Marksizmde Yabancılaşma Sorunsalı

Yabancılaşma (Ing. Alienation, fr. Alienation, Alm. Entfremdung)
Marksist Düşünce Sözlüğü
—-
Marx’ın kullandıgı anlamda, bir eylem (veya içinde bulunulan bir durum) aracılıgıyla, bir kişi, grup, kurum veya toplum)
  • (1)kendi özgün etkinliginin sonuçlanna ya da ürünlerine (yahut etkinligin kendisine), ve/veya
  • (2) içinde yaşadıgı dogaya ve/veya
  • (3) diger insanlara ve -buna ek olarak (1) ile (3) arasında belirtilenIere ve bu belirtilenler yoluyla- aynı zamanda
  • (4) kendi kendisine (kendi özgün tarihsel olarak oluşturulmuş insani kapasitelerine) yabancı duruma gelir (veya böyle bir durumda kalır).
Böyle kavrandıgında yabancılaşma, her zaman kendine yabancılaşmadır, yani insanın  (öz benliginin) kendisinden (kendi özgün etkinligi aracılıgıyla) yabancılaşmasıdır.

Ve kendine yabancılaşma, yabancılaşma biçimlerinden biri degil, fakat yabancılaşmanın esas özü ve temel yapısıdır. Diger yandan kendine yabancılaşma sadece (betimleyici) bir kavram degildir; aynı zamanda dünyanın devrimci biçimde degiştirilmesi (yabancılaşmanın ortadan kaldınlması) için bir başvuru, bir çagrıdır.

Günümüzde Marksizmin merkezi kavramları arasında sayılan ve hem Marksistler, hem de Marksist olmayanlar tarafından uygun bir biçimde kullanılan yabancılaşma kavramı, felsefe sözlüklerine ancak 20. yüzyılın ikinci yansında girmiştir. Bununla birlikte, önemli bir felsefi terim olarak kabul edilmesinden önce de, kavram, felsefe alanının dışında, yaygın olarak kullanılmıştı: gündelik yaşamda, eski arkadaşlardan veya yakınlardan uzakta kalmak anlamında; ekonomide ve hukukta mülkiyetin bir kişiden digerine geçmesini (satın alma ve satmayı, çalmayı, hediye etmeyi) ifade eden bir terim olarak; tıpta ve psikiyatride normallikten bir sapmayı, ruhsal saglıksızlıgı ifade eden bir ad olarak.

Ve Marx tarafından, felsefe ötesine ilişkin (devrimci) bir “kavram” olarak geliştirilmesinden önce de Hegel ve Feuerbach tarafından felsefi bir kavram olarak geliştirilmişti.

Buna karşılık, yabancılaşmayı işleyişi bakımından Hegel’in bazı öncüleri vardı. Bunlardan bazıları terimi Hegelci (veya Marxçı) anlamına herhangi bir biçimde yakınlaşmadan kullanmışlarken bazıları da terimi kullanmaksızın ifade ettigi fikri öncelemişlerdir ve bazı durumlarda ise fikir ile terim arasında bir tür buluşma varolmuştu.

Hıristiyanlık’taki ilk günah ve kefaret ögretisi, birçoklannca insanın yabancılaşması ve yabancılaşmadan kurtulması öyküsünün ilk biçimlerinden biri olarak degerlendirilmiştir.

Bazılan, yabancılaşma kavramının Batı düşüncesindeki ilk ifadesini Eski Ahid’teki putperestlik kavramında buldugu üzerinde ısrar etmişlerdir. Aynca, Herakleitos’ta insanlann logos’la ilişkisi de yabancılaşma ile çözümlenebilir.

Ve bazıları da Hegel’in dogayı Mutlak Tin’in kendine yabancılaşmasının bir biçimi olarak görüşünün, Platon’un dogal dünyayı yetkin idealar dünyasının bozulmuş bir resmi olarak görüşünde bulundugunu ileri sürmüşlerdir.
Modem çaglarda yabancılaşma terimi ve sorunsalı özellikle toplumsal sözleşme kuramlannda bulunabilir. Nitekim Hugo Grotius yabancılaşmayı, egemen otoritenin bir öz benlikten başka bir kişiye devrini anlatan bir ad olarak kullanmıştır. Ancak, terimi (Grotius gibi) kullandıklanna veya (Hobbes ve Locke gibi) kullanmadıklarına bakılmaksızın toplumsal sözleşme fikrinin esası, yabancılaşmadan kurtulma sürecinde, bilerek gerçekleştirilen kısmi bir yabancılaşma aracılıgıyla bir ilerleme elde etme (daha çok özgürlüge veya en azından güvenlige ulaşma) girişimi olarak yorumlanabilir. Öncüleri sıralayan bu liste kolaylıkla genişletilebilir.

