Etken ve edilgen yoksayıcılık (nihilizm) nedir?

Yoksayıcılık nedir?

Yoksayıcılık (nihillzm) İng.. nihilism; Fr. nihilisme; Alm. nihilismus

Kökence Latince’deki hiçbir şeyin varolmadığı anlamında hiçlik bildiren nihil sözcüğünden türetilmiş, insan varoluşunu, bilgiyi, değerleri bütünüyle yoksayan, şeyler arasında anlamlı ya da yararlı birtakım ayrımlar yapmanın gereksiz olduğunu düşünen, bütün değerlerin temelsiz olduğunu, hiçbir şeyin ilkece bilinmesinin ya da iletilmesinin olanaklı olmadığım savunan felsefe anlayışı.
—-

Latince’deki nihil sözcüğünün eylem hali anhillate ise hiçbir şey ortaya koymamak, yaratılmış olanları ise bütünüyle yıkmak anlamına gelmektedir. Yoksayıcılık terimi çoğu yerde, varoluşu hiçbir durumda evetlemeyen sonuna dek götürülmüş “kötümserlik” ile “kuşkuculuk” anlayışlarıyla yan yana konarak ele alınmaktadır. Gerçek bir yoksayıcı bu anlamda hiçbir şeye inanmayan, varolan hiçbir şeye karşı içtenlikle bağlılık duymayan, yıkıp dökmek dışında yaşamda başka bir amaç tanımayan bir kimsedir.

    Savundukları temel görüşlere bakarak, en genel anlamda birbirinden değişik dört ayrı yoksaycılık türü bulunduğu söylenebilir. Bunlardan ilki,

  • düşünce ile varoluşun ya belli yönleriyle ya da bütünüyle olumsuzlanarak yadsınmasını savunan felsefece yoksayıcılık,
  • ikincisi, ahlaksal yargıları temellendirmeye ya da eleştirmeye olanak tanıyacak herhangi türden saltık bir dayanağın bulunmadığı, bütün ahlak ilkelerinin özünde öznel duyguların, seçimlerin ya da tercihlerin anlatımlarından öte bir değerleri olmadığı, iyi ile kötü değerlerinin her durumda ya toplumsal ya da duygusal kökenli oldukları düşüncesi üstüne kurulu ahlaksal yoksayıcılık;
  • üçüncüsü, bilgi savlarının temellendirilerek olurlanmalarına olduğu denli çürütülerek olumsuzlanmalarına da bütünüyle karşı çıkan, evrensel doğruların bulunmamasından ötürü bütün her şeyi açıklayacak temel bir dayanak aramanın da yersiz olduğunu düşünen bilgikuramsal yoksaycılık;
  • dördüncüsü, gelecekteki olası bir iyileşme adına bütün siyasal kurum ve yapıların ekonomik, toplumsal, kültürel bütün destekleriyle yıkılmalarının doğruluğunu sonuna dek savunan, ama çoğu durumda onların yerine neyin konacağını açıklamadan bırakan siyasal yoksayıcılıktır..
Bu belli başlı dört yoksayıcılık türü dışında, genelde evren ile doğanın daha özeldeyse içinde olanlarla birlikte bütün bir dünyanın kavranıp bilinebilir olduğu düşüncesini bütünüyle yadsıyan kozmik yoksayıcılık ile insan yaşamının anlamsız, boş, belli bir amaçtan yoksun olduğunun, dünyanın daha çok ölümü bekleyerek vakit doldurulan bir can sıkıntısı alanı olarak görüldüğü varoluşçu yoksayıcılık öteki iki önemli yoksayıcılık türüdür.

Bu ve bunun gibi değişik yoksayıcılık anlayışları Eski Yunan’dan bu yana kimileyin birinin kimileyin ötekinin daha öne çıkması biçiminde hep dolaşımda bulunmuş olsalar da, günümüzde yalnızca felsefe bağlamlarında değil öteki birçok bağlamda da yoksayıcılık denince en çok varoluşçu yoksayıcılığın anlaşıldığı görülmektedir.

Felsefe tarihine bakıldığında yoksayıcılıkla en çok benzerlik taşıyan ilk felsefe anlayışının kuşkuculuk olduğu görülmektedir. Nitekim Eskiçağ Kuşkucuları, şaşmaz bir kesinlik olduğu yönündeki egemen felsefe tasarımını yadsımalarına bağlı olarak geleneksel doğruların temellendirilebilirliklerine bütün bütün karşı çıkarlarken yoksayıcılarla aynı yoldan yürtümektedirler.

