Weber’in:”Aklın Demir Kafesi”

Max Weber

Max Weber, Aydınlanmacı aklın sonucunda gerçekleşen rasyonelleşmenin somut yansıması olarak bürokratik kurumların gelişimini, “ demir kafes” olarak nitelemiştir.

Buna göre, akla, tarihte yapılmış belki de en güçlü vurgu, en iyimser şekliyle ”demir kafes” ler üretmek zorunda kalmak olmuştur.

Horkheimer, aklı her türlü metafizik yüklemeden kurtararak, özgürleşim ideali olarak inşa eden Aydınlanmanın sonuçta akıl üzerinden çok daha yoğun ve sofistike bir metafizik ürettiğini savunmuştur. Buna karşılık, Habermas ve Giddens’ ın başını çektiği neo- modernistlerin daha fazla Aydınlanma önerdiklerini biliyoruz.

Çünkü bugün şikâyet konusu olan konular gerek Habermas’ a ve gerekse Giddens’ a göre, akıl ve Aydınlanmadan değil, aksine bunların yeterince işletilememiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Aydınlanmacı akıldan türeyen modernliğin yol açtığı tüm olumsuzluklar, akıl ve Aydınlanma’ dan vazgeçilerek değil, daha fazla akıl ve Aydınlanma ile giderilebilecek şeylerdir. Aydınlanma insanlık tarihinde akıl ve düşüncenin bireyin en güçlü yetisi olarak birleşmiş bir biçimde, dünyanın ve toplumun metafizik ve mistifiye edilmiş anlaşılmasına dayalı geleneksel toplum ve bilgi yapılarını ortadan kaldırma görevinin verildiği önemli bir aşamayı ifade etmiştir.

Aydınlanma, insanın aklını kullanmayarak düştüğü durumdan aklını kullanarak çıktığı bir dönemdi. Akıl aydınlanma felsefesinin anlaşılması için bir anahtar kavram olmuştur. Akıl, artık bir işlevsel özne olup, onun yeni kullanımı modern akıl düşüncesine yol açmıştır. Kant’ ın aydınlanma söylemi üzerinde düşündüğümüzde, insanın aklını kullanmaması ya da zorba ve baskı olarak adlandırılan, özgürlük ve aydınlanmayı engelleyen iktidar ilişkileri anlamına gelen bir süreçte diğerinin yönlendiriciliği altında kullanılması olgusuna işaret edilmesi gerekir. Aklı kullanma yeteneksizliği, Aydınlanmanın meydan okuduğu güçlerden olan otorite ve gelenek tarafından biçimlendirilmeye işaret ederken, gelenek ve otoritenin oluşturduğu dünya, insanın özgürlük ve mutluluk arayışında bir engel teşkil etmekteydi.

Kant’ a göre, akıl ahlak yasasını hiçbir duyusal koşulun egemenliği altına girmeyen, dahası söz konusu koşullardan büsbütün bağımsız bir belirleme nedeni olarak gösterdiği için, ahlak yasası bizi dosdoğru özgürlük kavramına götürür.

Ancak bu ahlak yasasının bilincine ne yolla varılabilir? Salt pratik yasaların bilincine, vardığımız gibi, aklın bu yasaları bize sunmasındaki gereksinimi göz önünde tutmakla ve önümüze koyduğu bütün deneysel koşulları ayıklamakla varabiliriz. Salt kuramsal ilkelerden bir anlık bilincinin çıkışı gibi salt pratik yasalardan da salt bir istenç kavramı doğar. Kant’ göre, iradenin özerkliği bütün ahlak yasalarının ve onlara uygun ödevlerin yegâne ilkesidir. Buna karşın kişisel tercihin bütün “ yaderkliği” , herhangi bir yükümlülüğünün temeli olmadığı gibi, böyle bir yükümlülük ilkesine ve ahlâka da yabancıdır.

Salt pratik aklın bu kendi kendine yasa koyuşu, olumlu anlamda özgürlüktür. Bu bağlamda mutluluk ise dünyada akıl sahibi bir varlığa özgü varoluşun bütünün içinde her olayın kendi istek ve iradesine uygun giden durumudur.