Ancak, Hegel’den önce, yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma terimleriyle en iyi biçimde okunup anlaşılacak tek düşünür muhtemelen Rousseau’dur. Konuyla ilgilibirçok nokta arasında sadece ikisi belirtilecek olursa, Rousseau’nun dogal insan ([,hamme de la nature, ['hamme naturel, le sauvage) ve toplumsal insan (l'homme polia, l'homme civil, I'homme social) arasında kurdugu zıtlık yabancılaşmamış insan ile kendine yabancılaşmış insan arasındaki zıtlık karşılaştırılabilir; ve Rousseau'nun volonte generale (genel irade) ve volonte particuliere (özel irade) arasındaki karşıtlıgı ortadan kaldırma tasarımı kendine yabancılaşmayı yoketmeye yönelik bir program olarak görülebilir. Rousseau da dahil olmak üzere, tüm öncülere ragmen yabancılaşmanın gerçek felsefi tarihi Hegel'le başlar.

Yabancılaşma fikri Hegel'in ilk yazılarında (Positivitdt [Pozitiflik) adı altında) görünmekle birlikte, terimin felsefi bir olarak açıkça ilk işlenişi Hegel'in Zihnin Görüngübilimi adlı yapıtı ile başlar. Ve yabancılaşmanın tartışılması her ne kadar "Kendinden yabancılaşmış Zihin; Kültür" başlıklı bölümde en dolaysız ve yogun biçimde yer almışsa da, aslında tüm kitabın önde gelen fikrini oluşturmaktadır. Aynı biçimde, Hegel'in sonraki çalışmalarında yabancılaşmanın yogunlaşmış açık bir tartışmasının yapılmamasına ragmen, Felsefı Bilimler Ansiklopedisinin Anahatları adlı yapıtında özet olarak ve tüm geç dönem çalışmalarıyla derslerinde aynntılı biçimde ortaya konuldugu haliyle, Hegel'in tüm felsefi sistemi yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma fikirlerinin yardımıyla inşa edilmiştir.

Kendine yabancılaşma kavramı, temel bir anlamda, Hegel'de Mutlak'a uygulanmıştır. Hegel için tek gerçeklik olan Mutlak Idea (Mutlak Zihin), yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma süreci içinde etkinlik gösteren dinamik bir Benlik'tir. Bu, (Mutlak Idea'nın kendine yabancı!aşmış biçimi olan) dogada kendinden yabancı!aşır ve Bitimli Zihin'de veya (yabancılaşmadan kurtulma sürecindeki Mutlak'ı ifade eden) insanda kendine yabancılaşmasından geriye döner. Kendine yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma, böylelikle, Mutlak'ın Varlık'ının biçimi olurlar.

Bir diger temel anlamda ise (ki bu, dogrudan dogruya birinci anlamdan çıkmaktadır) kendine yabancılaşma, Bitimli Zihin'e veya insana uygulanabilir. Dogal bir varlık olması ölçüsünde insan kendine yabancılaşmış bir tindir. Ancak, yine insan, Mutlak hakkında (ki bu, aynı zamanda doga ve öz benlik hakkında da demektir) uygun bilgiyi elde edebilme yetisine sahip tarihsel bir varlık olması ölçüsünde de, yabancılaşmadan kurtulmuş bir varlık, Mutlak'ın inşasını tamamlamak bakımından üzerine düşeni yerine getirmiş Bitimli Zihin haline gelme yetisine de sahip bulunmaktadır. Dolayısıyla insanın temel yapısı kendine yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma olarak da anlatılabilir.

---
Yabancılaşmanın insanla ilişkilendirilebilecegi bir diger anlamı daha vardır. Bu anlamıyla yabancılaşma, şeyler üretme, kendisini nesnelerde dışa vurma, kendisini fiziksel şeylerde, toplumsal kurumlarda ve kültürel ürünlerde nesneleştirme olan bitimli zihinin (insanın) özüne ilişkin niteligidir ve her nesneleştirme zorunlu olarak yabancılaşmanın bir kertesidir: üretilen nesneler üretene yabancı hale gelirler. Bu anlamda yabancılaşma ancak dogru olarak bilinmesi anlamında aşılabilir.

