Osmanlıda aydınlanma,çağdaşlaşma sorunu

Osmanlıda çağdaşlaşma

TANZİMAT SONRASI OSMANLI AYDINLARINDA ÇAĞDAŞLAŞMA SORUNU VE ARAYIŞLAR

Yrd.Doç.Dr. İlyas Doğan
ÇAĞDAŞLAŞMA YA DA MODERNLEŞME KAVRAMI
Çağdaşlaşmanın birkaç cümle ile tanımlamanın hiç de kolay olmadığı belirtilmelidir. Çağdaşlaşmayı tanımlamaya çalışırken çoğu zaman buna bir “süreç” olarak yaklaşılmaktadır ve bu sürecin farklı görünüm biçimleri “tasvir” edilerek bir sonuca varmaya çalışılmaktadır. Bu durum batılı ya da doğulu olmakla ya da olmamakla değil, çağdaşlaşmanın çok boyutluluğundan kaynaklanmaktadır. Örneğin Black çağdaşlaşma kavramını “son yüzyılların bilgi patlamasının sonucunda çağlık bir yenileşme sürecinin aldığı dinamik biçim” olarak tanımlamaktadır. Yazar yine kavramı tanımlamak amacıyla “tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma” sürecini çağdaşlaşma olarak nitelemektedir. Yazar, çağdaşlaşma kavramının oluşumunun Avrupa uygarlığı kökenli olduğunun altını kuvvetle çizer. Bu açıdan çağdaşlaşma ilk olarak günümüz anlamında Batı Avrupa’da filizlenmiştir. 19.ve 20.yüzyıllarda bu coğrafyada meydana gelen bu bağlamdaki gelişmeler dünyanın diğer bölgelerini de etki altına almıştır. Bu nedenle “çağdaşlaşma” Black tarafından doğru olarak “sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler”in karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Son nokta Türk çağdaşlaşmasını doğru yorumlamak bakımından da günümüzde elde edilen toplumsal durum dikkate alındığında bir ölçüt olabilecek nitelikte gözükmektedir.

Çağdaş kelimesi köken olarak yakın tarihin bir ürünü olarak nitelenebilir. Buna rağmen kavramın kökenini Ortaçağ Latincesi dönemine kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde “çağdaş” kavramı çeşitli dillerde yaşanan ve geçmişte yaşamış yazarları ayırt etmek için kullanılmaktaydı.

Yedinci yüzyıla gelindiğinde “modernity”(çağdaşlık), “modernizers” (çağdaşlaştırıcılar) ve “modernization”(çağdaşlaş ma) terimlerinin çoğu kez teknik anlamda kullanıldığına rastlanmaktaydı. Öte yandan Shakespeare başta olmak üzere bir çok İngiliz yazar ve düşünürü çağdaş sözcüğünü çoğu zaman “bayağı”, “basmakalıp” anlamında kullanmayı yeğlemişlerdir. İngiliz yazarlar Fransız Devrimini gerçekleştirenleri “çağdaşlaştırıcılar” olarak nitelerken bu sözcüğe negatif bir anlam yükledikleri kuşkusuzdu.
Çağdaşlaşma ya da diğer ifadeyle modernleşme Türk öğretisinde de batılı yazarların düşünceleri ışığında anlamlandırılmıştır. Modernleşme “geleneksel toplumdan modern toplum tipine doğru evrilen bir toplumsal değişim süreci” olarak tanımlanırken modernleşmenin toplumun derinliklerine etki etme özelliğine dikkat çekilmektedir.
Bu açıdan çağdaşlaşma toplumun, evrensel yasalara bağlı bir biçimde “birbirini izleyen ve sonrakinin öncekine oranla daha üstün olduğu aşamalı bir evrim niteliğinde” anlaşılmakta ve temelinde bir “ilerleme fikri”ni barındırmaktadır.
Modernleşmenin gerçekleştiği toplum aynı zamanda modern toplum adını almaktadır. Ya da bu şekilde nitelenmektedir. Modern toplumdan ne anlaşılması gerektiği ise ayrı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak modern toplumu aydınlanma felsefesinin ilkelerine açık, bireyin özgürlüklerinin dış müdahale karşısında garanti altında olduğu, kişi özgürlüklerinde olduğu gibi ekonomide de yarışmacı ve toplumsal faaliyetlerin diğer alanlarında da farklılıklara tahammül edilen, çoğulcu ve aynı zamanda demokratik toplum olarak tanımlamak mümkündür
.
Modernleşme için öğretide bir çok incelemelerde bulunulmuştur.