Sözgelimi, M.Ö. yaklaşık 371 ile 322 yılları arasında yaşadığı sanılan Demosthenes, “her insan neye inanmak istiyorsa ona inanır” yollu düşüncesiyle bilginin nesnelliğinden söz edilemeyeceğini, varolan bütün bilgilerin insan öznesine bağımlılığını açıklıkla dile getirmektedir. [/b]Sonuna dek götürülmüş kuşkuculuğun bu anlamda, bilgi ile doğruluk olanağını bütün bütün yadsıyan “bilgikuramsal yoksayıcılık” ile örtüştüğü söylenebilir.
——-

Günümüzde bu yoksayıcılık biçimi kimileyin “postmodern temeldencilik karşıtlığı” ile bir tutularak anlaşılmaktadır. ”Yoksayıcılık” teriminin alabildiğine değişik anlamlı kullanımlarına, XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın başları Avrupası’nın felsefe, tanrıbilim, siyaset ve yazın yapıtlarında giderek daha artan bir oranda karşılaşılmaktadır. Söz konusu dönem boyunca, yoksayıcılık terimi kimileyin ne bilgi için ne de ahlak için sağlam dayanaklar bulunamayacağı, yaşama belli bir anlam ve değer yüklenemeyeceği, varolmanın dipsiz, hiçbir umut ışığının görünmediği karanlık bir çukura düşmüş olmaktan farksız olduğu, bu çukurdan şöyle ya da böyle bir çıkış bulmanın olanaklı olmadığı yollu savları içermesi nedeniyle çoğunluk “tanrıtanımazlıkla”, kimileyin de önceden olduğu gibi kuşkuculukla neredeyse bir tutulmaktadır.

Ayrıca bu aynı dönem boyunca yoksayıcılık:, özellikle nesnel, özneden bağımsız bir kendinde şeyler alanının bilinebilirliğini bütünüyle yadsıyan, bütün bilginin deneyimlenmiş nesneler üzerinden zihin tarafından kurulmuş yapıntılar olduğunu savunan Kant’ın eleştirel felsefesine şiddetle karşı çıkan idealistlerin gözünde öncelikle savaşılması gereken bir konumdur.

Bununla birlikte, varolan siyasal ve toplumsal düzeni yıkarak vakit yitirmeden devrim yapmayı tasarlayan dönemin sosyalistleri ile anarşistlerinin gözünde de devrim düşüncesinin kendisini anlamsız bir çaba olarak görüp gösteren yoksayıcılık anlayışı, tez elden bir an önce çürütülmesi gereken son derece tehlikeli bir felsefe konumudur.
——

Çoğunluk kötücül ya da olumsuz yan anlamlarının hep ön planda olduğu bu tür yerleşik kullanımlarına karşı “yoksayıcılık” teriminin bir yanda iki büyük Rus romancısı Ivan Turgenyev ile Fyodor Dostoyevski’nin yapıtlarının, öbür yanda büyük Alman fılozofu Friedrich Nietzsche’nin düşüncelerinin etkisiyle geniş bir kullanım alanı bulduğu görülmektedir. Geleneksel yoksayıcılık anlayışını kötücül anlamlarından kurtarmaya yönelik bu yeni açılım 1870′lerden başlayarak XX. yüzyılın ortalarına gelene dek büyük bir ivme kazanmıştır. Nitekim XIX. yüzyılın başlarında Friedrich Jacobi’nin aşkınsal idealizmi olumsuz bir anlamda nitelemek amacıyla kullandığı yoksayıcılık sözcüğü Rus romancısı Ivan Turgenyev’ in Babalar ile Oğulllar başlıklı yapıtında içi boş sığkafalı bilimciliği yerden yere vurmak amacıyla kullanılışından sonra son derece büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Turgenyev’in ünlü romam Babalar ve Oğular’ın (1862) ana kişilerinden Bazarov yapıtın bir yerinde bir yoksayıcı olarak yoksayıcılığın doğruluğunu kendine şöyle tanıtlamaktadır: “yararlı olduğunu açıkça gördüğün doğrultusunda eyleme geç. Şu an için yarar getirecek bir şey varsa o da olumsuzlamaktır… her şeyi baştan aşağı yadsımak.” Bazarov kişiliğinde Turgenyev’in dillendirdiği yoksayıcılık anlayışı dönemin Rusyası’nda çok geçmeden başta devrimci gruplar olmak üzere çok geniş bir yandaş kitlesi toplarken, buna karşı varolan dinsel ve siyasal kurumların savunucularınca çok ağır bir dille kıyasıya suçlanıp eleştirilmiştir. Yoksayıcılık, “Ekim Devrimi’nin Mayalanma Süreci” diye anılan 1860 ile 1917 yılları arası Rusyası’nda büyük ölçüde devletin, kilisenin, ailenin yetkesini yadsıma amacıyla ortaya çıkmış, ama tam anlamıyla olgunlaşmamış gelişim halindeki devrimci hareketle birlikte anılır olmuştur. Dönemin anarşist önderi Mihail Bakunin daha ilk yazılarında, o ünlü yakarışa varan dileğini yoksayıcılık ile özdeşleştirerek dile getirmektedir: “Gelin kendimizi sırf yıkıp yok ettiği için bütün yaşamın bengisel anlamda tek yaratıcı kaynağı olan bengisel tinin güvenli kollarına bırakalım, çünkü yıkma tutkusu aynı zamanda yaratma tutkusudur.”