Hegel'de yabancılaşmanın birkaç anlamı daha bulunmuştur; örnegin Schacht, Hegel'in terimi oldukça farklı iki anlamda kullandıgı sonucuna varmıştır: "birey ile toplumsal töz ya da ("kendine yabancılaşma" olarak) bir kişinin gerçek durumu ile özsel dogası arasında ortaya çıkabilecek olan bir ayrılma veya uyumsuz ilişki anlamında" "yabancılaşma 1" ve "tikelligin ve iradiligin, 'yabancılaşmanın aşılması ve birligin yeniden saglanması ugruna teslim olması veya kendisini kurban etmesi" anlamında "yabancılaşma 2" (Schacht 1970, s.35).

"Hegel Felsefesinin Eleştirisine Katkı" (1839) ve Hıristiyanlıgın Ozü (1841) ve Gelecegin Felsefesinin Ilkeleri (1843) gibi) sonraki yazılarında Feuerbach, doganın Mutlak Zihin'in kendine yabancılaşmış biçimi oldugu ve insanın da yabancılaşmadan kurtulma sürecindeki Mutlak Zihin oldugu yolundaki Hegel'in görüşünü eleştirmiştir. Feuerbach'a göre insan kendine yabancılaşmış Tanrı degil fakat, Tanrı kendine yabancılaşmış insandır - o sadece insanın özünün insandan soyutlanması, mutlaklaştınlması ve uzaklaştınlmasıdır.

Feuerbach'a göre yabancılaşmadan kurtulma

Dolayısıyla insan, imgesel bir yabancı ve üstün varlıgı yaratıp onu kendi üzerinde bir konuma oturttuğunda ve ona bir köle gibi boyun egdiginde kendinden yabancılaşmış olmaktadır. Insanın yabancılaşmadan kurtulması, insanın bu kendisinden uzaklaştınlmış resminin, ki bu Tann'dır, ortadan kaldınılmasında yatmaktadır.

Feuerbach'ın yabancılaşma kavramı ilk olarak Moses Hess tarafından eleştirilmiş ve genişletilmiştir ama, benzer dogrultulardaki bir eleştiri daha bütünlüklü ve derin bir biçimde Hess'in (o tarihlerdeki) genç arkadaşı Marx tarafından (özellikle 1844 Elyazmalan'nda) ortaya konulmuştur. Marx, "insanın kendini yaratmasını bir süreç olarak, nesneleşmeyi nesnenin yitirni, yabancılaşma ve bu yabancılaşmanın aşılması olarak" (3. Elyazması) kavramış olması nedeniyle övmüştür. Ancak, yine Hegel'i, nesneleşmeyi yabancılaşmayla özdeşleştirmiş olması, insanı özbilinçlilik olarak görmesi, insanın yabancılaşmasını bilincinin yabancılaşması olarak anlaması nedeniyle eleştirmiştir: "Hegel'e göre, insan yaşamı, insan, öz-bilinçlilikle aynıdır. Dolayısıyla, insan yaşamının her yabancılaşması, öz-bilinç liliğin yabancılaşmasından başka bir şey değildir ..... Yabancılaşmış nesnel yaşamın tüm yeniden edinimleri, böylece, öz-bilinçlilik içindeki bir bütünleşme olarak görülmektedir" (a.g.e.)

Marx, Feuerbach'ın dinsel yabancılaşmayı eleştirisine katılmış fakat, dinsel yabancılaşmanın insani kendine yabancılaşmanın birçok biçiminden yalnızca biri oldugunu vurgulamıştır. Insan kendi benliginin sadece bir bölümünü Tann biçiminde yabancılaştırmakla kalmamakta, ayrıca tinsel etkinliginin diger ürünlerini, felsefe, sagduyu, sanat, ahlak biçiminde; ekonomik etkinliginin ürünlerini meta, para ve sermaye biçiminde; toplumsal etkinliginin ürünlerini de devlet hukuk ve toplumsal kurumlar biçiminde yabancılaştırmaktadır. Insanın kendi etkinliginin ürünlerini yabancılaştırması'nın ve onlardan ayrı, bagımsız ve güçlü bir nesneler dünyası yaratmasının ve kendini de bu dünya karşısında bir köle, bir güçsüz ve bir bagımlı durumuna düşürmesinin çeşitli biçimleri vardır. Bununla birlikte, insan sadece kendi benliğinden çıkan ürünleri yabancılaştırmakla kalmamakta, ayrıca, kendini de bu ürünlerin üretildigi esas etkinlikten, içinde yaşadıgı dogadan ve diger insanlardan yabancılaştırmaktadır. Yabancılaşmanın bütün bu türleri, son çözümlemede, teke indirgenmektedir; bu yabancılaşma türleri insanın kendine yabancılaşmasının farklı yönleri ve biçimleridir; insanın kendi insani "öz"ünden veya "doğa"sından, kendi insanlıgından yabancılaşmasının farklı biçimleridir.