Örneğin Türköne, modernizmin hem toplumsal yapımıza olan uzaklığına hem de toplumsal yaşamımızla iç içeliğine şöyle dikkat çekmektedir:

“Modernleşme dönemi bir toplumun kendi tarihi değildir. Modernite adını verdiğimiz dış dinamikle harekete geçen toplumlar, aldıkları bu kumaştan kendilerine bir elbise dikmeye çalışırlar. Modernleşme yoluna giren her toplumun kendine has bir terziliği vardır. Neticede her toplumun modernleşmesi “kendine göre”dir”

Bir başka Türk yazarı da Çağdaşlaşmayı “günümüzde geçerli olan değerlerin benimsenmesi, yaşayış tarzına uyum, ilim ve teknolojiye yaratıcı katkıda bulunma” olarak tanımlamaktadır.

Modernleşme konusunda, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, ABD’li sosyal bilimcilerin öncülüğünde toplumsal değişim süreçlerini açıklamada kullanılan bazı temel yaklaşımlar sosyal bilimler alanına egemen olmuştur. Bu yaklaşımların en önemli özelliklerinden biri bilgi kuramı açısından pozitivist,tarih kuramı açısından “ilerlemeci” olmasıdır. Bu iki temel yaklaşım birlikte “modernleşme kuramı”nı oluşturmuştur. Modernleşme kuramı bilhassa Batı uygarlığı dışında kalan toplumlarda meydana gelen değişimleri açıklamakta yararlanılan bir model olarak karşımıza çıkmaktadır.

Çağdaşlaşma bir model olarak ortaya konduğunda aynı zamanda bir ideolojidir. Toplum ve insana ilişkin sorunlara ilişkin bir yaklaşım yöntemidir. Buna tarz da denilebilir. Çadaşlaşma bir değişim sürecidir. Bu süreç bir yönüyle geleneksel toplumun “sanayi toplumuna dönüşme süreci” olarak nitelenmiştir. Ancak durum sadece bununla sınırlı değildir. Bu açıdan konuya yaklaşıldığında Batı tipi “toplumsal-siyasal örgütlenme tarzı”nın ulaşılması gereken bir hedef olarak benimsenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle Batının idealleştirilmesi gündeme gelecektir. Böylece aydınlanma çağı ile birlikte kurumsallaşan kişi özgürlüklerinin ancak bu düşüncelerin yaşam alanı bulduğu Batı toplumlarındaki siyasal ve toplumsal sistemlerin benimsenmesiyle hayata geçebileceği sonucuna ulaşmak kaçınılmazlaşacaktır. Nitekim öğretide Bendix, de genel olarak böyle bir sonuca ulaşmaktadır. Bendix, modernleşmeye anlam olarak teknolojiyi yüklerken bu kavramın “sosyal alanda 18.yüzyıldan sonraki tüm gelişmeleri de” kapsadığını belirtmektedir. Buna göre modernleşme aynı zamanda doğuştan ve statüden gelen ayrıcalıkların ortadan kalkmasını da sağlamaktadır. Böylece modernleşme aynı zamanda vatandaşlar arasında eşit satülerin yaygınlık kazanmasına da hizmet eder.