Sözcülüğünü büyük ölçüde Bakunin’in yaptığı söz konusu devrimci hareket, en yüksek amaç olarak gördüğü bireysel özgürlüğün tek kaynağının usçuluk ile maddeciliğe dayalı toplumsal bir düzenleme olduğunu savunmaktadır. Yoksayıcılar, özgürlük önündeki en büyük engel olarak gördükleri Tanrı ile dinsel yetkenin varlığını hiçbir biçimde tanımayarak, sonuna dek götürülmüş bir maddecilik adına insanın tinsel bir özü olduğu düşüncesini bütünüyle yadsımışlardır. Ne var ki Rusya’daki bu hareket yıkma, yok etme, anarşi düşüncelerinin felsefi içeriklerinin boşaltılmasıyla giderek başlangıçtaki gerçek özünden uzaklaşarak yozlaşmış, salt terörist bir siyasal grup olarak bir süre daha varlığını sürdürebildikten sonra gözden kaybolmuştur. Öte yanda Dostoyevski, uslanmaz denilen türden tam bir yoksayıcılık araştırmacısıdır. Konuyla ilgili öteki önemli yapıtları bir yana özellikle Ecinniler (1871-72) başlığını taşıyan romanı, aralarından ikisinin kendilerini kendi elleriyle öldüren, öbürününse yakın yoldaşlarının elinde ölen üç yakın arkadaştan kurulu küçük bir yoksayıcı topluluğun yaşayışını olağanüstü bir güzellikte sunmaktadır. Varoluşları boş ve ümitsizdir;

Dostoyevksi bu durumu Tanrı’ya olan inançlarını bütünüyle yitirmiş olmalarına bağlayarak artık yapmaları gereken tek şeyin hak etmedikleri halde kendilerini Tanrı’nın saltık özgürlüğüne bırakmak olduğunu belirtmektedir.
—–

Oysa ki bu yakın arkadaşların kendi özgürlükleri, belli bir dava yolundan, yasadan ya da normdan yoksun olduğu için saçma bir özgürlüktür. Yaşadıkları yoksayıcılık kaçınılmaz olarak yaşamlarını viraneye döndürerek, bir hiç uğruna ölüme gitmelerinin yolunu hazırlamıştır.

Yazın yaşamının çok büyük bir kesimini tanrıtanımazlık nedeniyle yıkılıp giden yaşamlar izleğini işlemeye adayan Dostoyevski’nin yapıtlarının, yoksayıcılık anlayışının yeni düşünsel açılımlar kazanmasında son derece önemli bir yeri vardır.
——-

1883 ile 1888 yılları arasında yazıya aldığı, ancak daha sonraları 1901 yılında Erk İstenci başlığıyla ölümünden sonra yayımlanmış notlarında Nietzsche, Avrupa kültüründe “yoksayıcılığın ortaya çıkışı”nı son derece tehlikeli, adeta baş-belası bir salgın hastalık olarak niteledikten sonra, kültürün dört bir köşesinde, hemen her yerde karşılaşmanın olanaklı olduğunu söylediği yoksayıcılığı çeşitli belirtileriyle birlikte enine boyuna irdelemektedir.

Nietzsche yaşanan yoksayıcılığın başlıca nedenini, Hıristiyanlığın geçmişte taşıdığı özgün anlamı yitirerek, Tanrı’ya duyulan inancın sahicilik zemininin yıkılmış olmasına bağlamaktadır.