Yabancılaşmış emek: (1), insanı dogaya yabancılaştırdıgı ve (2) insanı kendine, kendi etkin işlevine, yaşam etkinligine yabancılaştırdıgı için türü de insana yabancılaştınr ..... (3) ... insanı kendi bedenine, dış dogaya, kendi zihinsel yaşamına ve kendi insani yaşamına yabancılaştırır .... (4) insanın kendi emeginin ürününe, yaşam etkinligine, türsel varlıgına yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu, insanın diğer insanlara yabancılaşmasıdır .... Aslında, insanın türsel özelliginin kendisine yabancılaştınldıgı önermesi, her insanın digerlerine ve digerlerinden her birinin de, benzer biçimde insani yaşama yabancılaştınldıgı anlamına gelir ..... Insanın kendisine ve dogaya karşı her yabancılaşması, insanın diger insanlarla kendisi ve doga arasında kurduğu ilişkilerde açıga çıkar. (1844 Elyazmalan, ı. Elyazması)

Yabancılaşmanın eleştirilmesi (maskesinin indirilmesi), Marx için, kendi içinde bir amaç degildi. Onun amacı, radikal bir devrimin ve "insanın yeniden bütünlenmesi, kendine dönmesi, insanın kendine yabancılaşmasının ortadan kaldınıması, "özel mülkiyetin, insani kendine yabancılaşmanın pozitif yokedilişi ve böylece insan dogasının insan ile ve insan için gerçek edinimini saglamak" olarak anlaşılan komünizmin gerçekleştirilmesinin yolunu hazırlamaktı. Marx'ın sonraki yazılannda yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma gibi terimler sıkça kullanılmamakla birlikte, bu yapıtlann tümü, Kapital'de dahil olmak üzere, varolan yabancılaşmış insan ve toplumun bir eleştirisini ve yabancılaşmadan kurtulma için bir çagrıyı sergilemektedirler. Ve olgun Marx'ın yabancılaşma terminolojisini yaygın biçimde kullandıgı en azından bir büyük yapıtı vardır; Grundrisse.

1844 Elyazmalan ilk kez 1932'de yayımlanmıştı ve Grundrisse (ilk yayımlanışı 1939) ise pratik olarak ancak 1953'teki yeniden yayımlanışından sonra erişilebilir olmuştur. Bunlar, 19.Yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk onyıllarındaki tüm Marx yorumlarında (ve genel olarak felsefi tartışmalarda) yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma kavramlarının gözardı edilmesinin temel "kuramsal" nedenleri arasında (ayrıca pratik nedenler de vardı) sayılabilir. Yabancılaşmanın bazı önemli yönleri ilk kez Lukacs'ın Geschichte und Klassenbewusstsein adlı yapıtında ŞEYLEŞME adı altında tartışılmıştı ama, bu kitapta yabancılaşmanın genel ve açık bir tartışması yapılmamıştı. Nitekim, tartışma 1844 Elyazmalan'nın 1932'de yayımlanmasıyla başladı. Marcuse (1932), Elyazmalan'nın önemini vurgulayanların ve buradaki yabancılaşma kavramına dikkati çekenlerin ilkiydi, A. Comu (1934) "genç Marx"ı daha dikkatlice inceleyenler arasında başta gelirken, H. Lefebvre (1939) de muhtemelen ilk kez, o tarihlerde yerleşiklik kazanmış Marksizm yorumuna yabancılaşma kavramını katmaya çalışanların başında geliyordu.