—-
Yazara göre modernleşme tektir ve Batıda gerçekleşendir. Yeni bir modernleşme olmayacaktır. Bu nedenle modernliği yakalamak isteyen toplumlar Batı toplumlarındaki toplumsal kurumları ve teknolojiyi “izle”mek konumundadırlar.
Tanzimat’a kadar Osmanlı toplumunda günümüz manasında “aydın” tipinden söz edilemeyeceği yönünde öğretide yaygın bir kanaat mevcuttur.
Klasik Osmanlı Toplumunda aydın rolünü üstlenen esas olarak “ulemâ”dır. Ulemanın toplum içindeki rolü Tanzimat sonrası aydınınkinden daha farklıdır. Ulemaya genellikle bir konuda “ne düşündüğü” değil bir konunun “şeriate” uygun olup olmadığı sorulurdu.
Ulema ve düşünme rolü klasik Osmanlı toplum ve devlet sisteminde kısmen yüksek bürokratları oluşturan “kul –yöneticiler” tarafından paylaşılmaktaydı. Hem ulema hem de yüksek yöneticiler bulundukları konumu padişahın lütfuna borçluydular. Oysa II. Mahmut’tan itibaren Batı tarzı yüksek okullardan mezun olan ve bizzat devlet eliyle Avrupa’ya öğrenim görmek üzere gönderilmiş “yeni bürokratlar” yerlerini padişahtan çok başarılarının bir göstergesi olarak “diplomalarına” borçluydular. Bu nedenle ulemaya oranla hükümdar karşısında daha bağımsız bir konumda oldukları söylenebilir. “Kazanılmış” ve “bağımsız statü sahibi” bu yeni “bürokrat”lar kesimi ulemâya oranla ikinci planda değil, daha öndedir ve tavır ve davranışlarıyla yenilikten yanadır.
Hükümdar karşısında eskiye oranla elinde bulundurduğu bağımsızlık konumunu fazla da abartmamak gerekir. Ancak ulemaya oranla yeni bürokrat tipinin elde ettiği konum dönemi için önemli bir gelişme olarak görmek gerekir. Yeni tip bürokratlar -ki onlar aynı zamanda Osmanlı toplumunun aydınlarını oluşturmaktadır,- toplumsal sorunlarla ilgili çıkış yollarını açıklamaya girişirken ulemânın aksine var olan sisteme uygun hale getirmede çok titiz davranma gereği duymamaktadır.
Padişah Abdülmecid’e gelinceye kadar yeniliklerin, modernleşmenin öncülüğünü padişahlar yapmaktaydı. Mustafa Reşit Paşa ile birlikte bu işi daha çok devlet adamları üstlenmişlerdir. Ancak bu durum da 1860’lardan itibaren değişecek ve batılılaşma hareketinin öncülüğünü aydınlar ele alacaklardır. Böylece uzun yıllar toplumu batılılaşma konusunda ikna etmeye uğraşan padişahlar aydınların bu rolü benimsemeleriyle birlikte teorik olarak mutlak olan otoritelerinin sınırlanmasına bile katlanmak zorunda kalacaklardır.

Görünürde klasik Osmanlı “intellicensiyası” genellikle devlet katında görevli veya ekonomik ve siyasal bakımdan güçlü, “nüfuzlu” kimselerdir. Ancak Tanzimat’tan sonra girilen değişim ve modernleşme sürecinin bir sonucu olarak temelde yine devlet görevlisi veya mali ve siyasal bakımdan güçlü kimselerden oluşmakla beraber, memur-aydın tipi ile ulemanın artık yolları önemli ölçüde ayrılmıştır. Bir başka deyişle memur- aydın ile ulema batılılaşma, laikleşme konusunda artık ayrı düşünür olmuşlardır. Memur- aydınlar Batıdan aldığı düşünce kalıpları ışığında artık olaylara yaklaşmaktadırlar. Tanzimat döneminde aydın sayılmakta kriter olarak kullandığımız kritik düşünce ya da kritik söylem uzun süre devlet memuru olarak çalışan bürokratlarca geliştirilmiştir.

Örneğin Şinasi önce memurluk yapmış daha sonra aydınlığı memurluğa tercih etmiş, gazeteler çıkararak toplumu eleştirme görevini daha da ileri götürmüştür. Şinasi’nin çıkardığı (1862) Tasvir-i Efkar gazetesi kritik söylemin egemen olduğu bir yayın organı olarak nitelenmektedir.

Aydın niteliği Osmanlı Toplumunda 19.yy. boyunca kümülatif olarak değişime uğramıştır. Bu değişim bir bakıma fikir stiliyle ilgilidir. Bir bakıma da fikirlerin içeriğiyle ilgilidir. Yani artık Osmanlı aydını da toplumsal konulara eleştirel yaklaşmaya başlamıştır. Artık Osmanlı aydını da bilime alabildiğine güvenmektedir ve tarihin aynı zamanda bir “ilerleme” olduğu kanısını paylaşmaktadır. Ama yine de Osmanlı aydını ile Batı aydını arasında çok önemli farklar mevcudiyetini sürdürmektedir. İlerleme “terakki” konusunda Yeni Osmanlılar olsun Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydınlar olsun ortak bir kanıya sahiptiler

Yukarıda da ifade edildiği gibi Osmanlı Toplumunda aydından söz edilirken aslında devletin maaşlı memurlarından oluşan bir grup memur kastedilir. Onların “arkalarında uzun bir siyasal düşün ve örgütlenme geleneği yoktu.” Ama bu aydın grubu çağdaşlaşma arayışlarıyla birlikte kendini mensubu olduğu toplumu “gözleme, eleştirme ve geleceği programlama” konumunda buldu. Aşağıda ele alınacak olan Tanzimat’ın gerçekleşmesinde yüksek bürokratların yeri, Yeni Osmanlı grubuna dahil aydınlar ve Genç Türk akımı bu temel düşüncenin doğruluğunu gösterecektir.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>