Nitekim Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişinde en iyi anlatımını bulan bu önü alınamaz süreç, insanlığın varoluş karşısında belli amaçlardan ve değerlerden yoksun kalarak boşluğa doğru sürüklenmekte oluşuna eşdeğerdir. Nietzsche, yaşanan bu değerlerin çürüyüp kokuşması süreci karşısında son derece olağandışı bir yoksayıcılık açıklaması getirmektedir. Bu bağlamda Nietzsche ünlü yoksayıcılık duyurusunda, yoksayıcılığı insanlık için en son fırsat olarak temellendirerek, bu fırsatın en son fırsat olduğunun bilinerek en iyi biçimde kullanılmasına önemle dikkat çekmektedir. Nietzsche değerler değer olmaktalıklarını bütün bütün yitirmişlerken hala birtakım göksel, tanrısal, kutsal ya kutlu ülkülere başvurarak yaşamayı sürdürmenin yaşanan yoksayıcılığı daha da ağırlaştırmaktan öte bir anlam taşımadığını, bir anlamda böyle bir. yoksayıcılıkla yaşamayı sanki böyle bir şey hiç olmamışçasına sürdürmenin yoksayıcılığın kendisinden daha da tehlikeli olduğunu bildirmektedir. Nietzsche’nin yoksayıcılık gerçeğini kavramaya yönelik. olarak sunduğu çözümlemeyi daha iyi anlamak bakımından şöyle bir benzetmeden yararlanılabilir. Nasıl ki yıkık dökük bir binayı onarmaya çalışmak, binayı önce tümden yıkıp sonra yeniden yapmaya koyulmaktan çok daha güçse, Nietzsche’ye göre ağır hasar almış değerleri onararak yoksayıcılığı iyileştirmeye çalışmak, yaşanan genel yoksayıcılık durumunu daha da ağırlaştırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Buna bağlı olarak Nietzsche, yoksayıcılıktan kurtulmanın olanaklı tek yolunun yaşanan yoksayıcılığı sonuna dek götürmekten geçtiğini, yani varolan bütün değer yapılarını baştan aşağı yıkmakla ancak olanaklı olduğunu savunmaktadır. Bir başka deyişle, yoksayıcılığın sonuna dek nasıl götürüleceğinin yanıtı, doğrudan “değerlerin yeni baştan değerlendirilmesi” izlencesinin eksiksiz ve etkinlikle yaşama geçirilmesinde yatmaktadır. Nietzsche, kendi içinde açmaz oluşturacak bir biçimde, yoksayıcılığın kendisini yoksayıcılığı ortadan kaldırmak amacıyla kullanmayı önerirken, bu işin altından kalkılabilmesi için iki ayn “ben yordamı”nın (yönteminin) varlığından söz etmektedir. Bunlardan ilki sonuna dek götürülmüş kötümserlik olarak yaşanan edilgin yoksayıcılık konumuyken, buna karşı ikincisi yoksayıcılığın kendisinin.araç olarak kullanılıp kendisinden kurtulunmak amacıyla yaşanan etkin yoksayıcılık konumudur. Edilgen yoksayıcılığın tarihteki en üst noktasının Schopenhauer’un kötümserlik yaşantısı üstüne kurulu felsefesi olduğunu belirten Nietzsche, değerlerin yeni baştan değerlendirilmesiyle yoksayıcılığın sonuna dek taşınarak kendisini kendiliğinden çözüştürmesinin ancak etkin yoksayıcılarca başarılabilecek bir ödev olduğunu öne sürmektedir.

——–

Nietzsche’nin “perspektivizm” (bakışaçısıcılık) diye de anılan yaklaşımına göre, bizim yüklediklerimiz dışında dünyanın kendisinde nesnel bir düzen ya da saltık bir yapı yoktur.

Nitekim “doğruluk belli türden bir insan tipinin kendisinden asla vazgeçemediği bir dürtüdür” derken Nietzsche, filozofların hiçbir sorgulamadan geçirmeden araştırmaya başladıkları kesinliklerin varlığını yadsıdığı gibi, filozofları da hastalıklı bir dürtünün egemenliğine boyıın eğmiş insanlar olarak nitelemektedir. Nietzsche’ nin son derece etkileyici yoksayıcılık açıklamasında yer alan “değerlerin yıkımı”, “kozmik amaçsızlık”, “Tann’nın ölümü” gibi izlekler yalnızca kendinden sonraki felsefeciler için değil, başta sanatçılar ile toplum eleştiricileri olmak üzere kültürün hemen her dalından araştırmacılara büyük bir esin kaynağı olagelmiştir.

Özellikle Nietzsche’nin yoksayıcılığa ilişkin çözümlemelerinin Oswald Spengler’in 1926 yılında yayımlanmış “Batının Batışı” adlı son derece önemli kültür tarihi okuması üzerinde derin etkilerde bulunmuş olması ayrıca önemlidir.

    Spengler’in kültürlerin tarihinde yaptığı yoksayıcılık soruşturmasına göre, geçmişi yüzyıllarla anlatılan dinsel, sanatsal ve siyasal geleneklerin giderek güçten düşmeleri birbirinden değişik en az üç ayn yoksayıcı karakterinin doğmasına yol açmıştır:

  • (i) idealleri parçalayıp yok eden “Faustçu yoksayıcı”;
  • (ii) önündeki yıkılmış enkazı, devrilmiş değer yapılarının yıkıntısını kayıtsızca izlemekle yetinen “Apolloncu yoksayıcı”;
  • (iii) bütün enkaz yıkıntılarını kendisinden atan “Hintli yoksayıcı”.

Değer enkazlarının atılması düşüncesinin daha çok gerçekliğin olumsuzlanarak bu duruma katlanılması bağlamında Doğu dinlerinin çileciliğinin yoksayıcılık yorumu olduğunu belirten Spengler, Batı’nın ise yoksayıcılık bağlamında daha çok yaşamı olumlayan Epikurosçuluk ya da Stoacılık yönelimli bir yoksayıcılık anlayışından yürüdüğü saptamasında bulunmaktadır. Bu son derece önemli yapıtında Spengler, bu üç yoksayıcılık biçimiyle Batı uygarlığımn bilgikuramsal yetkesi ile varlıkbilgisel temellerinin altının iyiden iyiye oyulduğunu, yoksayıcılık. sürecinden geçmekte olan Batı’nın önü alınamaz bir çürümenin çok ileri bir aşamasına geldiği sonucuna varmaktadır. Yine bu aynı sonuç bağlamında bir başka önemli Alman düşünürü Heidegger 1927 yılında, yoksayıcılığın alttan alta, gizliden gizliye dal budak saran birtakım örtük biçimlerle Batılı insanın “doğal durumu” konumuna çok daha önceleri geldiği gözleminde bulunmaktadır.

