Pazar ekonomisi ve özgürlük-Dr Can Güngen

Yaşadığımız yüzyılın üretim biçimine , geçen iki yüzyılda olduğu gibi kapitalizm hakim bulunuyor.Kapitalizmin siyasi yüzü ise liberalizm.Liberalizm ,sıradan yurttaşın hak ve özgürlüklerinin devlet,hükümet ve çoğunluğun dini,ahlaki ve siyasi eğilimleri karşısında korunması ve demokratik düzenin tanıdığı olanaklar ölçüsünde tercihlerini hayata geçirebilmesi anlamına geliyor diyelim..Böyle meseleyi koyduğumuzda pazar ekonomisi ve liberalizm rasyonel ve neredeyse ideal politik-ekonomik biçim olarak kendisini gösteriyor.Ancak bu konuda bazı kuşkular ve eleştiriler de yok değil.

Ben sorunsalın hak ve özgürlükler boyutuna kuşkucu açıdan yaklaşmak istiyorum.Yaşadığımız hayatta toplumsal ilişkilerin  doğal olarak nasıl ise öyle olduğunu düşünüp sorgulamanın manasız olduğuna inanıyoruz,tıpkı burjuva demokratik nizamı çerçevesinde değerlendirilen  “istenilen coğrafyada yerleşme ve çalışma” ile “mülkiyet edinme özgürlüğünün” olumlu manada özgürlükler olduğuna inanmamız gibi.Ancak bireysel yaşantılarımıza bir süre sonra dönüp baktığımızda sunulmuş pek çok  tercih hakkının yahut  zorunluluğunun özgürlüklerimizi artırmaktan ziyade potansiyelimizin gerçekleşmesine  engel olduğunu görebiliyoruz.

Yerleşme ve çalışma özgürlüğü

İmparatorluklar zamanında nüfusun iskanı devletin çıkarları ve  politikaları doğrultusunda gerçekleşiyordu.Bir toprak parçası üzerindeki nüfus ,o toprağın yerlileri kadar dinsel,etnik asimilasyon politikaları çerçevesinde o toprakta yaşaması istenen halkın zorla  iskan edilmesi ile belirleniyordu.

Ortaçağ serflerinin çalıştıkları toprağı terk etme hakları bilindiği üzere yoktu.Ticaret burjuvasinin ve kentsel yaşam biçiminin ortaya çıkmadığı dönemlerde insanların yer değiştirmek için fazla bir gerekçeleri yoktu.Ne zamanki feodal beyler serf çalıştırmak ve hasat elde etmek yerine doğrudan gelir elde etmek üzere topraklarını kiraya vermeye gittiler ,işsiz ,aç kalan serflerin kentlere göçü başladı.Burada gelişen sanayi tarzı üretim biçimi için emek gücü oldular.Emek gücüne olan ihtiyaç yüzünden ,yani sırf insan hakları denilen meselenin bir anda şuuruna varılması yüzünden değil,  yerleşme ve çalışma özgürlüğü adı altında bireye atfedilen yeni bir hak kavrayışı ortaya çıktı.

Çalışma özgürlüğünün, emekçi sınıf açısından bakıldığında “emeğin pazarda ücret karşılığı kapitaliste kiralanması” anlamına geldiğini biliyoruz.Sanayi devrimi ile birlikte bu pratiğin yaygınlaşması yönündeki eğilim ,monarkın,aristokratın ve ruhban sınıfının kendisi için “etki alanı” yaratma çabasına galebe çaldı.Zira devir burjuvazinin devri olmaya başlamıştı.İngilterede 1648 Cromwell ve 1688 “glorious revelation” denilen kansız devrimler , meşhur 1789 Fransız devrimi ile Almanya ,Avusturya-Macaristan, Fransa, Romanya ve İtalyada gerçekleşen 1848 ayaklanmaları belki halkın ama daha çok da burjuvazinin istediği siyasal düzeni monarşi aleyhine tesis etme kavgasının somut dışavurumlarıdır.Bütün gel gitli süreç boyunca, parlementer sistemlerin tesisi,anayasal düzenlemeler ile liberal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi söz konusu olmuş  bazen de monarşinin lehine düzenlemeler yapılmıştır.Ancak gerçek şudur,kapitalist üretim tarzının verimliliği ,üretim ilişkilerinde söz sahibi olan burjuvazinin siyaseten üstünlüğüne yol açtı.Böylece monarşiler yerine burjuva demokrasileri kuruldu.

Bu gün gelinen noktada burjuvazinin ulusal sınırları aştığını , küresel sermayenin bütün coğrafyalarda egemen güç haline geldiğini görüyoruz.Sermaye ve emek gücü bu gün dünya yüzeyinde sınırsızca hareketli,gayet akışkan bir haldedir.Bu hal sınıfsal konumları göz önüne alınmaksızın tüm insanlar için özgürce istediği coğrafyada  yerleşme ve çalışma imkanı anlamına gelmekte midir? Emekçi kesimin geçinemediği için yahut da toplumsal şuurdan hareketle- genel eğilime uyarak- daha iyi maddi imkanlara kavuşmak adına  doğduğu,ailesinin yaşadığı ,alıştığı toprakları terk etmeye zorlandığı bir rejimin bireysel özgürlüğün teminatı olduğu söylenebilir mi?