Yabancılaşmanın daha yaygın ve yoğun biçimde tartışılması Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra başladı. Bu tartışmada yer alanlar sadece Marksistlerden ibaret olmayıp, varoluşçuları, kişilikçileri de içine aldığı gibi, sadece felsefeciler değil ama ayrıca psikologlar (özellikle psikanalizciler), sosyologlar, edebiyat eleştirmenleri, yazarlar da buna katılmışlardı. Marksist olmayanlar arasında, özellikle yabancılaşma tartışmasına önemli bir itici güç veren Heidegger vardı. Varlık ve Zaman'da (1967) Entjremdung (Estrangement-Uzaklaşma) kavramını insan Varlık' ının öze ilişkin olmayan temel doğrultularından birini betimlemek üzere kullanmıştı ve 1947'de de yabancılaşmanın önemini vurgulamıştı. Varlık ve Zaman'da (1967) Heimatlosiglıeit (Yurtsuzlaşma) kavramını kullanmıştı. Başkaları da, Marx'ın kendine yabancılaşma'sı ile Heidegger'in Seinvergessenheit'i (Varlığı unutmuşluk) ve ayrıca devrim ile Heidegger'in Kehre 'si arasında benzerlikler bulmuştu. Sonraki önemli itkiler, düşünüşünün hem varoluşçu, hem de Marksist evrelerinde "yabancılama"yı kullanmış olan Sartre'dan; Protestan teolojisi, varoluşçu felsefe ve Marksizmi biraraya getirişinde yabancılaşma kavramı neredeyse belirleyici bir role sahip olan P. Tillich'ten; Hegel'i genç Marx'tan gelen esinlerin yardımıyla yorumlayan A. Kojeve'den; Hegel ve Marx'ta yabancılaşmayı (özellikle de yabancılaşma ile nesneleşme arasındaki ilişkiyi) incelemiş olan) Hyppolite 'den; Hıristiyan bir bakışla Marx'ı eleştirisi, Marx'ın tüm düşüncesinin farklı yabancılaşma biçimlerinin bir eleştirisi olduğU yorumuna dayanan J. Y. Calvez'den; hakikat ve ideoloji çözümlemesi ayrıntılı bir yabancılaşma tartışmasını içeren H. Barth'dan gelmişti.

Marksistler arasında Lukacs Hegel'de (özellikle de genç Hegel'de) ve Marx'ta yabancılaşmayı incelemiş ve kendi özgün yabancılaşma kavramını (ve bunun şeyleşme ile ilişkisini) belirginleştirmeye çalışmış; yabancılaşma kavramını kullanmakta özel olarak ısrar etmemiş olan Bloch, Entjremdung ile Verfremdung arasında açık bir ayrım yapmaya çalışmış ve E. Fromm, sadece Marx'taki yabancılaşmayı dikkatlice incelemekle kalmamış aynı zamanda bu kavramı sosyolojik, psikolojik ve felsefi çalışmalarında anahtar bir araç haline getirmiştir.

Marx'ın yabancılaşma kuramını 1950'lerde ve 1960'larda yeniden canlandırmaya ve geliştirmeye çalışan Marksistler, bir yanda Marx'ın yerleşik (Stalinist) yorumunun temsilcileri, diğer yanda da kendilerine yapısalcı denilen Marksistler (ör. Althusser) tarafından idealizm ve Hegelcilikle ağır biçimde eleştirilmişlerdir.

Yabancılaşma kuramının bu tür muhalifleri genç Marx'ta yabancılaşma diye adlandırılan şeyin sonraki yapıtlarda özel mülkiyet, sınıf hakimiyeti, sömürü, işbölümü vb. bilimsel terimlerle çok daha yerinde bir biçimde betimlendiği konusunda ısrar ediyorlardı.
----
Ancak buna karşılık, yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma kavramlarının, bu kavramların yerine geçecek öneriler niteliğindeki kavramlardan herhangi birine (ya da bunların tümüne) indirgenemeyeceği ve Marx'ın gerçekten devrimci yorumu bakımından yabancılaşma kavramının vazgeçilmez olduğu ileri sürülmüştü. Bu tartışmaların bir sonucu olarak yabancılaşma kavramının herhangi bir kullanımına karşı olmayı sürdüren Marksistlerin sayısında bir azalma olmuştur.

Marx'ın yabancılaşma kavramını kabule hazır olan birçokları, kendilerine, sabit ve değiştirilemez nitelikli bir insani özün veya doğanın (Bkz. INSAN DOĞASl) oldugunu ima etmesi nedeniyle tarih dışı gibi görünen kendine yabancılaşma kavramını kabul etmemişlerdir. Bu tür bir görüşe karşı, bir kimsenin kendi benliğinden yabancılaşmasının olgusal veya ideal ("normatif') insan dogasına yabancılaşma olarak degil de, tarihsel olarak oluşturulmuş insani yeteneklere, özellikle de insani özgürlük ve yaratıcılık yetenegine yabancılaşma olarak anlaşılması gerektigi ileri sürülmüştür.