Önemli yoksayıcılık türlerinin başında gelen kozmik yoksayıcılığın en keskin biçimi, evrenin hiçbir türden düşünce, ilke ya da temel doğrultusunda kavranamayacağını savunmaktadır.

Bu yoksayıcılık anlayışının savunucularına göre, evren belli bir erekten yoksun olarak kendi başına evrilmekte olduğundan belli bir ussal yapı sergilemeyen bu gidişatı birtakım insan amaçlan, değerleri ya da tasarıları doğrultusunda anlamlandırmaya çalışmak son derece içi boş bir girişimdir.
——————–

nihilizm

Dolayısıyla kozmik yoksayıcılık anlayışında, başta doğa bilimlerinde gerçekleştirilenler olmak üzere bütün bilme etkinlikleri daha baştan başarısız olmaya yazgılıdırlar. Dünyada değerli ya da anlamlı olduğu düşünülen her ne varsa, insanların bilinçdışı dürtüleri ile duygulanımlanndan, en önemlisi de olması istediklerine ilişkin tasarımlarından başka bir şey değildir, çünkü bütün bu bilinçdışı yansıtmaların ussal yolla temellendirilebilecekleri ne bir ilke ne doğaüstü bir güç ne de metafizik bir dayanak bulunmaktadır.

İnsan anlayışına ilişkin bu toptan yabancılaşmanın en iyi anlatımı, dünyayı insan kavrayışına açık birtakım nesnel anlamlar barındıran kendi içinde düzenli bir yapı olarak görmek yerine, ancak metafizik bir kaos olarak dünyaya bakılması gerektiğini öne süren Alman düşünürü Max Stirner (1805-1856) eliyle sunulmaktadır. Bu benimsenmesi son derece güç sonucun, dünya denenin birbirleriyle kavranabilir ilişkiler sergilemeyen kendine yeter kendilikler birlikteliği olarak düşünüldüğü “sonuna dek götürülmüş adcılık” yaklaşımından doğal olarak çıktığı söylenebilir. Değerler sorununa gelindiğindeyse,

Stirner’in adcılığının son çözümlemede önerdiği, özetle, herkesin kendi başının çaresine bakmasının savunulduğu son derece keskin “bencilik” yaklaşımıyla öne çıkan bir yaşam felsefesidir.

Bireyler, dünya denen kaotik uzamda birbirinden sözcüğün tam anlamıyla yalıtık yaşamaktadırlar. Böyle bir dünyada yapılacak bir şey varsa, o da insanların kendilerinden hoşnutluklarını olabildiğince yüksek bir düzeyde tutarak, başkalarından haz adına alabileceklerinin en çoğunu almaya çalışmalarıdır. Stirner dizgeci felsefeye karşı çıkmasıyla, bütün saltıklıklan reddetmesiyle, her türden soyut kavramın doğruluğunu yadsımasıyla önemli yoksayıcı felsefeciler arasında da anılmaktadır. Stirner için ortaya konulabilecek tek yasa bireysel özgürlüğün gerçekleştirilmesidir; bu yüzden her durumda özgürlüğü kaçınılmaz olarak kısıtlayan devletin yıkılması zorunludur. Devletin baskıcı yönetimi dışında, özgürlüğün önünde daha pek çok engel olduğunu belirten Stirner, son çözümlemede varoluşun herkesin bütün her şeye karşı verdiği sonsuz bir savaş olduğunu ileri sürmektedir. Stirner, bu son görüşleriyle siyasal yoksayıcılığın da önde gelen adlarından biri olarak gösterilmektedir.

Stirner’in yaklaşımına çok benzer bir kozmik yoksayıcılık. anlayışı Fransız varoluşçu düşünürü Sartre’ın 1938′de yayınladığı Bulantı adlı romanının baş kişisi Antoine Roquentin’in somut yaşamı üzerinden gidilerek ortaya konmaktadır.

Roquentin’in kendisine ilişkin yaptığı en büyük buluş, “açıklamalar ile ussallaştırmaların dünyasının varoluş dünyasıyla uzaktan yakından bir ilintisinin bulunmadığıdır”. İnsanların tasarımları, kavramları, betimlemeleri, en önemlisi de bunlara yükledikleri değerler bir yanda, bizden bağımsız işleyen bütün olmaktalığıyla dünya öbür yanda olmak üzere bu ikilinin tam ortasında aralarında ne yapılırsa yapılsın kapanılması olanaklı olmayan derin bir uçurum bulunmaktadır.
——-

Aralıksız, durmadan yaşadığı “bulantı” deneyimi açısından bakıldığında, Roquentin dünyayı hiçbir özelliği ve güzelliği olmayan, zihin yoluyla kavranması olanaksız bir sıkımlık bir diş macunu ya da bir süre akıp gittikten sonra gözden yitip kaybolan anlamsız bir akıntı gibi algılamaktadır. Sartre’ın kozmik yoksayıcılık tasarımına oldukça yakın bir başka yoksayıcılık betimlemesi de bir başka Fransız varoluşçusu Albert Camus’nün Sisyphos Söyleni (1942) başlıklı kitabında sunulmaktadır.