Memleketimiz açısından olaya baktığımızda,doğu ve güneydoğu da ağırlıklı olarak yaşayan kürt nüfusun 1960-70 li yıllardan sonra endüstriyel olarak gelişme gösteren batı bölgelerine mobilize olduğunu görüyoruz.Bu nüfus ,yokluk içinde olduğundan endüstrinin ucuz emek gücü olarak burjuvaziye fayda sağlamış ve 1980 sonrası patlayan ihracata dayalı kalkınma modelinin lokomotifi tekstil sektörünün doğmasına vesile olmuştur.Köyden kente göç olgusunun temelinde, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücünün kırsal alandan temini pratiği yatar.

Bahis konusu özgürlüklere böyle bakıldığında, burjuva demokrasilerinde  kimin hangi coğrafyada yerleşip , çalışacağının izlenen istihdam politikaları ile belirlendiği göz önüne alındığında ,ne denli gerçek özgürlük kapsamında değerlendirilebileceği açıklığa kavuşur.

Özel mülk edinme özgürlüğü

Monarşilerin egemen olduğu devirlerde mülk edinebilme hakkı aristokratlara ,ruhban sınıfına yani ayrıcalıklı sınıfa tanınan bir haktı.Serflerin mülk edinebilme hakkı yoktu.Burjuva devrimi ile birlikte mülkiyet hakkı ve hukuku net bir şekilde ortaya  kondu.Hak ve özgürlükler konusunda bu kuşkusuz bir gelişmedir. Ancak herhangi bir birey ,mülk edinebilme imkanına da sahip olduğunda mülk edinebilme hakkına da sahiptir.Tersi ise doğru değildir.Mülk edinebilmesi ile ilgili yasal mevzuatın mevcudiyeti o kişinin bu hakkını kuvveden fiile çevirmesi için yeterli olamaz.Bireylerin eşitsiz ekonomik imkanlara sahip olduğu bir toplumda mülkiyet hakkı teslim edilen fiktif bir hak olmaktan öteye gitmez.Gerçek özgürlük insanın insan gibi yaşama örneğin önce barınma ihtiyacının çözümü ile başlar.

İnsan ilişkilerinde özgür müyüz?

Marksın temel önermesi insanın doğal yahut verili  bir özünün olmadığı,doğada yaşam mücadelesi veren insanın üretim ve yaratım mücadelesi içerisinde yani “toplumsal ilişki”leri çerçevesinde tarihsel –dönemsel- bir karaktere dönüştüğüydü.Bu günde insanlar ile olan tüm ilişkilerimizde üretim ilişkilerinin damgası bulunmakta.Kapitalist toplumun çekirdek kurumu aileden tutunda ,eğitim ve üretim amacı ile bir araya geldiğimiz tüm kurumlarda ,sivil toplum kuruluşlarında ve siyasette ,üretim amaçlı faaliyetler düzlemindeki anlayış  ve güdülenme hakim unsurdur.Bu iddia ,aile,eğitim ve üretim kurumları bağlamında uzun uzadıya tartışılabilir.Hakim unsurun çevresinde “varlığa anlam kazandırma gayreti” gibi yan unsurlardan söz edilebilir.Uzun bir tartışma yapmayı başka bir zamana erteleyip sadece şunu söylemekle yetineceğim.Günümüzün egemen ideolojisi dünyada insan dahil hemen her şeyi meta olarak yani “alınıp, satılma” amacı ile üretilmiş mal ve hizmetler olarak görme eğilimindedir.Bu perspektifte insan da bir metadır.Metalaşmanın Marksist literatürdeki anlamı insanın kendisine,emeğinin ürününe ve ilişkide bulunduğu diğer insanlara “yabancılaşması”dır. İnsanın insanla ilişkisi bir malın ve hizmetin üretilmesi için kurulu bir ilişki ise ,yani üretimsel gaye insanın insanla ilişkisinden daha öte,belirleyici bir gaye ise yabancılaşma kaçınılmazdır.