Bundan ötürü, kendine yabancılaşma fikri, durgun ve tarih dışı bir insan anlayışını desteklemek yerine, insanın sürekli yenilenmesine ve gelişmesine yönelik bir çagrıdır. Bu nokta güçlü bir biçimde Kangrga tarafından ileri sürülmüştür:

Kendine yabancılaşmış olmak, "bir kimsenin kendine özgü yapıp ettiklerine (Werk), kendi etkinligine, kendi üretimine, kendi yaratımına yabancılaşmış olması; insani praxis ve bir insani ürün olarak tarihe yabancılaşmış olması” demektir (1967, s.27).
Dolayısıyla “insan, insani oluşum içinde degilse yabancılaşmış veya kendine yabancılaşmış olur” ve bu da “olan ile olmuş olanın asıl ve tek hakikat olarak görülmesi” veya bir kimsenin “kendisinden önce hazırlanmış bir dünyada” edimde bulunması ve pratik-eleştirel olarak (devrimci bir biçimde) etkin olmaması” … halinde ortaya çıkar (a.g.e.).

Tartışmalı olan bir diger nokta da yabancılaşmanın birinci düzeyde bireylere mi yoksa bir bütün olarak topluma mı uygulandıgıdır. Kavramın birinci düzeyde bireylere uygulandıgını düşünenlere göre bireyin içinde yaşamakta oldugu topluma uyum saglamaması onun yabancılaşmasının bir göstergesidir. Digerleri ise (ör. The Sane Society (Saglıklı Toplum’da Fromm), bir toplumun da hasta veya yabancılaşmış olabilecegini dolayısıyla varolan topluma uyum saglamayan bireyin kendisinin zorunlu olarak “yabancılaşmış” sayılamayacagını ileri sürmüşlerdir. Yabancılaşmayı sadece bireylere uygulanabilir nitelikte görenlerin çogu kavramı bir duygu ya da bir zihinsel durum olarak anlamakla daha da daraltmaktadırlar.

Nitekim Eric ve Mary ]osephson’a göre yabancılaşma “bireysel bir duygu, bireyin kendinden, digerlerinden ve daha geniş olarak da dünyadan koptugu bir durumudur.(Qosephson ve ]osephson 1962, s.191).
Digerleri ise yabancılaşmanın sadece bir duygu olmadıgı fakat birinci düzeyde nesnel bir olgu, bir varlık biçimi oldugu üzerinde durmuşlardır.
Nitekim, A. P. Ogurtsov, Sovyet Felsefe Ansiklopedisi’nde yabancılaşmayı, “insan etkinliginin ve ürünlerinin ona egemen olacak ve onunla zıtiaşacak biçimdeki nesnel dönüşümünü ve buna karşılık olarak da insanın etkin bir özne olmaktan toplumsal sürecin bir nesnesi olmaya dogru dönüşümünü ifade eden felsefi ve sosyolojik bir kategori” olarak tanımlamaktadır.

“Yabancılaşmayı” bir zihinsel durum olarak niteleyenlerin bazıları bunu, psikopatolojinin bir gerçegi veya kavramı olarak görmekte; digerleri ise, yabancılaşmanın, “iyi” veya istenilebilir bir şey olmamasına ragmen, münhasıran patolojik olmadıgını ileri sürmektedirler. Bunlar, çogu kez, yabancılaşmanın iki ilgili ama özdeş olmayan kavramdan, anomi ve kişisel bozukluk kavramlarından ayrıştırılması gerektigini de eklemişlerdir. “Yabancılaşma, bir bireyin uzaklaşma duygularıyla nitelenen psikolojik durumunu ifade ederken anomi bir toplumsal sistemdeki kural yoklugunu anlatır. Kişisel bozukluk ise bireyin iç dünyasında oluşan bir çatışmadan kaynaklanan hastalıklı davranışı dile getirir” (M. Levin, ]osephson ve ]osephson 1962 içinde s.228).