Bu betimlemede dünyanın en gerçek özellikleri saçmalığı, boşluğu, usdışılığı, bunlardan da önemlisi içinden bir türlü çıkılamayan kesif bir can sıkıntısı yaşantısına yol açıyor olmasıdır.

Camus’nün yoksayıcılığında dünya kendisini anlamak tutkusuyla, kendisini evinde duyumsamak isteğiyle yola çıkan bütün insan çabalarına karşı alabildiğine duyarsız kalmayı başaran bir katılık sergilemektedir.

Hiç kuşkusuz Schopenhauer, dünyanın değerden yoksunluğu düşüncesi bağlamında daha XIX. yüzyılda bu yarı felsefeci yarı romancı düşünürlerden çok daha ilerilere giderek, yoksayıcılık yaşantısının çok daha derinlerinden seslenmektedir. 1818 yılında yazımını bitirdiği İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adını taşıyan, çoklarının gözünde başyapıtı olarak görülen kitabında, evrenin kör bir istençle yönetildiğini, bu istencin de iyi ile kötü değerleriyle uzaktan yakından ilintisi olmayan ne yapacağını bilmez bir enerji içerdiğini söylemektedir. Schopenhauer’a göre, daha çok düş kırıklığı, daha çok doyumsuzluk doğurmaktan öte bir yere götürmeyen olabildiğince çok haz peşinde koşmak yerine, alınacak olası bütün hazlarıyla birlikte yaşamı olumsuzlayarak olabildiğince az acı yaşamanın peşinde koşmak, böyle bir dünyada akıllı insanın yürüyeceği en anlamlı yoldur.

Kozmik yoksayıcılığın görece ılımlı bir biçimi dünyayı bilimsel anlamaya bütünüyle açık olarak tanımlarken, aynı dünyaya normatif anlamda bir bilgi, değer ya da önem yüklenmesine karşı çıkmaktadır. Bu bakışa göre, evrenin gerçek yüzü ancak doğa bilimleri yoluyla o da belli ölçülerde bütünüyle betimleyici terimlerle anlaşılabilir. Olgusal ilkelere ya da yasalara dayandırılmış açıklamaların evreni anlaşılır kılmasına olanak olmadığını savunan bu yumuşatılmış kozmik yoksayıcılık, insan yaşamını yakından ilgilendirdiği düşünülen etik, estetik, dinsel değerler ile ilgilereyse kapıyı bütünüyle kapalı tutmaktadır. Öte yanda Fransız biyokimyacı Jacques Monod, 1970 yılında çıkardığı Rastlantı ile Zorunluluk adlı kitabında, bilimin insanlığa duyurduğu en önemli iletinin, evrenin bütünüyle nesnel bir biçimde resmedildiği bir resimde dolaşımdaki yıkık dökük değerleri, dünyanın dipsiz boşluğuna atarak havaya karıştırıp yok etmek olduğunu ileri sürmektedir.

Bu bağlamda Monod’ ya göre insanlar için yürünecek en anlamlı yaşam yolu, hep yabancısı oldukları bir dünyanın kıyılarında gezinmeyi kabullenerek, umutlarla ya da temelsiz beklentilerle yaşamaya son vererek bunların er ya da geç yol açtığı düş kırıklıklarını da ortadan kaldırmaktan geçer.

Monod’ ya göre acıların, en önemlisi de işlenecek yeni varoluş suçlarının önüne geçmenin bir başka yolu yoktur.

Kuşkusuz varoluşçu yoksayıcılığın en uç savunucuları arasında Rumen felsefeci E. M. Cioran başı çekmektedir. “Çürümenin Kısa Bir Tarihi” (1949) başlıklı yapıtında Cioran, pek çoğumuzun yaşamlarımızı sorunsuz kılacağını öngördüğümüz her şeyin üstünde bulunan bir kesinlik arayışıyla bu yaşamları boş yere geçirdiğimizi belirterek, yaşamın hiçbir anlamı olmadığını dolayısıyla da bu tür bir kesinlik alanına ulaşmanın söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Cioran uygarlıkların, felsefelerin, dinlerin kültürlerin tarihinde doğruluk adına ortaya çıkmış ne varsa, hepsinin de bu kaçınılmaz gerçeğin üstünü örtmekten, dikkatimizi bu gerçekten başka yerlere çekmekten başka bir amaç gütmediklerine parmak basmaktadır. Ayrıca Schopenhauer’a karşı Cioran, “hastalıkla”, “utançla” , “ilençle” kendimize boştan yere işkence etmememiz gerektiğini dile getirerek, bütün hepimizin de vakit yitirmeksizin bir an önce yaşamın saçmalığıyla en tutarlı ilişkiye geçme biçimi intiharla canımıza kıymamız gerektiğini savunmaktadır. Cioran, sorgulayıcı bir zihnin er ya da geç, öyle ya da böyle insanı huzura çıkaracağı beklentisinin hiçbir temeli olmadığını kesinledikten sonra, ancak sığ dünyalarda yanılsamalar içinde yaşayanların kendilerine acı vermeden yaşayabilir olduklarını ileri sürmektedir.

