Psikanaliz Yazıları(2):Aşk ve “içe alma” mekanizması-Dr Can Güngen

Freud’a göre aşk, libidonun sevgi nesnesine akması ile başlar ve sarıp sarmalanan nesnenin iç dünyaya aktarılması anlamına gelen “introjeksiyon” mekanizması ile olgunlaşırdı. Özdeşleşmenin mekaniği de aynı mekanizmaya dayanır:“içe alma”..

Libido ile sarmalanan nesne tanımlaması zihnimde bir örümceğin avını ağ  ile yakalaması imgesini uyandırıyor .”Yeme” denilen faaliyet de bir içe almadır pek tabi.Ve yemek için de önce nesnenin “yeme mesafesine” taşınması gerekir. Örümcek bunu ağla yapıyor,yırtıcı bir hayvan ani ve hızlı bir koşu ile nesnesi ile arasındaki mesafeyi çabucak kapatıyor.Tıpkı aşkta ,aşığın sevgilisini gözleri ile takibe alıp,yakalaması gibi..

Peki nedir özneyi, nesneyi içe almaya doğru yönelten  sihirli şey? Libido ile kucaklanan nesne neden içe alınmalıdır?

Bu  faaliyete içgüdüsel bir refleks gözü ile bakabiliriz. bir açıdan.Freud da , Schopenhauer gibi aşkı son tahlilde üreme içgüdüsüne bağlamıştı değil mi?

Yeme faaliyetine,beslenme yani bünyenin güçlenmesi yönünden de  yaklaşabiliriz..Yenilen nesne içe alınmış ve sahip olduğu kimyevi özellikler bünyeye katılmıştır.İlkel kavimlerde görülen kanibalistik pratiklerin amacı da budur.Ölenin gücünü,tecrübesini, savaş becerisini,ruhunu yiyenler bünyelerine katar.Coğrafyamızda sıklıkla verilen cenaze evi yemeği,sosyal antropologlarca şamanizm tarihinden kalma kanibalistik  bir alışkanlığa,inanca bağlanmıştır..O halde bu tarz içe alma  bir başkasının gücünü,etkisini içe almadır hem de bir tür saldırganca tavır ve doyumdur.

Mamafi, dürtüler kontrol edebilse dahi reflekslerin ötesinde bir ihtiyaç  duyulmaktadır.Bu ihtiyaç varoluşsal düzlemde tahayyül edilebilir.Böyle bakarsak sonsuz yalnızlıktan kurtulmak için, yapıp ettiklerimizi gözleyen,üzüntülerimizi ve sevinçlerimizi paylaşan,kendimizi onun bakışı üzerinden var edebildiğimiz içsel bir  imgeye ihtiyaç duyarız.Bu tahayyül oldukça iyimser değil mi? İmge,bencilce hapsedilmiş durmuyor,  nesne ilişkilerinde  farzedildiği gibi  saldırganca davranılmıyor.Kavga edilmeyen ,arkadaş, dostane bir imge faraziyesi bu..

Ya da Lacan’ın önermesine uygun şekliyle, imgeyi kaybedilen ilksel nesnenin yani bebeğin annesi ile kurduğu ilksel birliğin ikamesi amacı ile içe alındığını düşünebiliriz.Burada eksik bir imgeden hatta negatif denebilecek bir imgeden söz ediyoruz.Fotoğrafçı mantığı ile düşünürsek yaşamımızın ilk senesinde düşürüp kaybettiğimiz negatif imgeleri,  birileri bulup tab etmiştir diye arayıp duruyoruz belki de.Bu benzetmedeki gizem ,tıpkı ruh sorunundaki gizeme benziyor. Ruhun da bahsedilen negatif imgelerin de karşılığı var mıdır ,bilmiyoruz.Sadece inançların geçerli olduğu bir alan burası…O yüzden var olduğuna bir kez inanan birisi arayıp durmaktan bir daha da vazgeçmiyor.

Bu tahayyüldeki  boşunalık gözünüze çarpıyor değil mi,yitirilmişlik,boşunalık ile dolu bir tür drama.. Lacan’ ın bir Freud takipçisi olduğunu düşünürsek ,ustanın Odipus imgesinde “aldanmışlık” üzerine kurduğu dramayı çırağın  formatı hafifçe değiştirerek sürdürdüğünü akıl edebiliriz.Ebeveynlerden birisini,diğerinin değil, kendisinin sevgilisi sanan çocuk aldanmışlık hali içerisindeydi.Boş yere kurduğu ebeveyn-sevgili ile birleşme fantazilerinden rahatsızlanmıştı.Benzer şekilde Lacan ın dramasında peşinde birleşmek için boş yere koşulan anne imgesinin merkezde olduğu başka bir drama mevcuttur.Cinselliğin önemi azalmış ,anne ile kurulan ilksel bütünlüğün geri kazanılması arzusu öne çıkmıştır. Eksiksiz ilk birliktelikten artakalan imgelerin peşinden yaşam boyu koşulduğunu düşünür.Anne ile kusursuz  birlikteliğin imgesi “kayıp nesne”dir,yani  “objet petit a”.Bu nesnenin ikamesi için kişi ömrü boyunca hayatına giren nesnelerin peşinde koşar durur..