Öte yandan mutluluk, yine bu varlığın amaç ve iradesine özgü en temel belirleme nedeninin doğayla uyumuna dayanır. Ahlâk yasası bir özgürlük yasası olarak, doğadan ve doğanın istek duyma yetimize uygunluğundan büsbütün bağımsız kalması gereken belirleme nedenleri aracılığıyla kendini meşrulaştırır.

Aydınlanmayla birlikte aklın kendi içinde kendisini yöneten ve böylece doğada ve toplumda yansımasını bulan kurallara sahip olduğu düşünülmüştür. Aklın sahip olduğu kurallarla doğaya ve topluma gittiğinde kendi düzeniyle bağdaşmayan çelişkiler bulması kaçınılmazdı. Çünkü doğa ve toplum otorite ve geleneğin tahakkümü altındaydılar. Modernliğin özgürleştirici atılımı, hep kurallar ve yasalarla aktarılan iradelerin karşısına, doğrunun kişisel olmayan kesinliğini çıkarmıştır.

Önceki süreçten farklı olarak modernlik bir denetim, bütünleşme ve baskı aracı olarak görülmüştür. Modernlik toplumun kendi üzerinde daha fazla eylem yeteneğine sahip olmasıyla tezahür ediyorsa, o, rasyonalizasyondan çok iktidar, özgürleştirmeden çok demir kafeslerle yüklü değil midir? Toplumsal düşünce, artık kuşkuyla baktığı bir modernliğin tutsağıdır. Modernliğe karşı en derin tepki modernleştirici güçlerin iradeciliğine en güçlü biçimde direnen tepkidir. Modernliğin başlangıcında siyasal iktidarın önündeki en büyük engeli Hıristiyan tinselciliği ve onun doğal hukuk kuramlarına yansıması olmuştur.

Modern olmak, Marx’ ın deyişiyle katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olmaktır. Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor. Bu Marx’ ın modern burjuva toplumunu tasvirinin doruk noktasıdır. Kutsal olan her şey dünyevîleşiyor ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar. Demek istemektedir ki, kutsallık halesi yok olmuştur ve var olmayanla yüzleşmedikçe yaşadığımız şimdiki zamanı anlamamız mümkün değildir. İnsanlar bu süreçte yani katı olan her şeyi eriten bu nüfuz edici sürecin hem öznesi hem de nesnesi olduklarının farkında mıdırlar?

“ Üretimin sürekli dönüştürülmesi, tüm toplumsal ilişkilerin durmaksızın sarsılması, dinmek bilmeyen belirsizlik ve kaynaşma… bunlar burjuva çağını öteki tüm devirlerden ayırt ediyor. Tüm yerleşik, donuk ilişkiler arkalarında sürükledikleri saygıdeğer düşünce ve kanaatler silsilesiyle birlikte süpürülüp atılıyor. Yeni oluşan her şey daha kemikleşmeden miyadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevîleşiyor. İnsanlar nihayet yaşanlarının gerçek koşulları ve diğer insanlarla olan ilişkileriyle ciddi olarak yüzleşmeye zorlanıyorlar. “ O zaman modern burjuva toplumunun bireyleri nerede konumlandırılmakta? Garip ve paradoksal ilişkiler düzleminde. Hayatlarımız, kriz ve kaosta yatan bir egemen sınıf tarafından kontrol ediliyor. Hangi sınıftan olursa olsun, insanların modern toplumda varlıklarını sürdürebilmeleri için, kişiliklerinde bu toplumun akışkan ve açık biçimine girmeleri gerekiyor. Modernlik bizi içinde yaşadığımız yerel kültürün dar sınırlarından çekip almış ve bir yandan bireysel özgürlük dünyasının, öte yandan da kitle toplumu ve kültürünün içine atmıştır. Modernliğin eleştirisi, bu yüzden bizi çoğu zaman modernliğin reddine götürmez, bu sözcüğün kökeninde taşıdığı anlama uygun olarak insanı bir ya hep ya hiç’ e hapsetmez, hapsetseydi eğer, bu durumda her şeyi yitirme korkusuyla olmadık şeyleri kabullenmek zorunda kalırdık.

