihi kavramı, tüm değişimler içinde değişmeksizin süren bir şeyin olmaması halinde tüm anlamını yitirecek ve değişik çağların tarihleri halini alacaktır. Bazı Marksist hümanistler, temel sorunlara ilişkin daha çok ortodoks yorumlar ortaya atmakta ve sorunları çözmeden bırakmaktadırlar; buna karşılık diğer bazıları ise bu sorunları tarihsel materyalizmi ve Marx’ın felsefi antropolojisini yeniden inşa ederek çözmeye çalışmaktadırlar. Tarihte katı determinizm reddedilmekte ve insanın özgür ve yaratıcı faaliyette (praxis) bulunan bir varlık olarak özgürleşmesinin ve kendini gerçekleştirmesinin zorunlu değil ama, sadece mümkün oldugu görüşü benimsenmektedir.

Insanın praxis potansiyelinin çözümlenmesi, evrensel insani kapasiteler kümesinin (ör. duyumların sınırsız biçimde işlenip geliştirilmesi, simgesel iletişim, kavramsal düşünme ve sorun çözme, özerk yaratıcı faaliyet, diğer bireylerle olan ilişkileri bir topluluk içinde uyumlu kılabilme yeteneği) oluşturulmasına yol açmaktadır. Bunlar insanın özleri değil fakat, kendilerine ters düşen eğilimlerle (farklı kurallara göre ve tekrarlamalı, hatta yıkıcı eylemlerde bulunmak, güç yaratmanın yerine güce egemen olmak, iletişim araçlarını başka topluluklarla ilişkiye yönelik bir köprü olarak değil de, onlarla araya engeller koymak için kullanmak, saldırgan biçimde davranmak) sürekli çatışma halinde bulunan gizil eğilimlerdir. Bu zıt eğilimlerin çatışması (ki, betimleyici insan doğası kavramına girmektedir) tarihsel diyalektiğin kaynağını oluşturmaktadır.

Hümanist eleştirinin tümü için zemin oluşturan normatif insan doğası kavramı, çatışan çeşitli eğilimleri değerlendirmeye yönelik temel bir ölçütü önceden kabul etmektedir. Şu eğilimler olumlu ve gerçekleştirilmeleri için uğraşmaya değer nitelikte görülmektedir: 1- özgül olarak insani ve 2- tarihin gerçekten etkileyici gelişme dönemlerine neden olanlar.

Nitekim, yaşayan tüm canlılar içinde sadece insanlar simgelerle iletişirnde bulunmakta ve kavramsal olarak düşünmektedirler. Barış, özgürlük ve yaratıcılık içindeki yaşam evrimi hızlandırmış ve kültürün gelişimini mümkün kılmıştır. Saldırganlık ve yıkıcılık, durgunluk ve çürüme dönemlerini ortaya çıkarmıştır. Bunların tümü varolan insan dogasının kurucu ögeleri olarak kabul edilirken, praxis potansiyeli ise insanın tarih içinde kendini yaratmasına ilişkin bir yön duygusu olmaktadır.

Marksist düşünce sözlüğü 304-307

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>