İçe alma pratiğini bütünü ile olumsuz okumamak gerekir.Bu pratik sayesinde insan sosyal ve romantik bağlar kurabilmekte değil mi?Özdeşleşme mekanizması olmadan medeniyet kurmamız da ,bu gün olduğumuz gibi bir insan olmamız da mümkün olmazdı.Ne var ki ,hemen her şeyin olduğu gibi “”içe alma”nın da bir kararı,kıvamı olsa gerekir.Bu kıvamı sağlamak  adına faydalı  olabilecek birkaç unsur akıl edilebilir.Mesela, sağlam bir “kişilik ve kimlik” edinmek kıvamı tutturmada pekala fayda sağlar.İnsanın kişiliği oturmuşsa,kimlik bunalımı yaşamıyorsa “içe alma-özdeşleşme” ihtiyacı göreli azalır.”Kişiliğin oturması” ibaresi çok geniş bir anlam düzlemine hitap ediyor.Ancak asıl kastın ruhsal çatışmaların asgari düzeyde olduğu,iç barışın-huzurun-sükunetin sağlandığı bir  ruhsal yapı olduğunu belirteyim.Kimlik ise söz konusu bağlamda insanın kendisini tanıması ve tanımlaması anlamına geliyor.İfade etmeye çalıştığım kaliteye bazı çevreler “ego sınırlarının kesinliği” diyorlar.Bulanık ego sınırlarından farklı olarak ,iyi tanımlanmış,gücünü de,zaaflarını da bilen ,kabul eden,bu sınırlar çerçevesinde dünya ile ilişki kurmayı beceren bir ruhsal yapıdan söz ediliyor.Böyle bir yapı başka bir ego ile kolayca iç içe geçmeye,yani onu içe almaya kolayca müsaade etmez.Biyolojideki “hücre membranı” fonksiyonlarına yapılan kabaca bir atıfdır bu.Kuşkusuz hayali ancak işlevsel.Varlığına kani olmak için fizyolojide kullanılan alet edevata  değil sosyal etkileşimlere, ilişkilere bakmaya ihtiyaç var.Membran arızalandığı zaman nasıl hücre içerisindeki denge bozulacak şekilde moleküler geçişler mümkün oluyorsa ego sınırları belirgin olmayan bir yapı da uygun olmayan nesnelerin geçişine izin veriyor.Zira nesne açlığı,eksikliği o denli fazla ,telafi mekanizmaları o denli zayıf ki filtreleme işlevinin layıkıyla yapılmasına izin verilmiyor. Acil ihtiyaç galip geliyor,bir anlık rahatlama yaşanıyor ancak ardından daha büyük sorunlar başgösteriyor.Oysa ki insanı, insan yapan en büyük güç ,bekleyebilmektir.Freud un bahsettiği şey yani,dürtüyü bekletme,erteleme ve bastırma gücü..Bu esnada ego yetersiz noktalar üzerinde çalışabilir,zaaflarının üstesinden gelebilir , arzu ettiği olmayacak bir şeyse vazgeçip daha uygun hedeflere yönelebilir..

Aşk ile içe alma mekanizması arasında kurduğum doğrudan bağlantı bazı okurlara indirgemeci gelebilir.Ancak kabul etmek lazım ki bütünün bir parçasına nüfuz edebiliyoruz .Analiz yeteneğimiz var ancak öte yanda yaşantıyı analiz etmeden yaşama gibi bir isteğimiz de var.Ben bu iki ucu bir spektrum oluşturacak şekilde konumlandırıyorum.Dolaysız yaşantıdan başlayıp ,yaşantılar üzerinde derin bir refleksiyona uzanan bir spektrum.Başarılı olduğu müddetçe sadece deneyim yeterli  ,başarısızlık yaşayıp,  acı çekmeye başladığımızda ise diğer uca yöneliyor  ve durup düşünüyoruz.Böylesi  iki uç arasındaki mesafedeki hareket insanın gerçeğidir diye düşünüyorum..

Aşk konusunda yazılan psikanaliz kökenli makalelere baktığınızda hemen şunu görürsünüz.Tüm bu yazılar aşk olgusunun  ruhsal açıdan analizine hasredilmiştir.Bu analizin nihai maksadı,psikanalizin de nihai maksadıdır.Ruhsal acıyı anlayabilmek ve dindirebilmek.Bu bakımdan psikanaliz felsefesinin “hazcılık” üzerine kurulduğunu düşünebiliriz.Tıpkı pozitif bilimler gibi psikanaliz de insan faydasına , acı çekiyorsa  dindirmek üzere tasarlanmıştır.Bu bakımdan aşkı acısı ile sevinci ile yaşamak gerekir deyip işin içinden çıkmak psikanlizin işi değildir,bu yöndeki eleştirilere aldırmaz.Uğraşıp,didinip açığa çıkardığı bilgi kırıntılarından birilerinin fayda göreceğini umut eder ve çalışır.Bu yazının maksadı da budur..

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

2 Responses to Psikanaliz Yazıları(2):Aşk ve “içe alma” mekanizması-Dr Can Güngen

  1. İnsanda aşk duygusunu yaratan Freudyen, Lacancı ve Varoluşçu “sebepler” dışında başka hangi sepepler vardır acaba?

    Mesela, yine sizin yazılarınızla tanıştığım Jung’un ortaya koyduğu teori…

  2. Aşk ı oluşturan durum kadında şöyle : erkeğin isteklerine ulaşması halinde mutlaka bir kadın veya kadınlar ona aşık olacaktır (aşık olan mutlaka eş konumundadır) erkeğin aşık olması ise : erkek isteklerine ulaşması halinde kendine aşık olacak kadına isteklerine henüz ulaşamamışken gördüğünde aşık olur burada kadının ihtiyaçları ön plandadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>