Yoksayıcılık, felsefe tarihinde çoğunluk sonuna dek götürülmüş kuşkuculuk ile görecilik anlayışları doğrultusunda tartışılagelmiş olsa da XX. yüzyılın çok büyük bir kısmında yaşamın bütünüyle anlamsız olduğunu savunan, varoluşçu felsefenin ağır bastığı bir düşünsel konumla bir tutulur olmuştur. Bu anlamda varoluşçu yoksayıcılık dünyanın belli bir anlamdan ve amaçtan yoksun olduğu savından başlayarak, gerçekleştirilen bütün eylemlerin, yaşanan bütün acıların, duyulan bütün duyguların kesinlikle anlamsız, saçma, boş ve değersiz oldukları sonucuna varmaktadır. Karanlık Yan: Yaşamın Boşunalığı Üstüne Düşünceler (1994) adlı kitabında Alan Pratt, varoluşçu yoksayıcılığın kimileyin falan biçim altında kimileyinse filan biçim altında Batı düşüncesinin derinlerinde en başından beri etkinlikle dolaşımda olduğunu açıklıkla göstermektedir. Sözgelimi bu anlamda, uslanmaz kuşkuculuğu nedeniyle felsefe tarihinde çoğunluk “Karanlık” diye anılan Empedokles’in “ölümlülerin dünyası çok çok, olsa olsa hiç yaşamamış bir şeyin dünyasıdır” sözünde varoluşçu yoksayıcılık ile bir tutulan sonuna dek taşınmış kötümserliğin gövdelendiği götülmektedir. Eskiçağda, bu denli derin bir kötümserlik felsefesi en üst noktasına Hegesis ile ulaşmıştır. Yaşamın verdiği hazlar karşısında katlanılmak durumunda kalınan acıların çok daha fazla olmasından ötürü, insanın yaşamının hiçbir bölümünde mutlu olmasının söz konusu olmadığını ileri süren Hegesis, böyle bir dünyada yapılması anlamlı bir şey varsa onun da insaın kendi canına kıyması olduğunu söylemektedir. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra Rönesans döneminde Wılliam Shakespeare, varoluşçu yoksayıcılığın yaşama bakışını Macbeth adlı o ünlü yapıtında ölümsüzleştirmiştir.

XX. yüzyıl felsefelerine dönüldüğünde, özellikle 1940 ile 1950 yıllar arası Fransası’nda tanrıtanımazcı varoluşçuluk akımının sıradan insanların yaşamlarına varoluşçu yoksayıcılığı soktuğu görülmektedir. Ancak bu bağlamda kimileyin yoksayıcılığın felsefi öneminin ıskalanarak ayak altına düşecek denli popülerleşmiş olması da bir gerçektir.

Özellikle Jean Paul Sartre’ın varoluşçuluk için bir hayli belirleyici olmuş “Varoluşçuluk bir insancılıktır” adlı yapıtında dile getirdiği “varoluş özden (yani varlıktan) önce gelir” savsözüyle, olmuş bitmiş belli bir özsel ben tasarımı üstüne insan doğasını bina etmenin olanaksızlığını açıkça kesinlemiş olmasına bağlı olarak, insan yaşamının belli bir dayanak ya da temel doğrultusunda kavranılamazlığı düşüncesi son derece büyük bir yankı uyandırmıştır.
——

Yanılsamalardan kurtulunduğu vakit, yaşamın hiçlikten başka bir şey ortaya koymadığı açıklıkla görülecek, hiçliğin hem saltık anlamda bir özgürlüğe ulaşmanın gerçek tek yolu olduğu hem de bu özgürlüğün gerçekleştirilmesi için geçilmesi gereken varoluş kaygısı ile yaşam korkusunun da ana kaynağı olduğunun farkına varılacaktır. Bu anlamda Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinde hiçlik deneyimi, sahiciliğe aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunma olarak görüp “kötü inanç” diye adlandırdığı, insanın kendi özgürlüğünü gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel olan kendini kandırma etiğinden sıyrılmasının da baş koşuludur.

Hiçlik herkesin kendisini yabancısı olduğu bir dünyaya fırlatılmış bulması karşısında anlamlandıramadığı böyle bir dünyada yaşamına seçerek yön çizmek zorunda olmasından kaynaklanan temel bir insanlık deneyimidir.