Birçok yabancılaşma kuramcısı yabancılaşmanın farklı biçimleri arasında bir ayrım yapmışlardır. Ömegin Schaff (1980) iki temel yabancılaşma biçimi göstermektedir: nesnel yabancılaşma (veya sadece yabancılaşma) ve öznel yabancılaşma (veya kendine yabancılaşma); E. Schachtel dört (insanların dogaya, yakınlarına, kendi el ve zihinleriyle ürettiklerine, kendilerine yabancılaşması); M. Seeman ise beş (güçsüzlük, anlamsızlık, toplumsal yalıtılmışlık, kuralsızlık ve kendine uzaklaşma). Bu sınıflandırmaların her birinin degerli ve degersiz yönleri vardır. Bu nedenle bazıları, bu türden yabancılaşma biçimlerinin tam bir listesini derlemek yerine, bu tür sınıflandırmaların nasıl yapılması gerektigini (veya aslında nasıl yapılmış oldugunu) belirleyen temel ölçütlerin açıklıga kavuşturulmasına çalışmışlardır.

Özellikle yaygın bir biçimde tartışılan bir soru, kendine yabancılaşmanın insanın insan olmasından kaynaklanan, öze ilişkin, yokolmaz bir niteligi mi, yoksa insan gelişmesindeki bir tarihsel evre mi oldugudur.

Bazı felsefeciler (özellikle varoluşçular)yabancılaşmanın insan varoluşunun kalıcı yapısal bir ugragı oldugunu ileri sürmüşlerdir. Kendi esas varoluşunun yanında insan, esasa ilişkin olmayan bir varoluşu da sürdürmektedir ve onun bir gün aslına uygun olarak yaşayacagını beklemek bir düştür.

Buna karşı çıkan görüş ise, esas olarak kendine yabancılaşmamış olan insan, gelişmenin akışı içinde, kendini kendisine yabancılaştırmıştır ama, gelecekte kendine dönecektir. Bu görüş Engels’te ve bugünün birçok Marksistinde görülmektedir.

Marx’ın kendisi ise insanın o ana kadar hep kendine yabancılaşmış oldugunu ancak, yine de kendine dönebileceğini ve dönmesi gerektiğini düşünmüştür denilebilir.
Komünizmin yabancılaşmadan kurtulma olduğu görüşünü kabul edenler arasında, yabancılaşmadan kurtulmanın olanaklan, sınırlan ve biçimleri hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Nitekim, bir yanıta göre yabancılaşmadan mutlak olarak kurtulmak mümkündür; tüm yabancılaşma -bireysel ve toplumsal- bir defada ve tümüyle ortadan kaldınlabilir. Bu tür iyimser bakış açısının en radikal temsilcileri, tüm kendine yabancılaşmanın sosyalist ülkelerde ilke düzeyinde kaldınldığını; buralarda yabancılaşmanın sadece bireysel sağlıksızlık veya önemsiz bir “kapitalizm kalıntısı” olarak bulunduğunu savunmaktadırlar. Bu tür bir görüşün sorunlarını görmek zor değildir. Yabancılaşmadan mutlak olarak kurtulmak, insanlık bir defada ve tüm zamanlar için verili ve değiştirilemez bir şeyolsaydı, mümkün olabilirdi. Ve olgusal bir bakış açısıyla, “sosyalizm” diye adlandınlan şeyde sadece “eski” değil fakat, aynı zamanda birçok “yeni” yabancılaşma biçimlerinin varolduğunu görmek kolaydır. Dolayısıyla, yabancılaşmadan mutlak kurtulmayı savunanlara karşı, ancak göreli bir yabancılaşmadan kurtulmanın mümkün olduğu ileri sürülmüştür.
Bu görüşe göre tüm yabancılaşmayı ortadan kaldırmak mümkün değildir ama, kendine yabancılaşmamış, gerçekten insan olan bireyleri güdülendirecek temelde yabancılaşmamış bir toplum yaratmak mümkündür.

Kendine yabancılaşmanın özüne ilişkin görüşün farklı olmasına bağlı olarak, yabancılaşmanın üstesinden gelmek için önerilen araçlar da farklılaşmaktadır. Kendine yabancılaşmayı “psikolojik” bir olgu olarak görenler, “koşullar” daki herhangi bir dışsal değişimin önemini ve hatta sorunla ilgisini tartışma konusu yapmaktadırlar ve bireyin moral çabasının “öz benlik içindeki bir devrim”in tek tedavi yolu olduğunu öne sürmektedirler. Ve kendine yabancılaşmayı nevrotik bir fenomen olarak kabul edenler de psikanalitik bir tedavi önermekte oldukça tutarlıdırlar. Diğer kutupta ise, “ekonomik determinizm” denilen bozulmuş bir Marksizm türüne dayanan filozof ve sosyologlar bulunmakta ve bireyleri toplumsal (ve özellikle ekonomik) örgütlenmenin edilgen ürünleri olarak görmektedirler.