Bu gün insanlar arası ilişkilerin toplam kalite yönetimi ve halkla ilişkiler üzerinden yaşanması söz konusu olmaktadır.Verilen hizmetin güler yüzle verilmesi gerekir zira rekabet koşullarında firmanın ayakta kalması için müşteriye karşı anlayışlı olmak lazımdır.Bürokrasiyi en aza indirgenmelidir, bürokrasi işe yaramadığından değil ama müşteri bürokrasiden hoşlanmadığından bunu yapmalıyız.Firma içerisinde çalışanlar ilişkilerini asgari düzeyde ve belirli mesafede tutmalıdır zira fazla yakınlaşma iş kalitesini düşürebilir.İnsanların birbirlerine minnet etmesi,gönül borcu duyması ,sevmesi yahut nefret etmesi performansı ,verilen hizmetin kalitesini düşürebilir.Bir patronun işçiye yakın davranması işçinin kaytarması ile sonuçlanabilir.Eğer birkaç gün izin verilirse ,hep izin isteyebilir,erken çıkmasına müsaade edilirse hep çıkar.Emek gücünün verimi ve artı değer sömürüsünün mutlak ve nisbi olarak arzu edilen ölçülerde gerçekleşmesi için emekçi üzerinde sürekli bir kontrol ve baskı mekanizması  işletilmektedir.

Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde emek sömürüsünün doğal sonucu çalışanın  kendisine boş vakit yaratma ve tahakkümden az da olsa “kaytarma” arzusunun filizlenmesidir.Kapitalist tarafından “performans düşüren” bu tür gayretlere baştan engel olabilmek ise kurum içi insani ilişkilerin,kontrol edilebilir, azami ölçülere indirgenmesi ile mümkündür.Bu akıl yürütmeler  gayet rasyoneldir.Gayet tabi modernizmin, rasyonel aklın,”Weber in deyişi ile “aklın demir kafesinin” eseri olan bu fikirlerin , günün sağduyusuna hitap etmesi ve kabul görmesini doğal karşılamak gerekir,ne var ki bu haliyle insani  ilişkilerin yozlaşmasının önüne geçmek de mümkün değil.

Bireylerin statü endişesi içerisine girdikleri günümüz  hayatında iş ilişkileri dışındaki arkadaşlıkların ve aile-akraba çevresindeki ilişkilerin dahi rekabet ve kıskançlık gölgesinden kurtulması mümkün görünmemektedir.

Hukuki özgürlük

Liberal –kapitalist sistem  bireyin hukukunu saklı tutar görünümdedir.Ancak hukuki hakların savunumu bireye bırakıldığından ,emekçi sınıf söz konusu olduğunda karmaşık hukuki sistem karşısındaki bilgisel yetersizlik,danışman ücretinin karşılanamayışı ve zamansızlık , hakların savunusunun gerçekleşememesine yol açmaktadır. Bir yargılama süreci tarafların kendilerini ne ölçüde savunabildikleri ile ilgili süreçtir.Bir tarafın şahsi azmi ve çabası yeterli olmamakta vekalet  profesyonelce yapıldığı ölçüde genellikle davanın kazanılması ile sonuçlanmaktadır.İnsanların karmaşık finansal sistem içerisinde varlıklarını nasıl değerlendirecekleri aslına bakarsanız yüce tanrıya kalmıştır.Mali konularda bilgisi olmayan insan kredi alsa ödeyemeyip evini barkını kaybedebilir,borsaya oynasa dibe vurabilir,gayrı menkul alsa fiyatlar düşebilir.Yatırım alanında başarılı olmak profesyonel yardım almakla kısmen mümkündür.

Sonuç

Burjuva demokrasisi içerisinde zikredilen haklar,17. yy. monarşi dönemine göre kuşkusuz  ileri bir evredir.Ne var ki çağlar boyunca devam eden özgürlük ve eşitlik arayışına yanıt değildir.Demokrasi yurttaşların oy vermek sureti ile temsili yönetime katıldığı rejim şeklidir.Ancak oy vermek için bile sahici seçenekler olması gerekir.Yoğun egemen ideolojik dezenformasyon ,sağduyu adına pazarlanan kapitalist hegemonik görüşler emekçi sınıfın çıkarlarına uygun seçimler yapmasına hatta çıkarlarına uygun bir partinin seçim sathına çıkmasına imkan vermemektedir.Bu iddialar ayrıca inceleme konusu olabilir.Ancak bir sınıfın aleyhine diğer sınıfın lehine kurulmuş demokrasi,hak ve özgürlükler anlayışı insanlık ideallerinden uzak bir noktada olduğumuzu açıkça göstermektedir.Marx’ın da belirttiği gibi , emekçi özgür değilken kapitalist de özgür olamaz.O da sistemin bir parçasıdır ve üzerine düşeni layıkı ile yapmakla mükelleftir.Bu karmaşık süreç içerisinde kazanan taraf,içinde ne yazık ki insani bir unsur barındırmayan “kapitalist mekanik üretim makinesi” gibi durmakta.Bu gayri insani süreci eleştirmek ,önüne geçmek üzerine farklı olanakları araştırmak, kendisini insanlığa karşı sorumlu hisseden ,vicdani açıdan sosyalizm olanağını araştırma gereğini duyan tüm aydınların görevi olmalıdır.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Pazar ekonomisi ve özgürlük-Dr Can Güngen

  1. Süreyya Önal

    Selam Can

    görmediğimizi gösteren, hatırlamadığımızı hatırlatan yazılarınız-paylaşımlarınıza teşekkür ediyorum.

    Sağlıcakla kalın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>