Bu dünyada varolan her şey, yaşanan her durum Albert Camus’nün belirttiği üzere saçmalık üzerine kuruludur. Sisyphos’un o kocaman kayayı tepeye her çıkarışında kayanın gerisin geriye başlangıçtaki yerine yuvarlanmasıyla sürekli yinelenen deneyim, Camus’nün gözünde varoluşun saçmalığını çok güzel anlatan bir eğretilemedir. Aynı öteki varoluşçular gibi, Camus için de yoksayıcılık çağın katlanılması en güç sorunudur. Bu katlanılmazlık karşısında Camus, yoksayıcılığın kimi yıkıcı etkilerinden korunmanın, yoksayıcılığın yol açtığı sorunlarla baş etmenin olanaklı olduğunu tutkulu bir biçimde göstermeye çalışmış olsa da, Yabancı (1942), Caligula (1944), Salgın (1947), Düşüş (1956) başta olmak üzere yazdığı pek çok yapıtında yoksayıcılığa karşı verilecek savaşın hep hüsranla son bulmaya yazgılı olduğu açıklıkla görülmektedir.

XX. yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde, yoksayıcılığın yeni bir anlamsal açılım daha kazandığına tanık olunmaktadır.

Buna göre yoksayıcılığın, insancılığından sıyrılmış, elinden dünyaya karşı kayıtsız kalmaktan başka bir şey gelmeyen, yabancılaşmış, kafası karışık, ne yapacağını bilmez bir biçimde oradan oraya sürüklenen postmodern insanın ayrılmaz, daha da önemlisi en belirleyici bileşeni olarak görülmeye başlanması söz konusudur.
——-

Postmodernleşmiş insanın yoksayıcılık deneyiminde, ya varolan tinsel enerjinin hazcı bir özseverlik (narsizm) yoluyla olabildiğince çok haz almak adına olur olmaz her yere boşaltılması söz konusudur ya da çoğunluk eninde sonunda büyük şiddet patlamalarıyla son bulan derin bir “içerleme” nin eşlik ettiği hınç deneyimleri içine sıkışıp kalması. Fransız felsefeci ]ean-Prançois Lyotard postmodernizmi “üst anlatılara karşı duyulan kuşkuculuk ya da inançsızlik” diye tanımlarken, kendilerine dayanarak dünyayı anlamlandırdığımız temeldenci anlatıların güvenilirliklerini yitirmesinin günümüzün postmodern dünyasında yaşanan genel yoksayıcılık deneyiminin başlıca nedeni olduğunu vurgulamaktadır. Lyotard’ın parmak bastığı nokta daha da ayrıntılandırılacak olursa postmodern felsefenin geleneksel felsefeye yönelttiği temel eleştirilerin doğal bir sonucu olarak onaya çıkan “temeldencilik karşıtlığı” nın özünde yoksayıcı bir konum olduğu söylenebilir. Nitekim, gerek düşünce alanındaki gerek etik pratiklerdeki sıradüzenli değer yapılarının, bu sıradüzenler doğrultusunda ortaya atılan doğruluk savlarının, deney ötesi, dil ötesi, kültürler ötesi, zaman ötesi bütün kavramların sorunsallaşması postmodern durumun yoksayıcılık türeten bir durum olmasını anlaşılır kılmaktadır . Yoksayıcılığa yönelik bu postmodern açılımı, kimileri doğrudan varoluşçu yoksayıcılık anlayışının bir uzantısı olarak değerlendirirken, buna karşı kimileri de postmodern dünyayla birlikte yoksayıcılığın kendi evrilme tarihinde de son derece derin bir kırılma yaşandığını, dolayısıyla da geçmişteki bildik hiçbir yoksayıcılık tasarımıyla açıklanamayacak bambaşka bir yoksayıcılık aşamasına geçildiğini savunmaktadır. Anlamsızlık üstüne yaptığı çalışmasında Donald Crosby, yoksayıcılığın geldiği bu son aşamaya ilişkin olarak oldukça ilginç bir saptamada bulunmaktadır. Crosby, postmodern yoksayıcılığın kaynağında, kendi içinde açmazlı olmakla birlikte, yüzyıllardır ödünsüz bir biçimde düşünsel dürüstlük duygusuna içtenlikle bağlılık duyularak verilmiş büyük mücadelelerden, sarfedilmiş onca emekten başka bir şeyin bulunmadığını sezinletmektedir. “Elbette bir gün gelecek ,sorgulama süreci bir yerde sona erecek;yüzyılların onca çabasının boşa gittiği,ortaya konmuş bir yığın düşünce ile değer yapısının yıkılıp dağıldığı postmodern bir umarsızlık içinde görülecektir.” Sözleriyle Crosby,aşırı değer isteğinin hep değersizlikle son bulduğunu söyleyen Nietzschenin yoksayıcılık hastalığına koyduğu teşhiste içerimlenen temel çelişkiyi de olumlamaktadır.

Felsefe Sözlüğü:Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun 1605-1612 Bilim ve sanat yayınları

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>