Bu türden Marksistler için yabancılaşmadan kurtulma sorunu toplumsal dönüşüm sorununa, toplumsal dönüşüm de özel mülkiyetin ortadan kaldıniması sorununa indirgenmektedir.
Yukanda belirtilen görüşlere karşı, toplumun ve bireylerin yabancılaşmadan kurtulmalannın yakından birbirine bağlantılı olduğu ve dolayısıyla hiçbirinin diğerinden bağımsız olarak yürütülemeyeceği ve de yek diğerine indirgenemeyeceği üçüncü bir kavram ortaya atılmıştır. Yabancılaşmadan kurtulmuş bireylerin gelişimi bakımından yeğlenebilir nitelikte bir toplumsal sistem yaratmak mümkündür ama, otomatik olarak bu türden bireyler üretecek bir toplum örgütlernek mümkün değildir. Bir birey, ancak kendi özgün etkinliği aracılığıyla yabancılaşmamış, özgür ve yaratıcı bir varlık olabilir. Ancak, yabancılaşmadan kurtulmanın sadece toplumun yabancılaşmadan kurtuluşuna indirgenemeyişinin karşılığında toplumun yabancılaşmadan kurtulması da, basitçe ekonominin örgütlenmesinde, insan yaşamının diğer tüm alanlannda veya yönlerinde otomatik olarak bir değişim gerektirecek bir değişim biçiminde kavranamaz.
Toplumsal yaşamın ezeli bir gerçeği olmanın ötesinde, toplumun karşılıklı olarak birbirinden bağımsız ve çatışan alanlara (ekonomi, politika, hukuk, sanat, ahlak, din, vb.) bölünmesi ve ekonomik alanın başatlığı, Marx’a göre kendine yabancılaşmış bir toplumun niteliğidir.

Toplumun yabancılaşmadan kurtulması, o halde, farklı insani etkinliklerin birbirlerine karşı yabancılaşmışlıktan kaldınlmadıkça olanaksızdır.

Aynı biçimde, ekonomik yaşamın yabancılaşmadan kurtulması sorunu da sadece özel mülkiyetin ortadan kaldınlmasıyla çözülemez. Özel mülkiyetin devlet mülkiyetine dönüştürülmesi işçinin veya üreticinin durumunda esaslı bir değişiklik getirmemektedir. Ekonomik yaşamın yabancılaşmadan kurtulması, aynca, devlet mülkiyetinin de ortadan kaldınlmasını ve bunun gerçekten toplumsal mülkiyete dönüştürülmesini gerektirmektedir ve bu hedefe tüm toplumsal yaşamın dolaysız üreticilerin özyönetimine dayalı bir biçimde örgütlenmesi olmaksızın ulaşılamaz.
Ancak, üreticilerin özyönetimi, ekonomik yaşamın yabancılaşmadan kurtulması için gerekli bir koşul olsa da, kendi başına yeterli degildir. Böyle bir özyönetim, bölüşüm ve tüketimdeki yabancılaşmadan kurtulma sorununu otomatik olarak çözmemektedir ve hatta kendi başına üretimin yabancılaşmadan kurtulması için bile yeterli bir koşul degildir.
Üretimdeki bazı yabancılaşma biçimlerinin kökleri, bugün mevcut olan üretim araçlarının dogasında yer almaktadır, öyle ki, üretimin yönetimindeki basit bir degişiklikle ortadan kaldınimaları olanaksızdır.

Okuma Metinleri
Fromm, Erich 1961: Marxs Concept of Man. !srael, ]oachim 1972: Der Begriff Entfremdung. Josephson Eric ve Mary (der.) 1962: ManAlone:
Alienatian in Modern Society.
Kangrga, Milan 1967: “Das Problem der Entfremdung in Marx Werk.”
Meszaros, Istvan 1970: Marx’s Theory of Alienation.
Ollman, Bertell 1971 (1976): Alienation: Marxs Conception of Man in Capitalist Society.
Petrovic, Gajo 1967: Marx in the Mid-Twentieth Century.
Schacht, Richard 1970: Alienatian.
Schaff, Adam 1980: Alienation as a Social Phenomenon.
Vranicki, Predrag 1965: Socialism and the Problem of Alienation. Erich Fromm (der.) Sodalist Humanism.

Marksist Düşünce Sözlüğü
Yayın Yönetmeni:Tom Bottomore
İletişim yayınları
Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>