Modernliğin öğelerini birbirinden ayırmak, bu öğelerin her birini çözümleme ve değerlendirmeyi gerektirir. Modernlik, Horkheimer, Adorno ve onların oluşturduğu Frakfurt Okulu’ nun oldukça ötesinde, onların etkiledikleri kişiler tarafından aklın çöküşü diye nitelendirilir. Bu, modernliğin en büyük çözümleyicisi olan Weber’ in endişesini daha da ileri götüren bir akıl yürütmedir.

Dünyevîleşme ve dünyanın büyüsünün bozulması, teknik eylemin içinde harekete geçtiği olaylar dünyasıyla, yaşamamıza ancak ahlâksal görev ve estetik deneyim aracılığıyla giren varlık dünyasının birbirinden ayrılması demektir. Bu, bizi Weber’ in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’ nun sonundaki ünlü ifadesi “demir bir kafese” hapsetmez mi?

Max Weber, modernliği araçların akılcılığıyla tanımlar ve bunun, değerlerin rasyonel amacının karşıtı olduğunu belirtir. Bu durum da, olgusal olarak modern insanın ayırt edici niteliğini oluşturan sorumluluk ahlâkıyla akılcılaşmış bir dünyada, tıpkı karizmatik otorite gibi, ancak özel durumlarda uygulanabilen inanç ahlakı arasındaki karşıtlıkta ifadesini bulur.

Weber’ deki modern dünya, imgedir. Ona göre modernlik gök’ le yer arasındaki ittifak ve birliği ortadan kaldırır. Bu durum nesnel aklın egemenliğine son verir. Araçsal akılcılığın egemenliğinden hoşnut olunsun ya da olunmasın, tümüyle aklın bilim tarafından açımlanan yasalarıyla yönetilen bir dünya fikrine geri dönmek mümkün değildir. Modernliğin reddettiği Tanrı, anlaşılabilir bir dünyayı yaratan Tanrı olduğu kadar İncil’ in de Tanrısı’ dır. Kant’ın ikiciliği ve bu ikiciliğin Weber tarafından yeniden yorumlanış biçimi kabul görsün ya da görmesin artık bir dünya düzenine, insan davranışlarının yalnızca özel bir türünü oluşturduğu doğal olayların tam birliğine inanmak mümkün değildir.

Ekonomik düşünme biçiminin ortaya çıkış koşulları ya da belirli bir inanış içeriğine bağlı olarak ekonomik bir biçimin “ethos” u, yani çağdaş ekonominin ethosunun asketik Protestanlığın rasyonel ahlak ile bağlantısının ele alındığı Weber’ in ünlü eseri Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu’ nda yalnız kapitalist ruhun değil, çağdaş kültürün de en temel öğelerinden olan meslek kavramı üzerinde kurulu rasyonel yaşam biçiminin Hıristiyan asketizminin ruhundan doğduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Eserde Benjamin Franklin’ in “neden insandan para elde edilecektir” sorusuna , “mesleğinde azimli olan birisini görürsen, o kralların önünde durmalıdır.” şeklindeki İncil’ den bir alıntıyla cevap veren Weber, bununla çağdaş ekonomik düzen içinde para kazanmanın meslekteki yeteneğin sonucu olduğuna vurgu yapar. Bu yetenek Franklin ahlâkının gerçek ve temel anlamıdır ki; kapitalizmin ruhu olan bu tutum Püriten meslek asketizminin içeriği olarak belirlenen tutum ile aynıdır. Farkı şudur: Franklin’ in zamanından çoktan kaybolmuş olan dinî temel yoktur. Çağdaş meslek uğraşının asketik bir damga taşıdığı düşüncesi yeni değildir. Bu bağlamda insanlığın içerdiği Faustça evrenselliğin terk edilmesi ile ortaya çıkan uzmanlıkla sınırlanmış olma bugünkü dünyada her türlü eylemin koşuludur. Bunun böyle olduğunu, Goethe bize de öğretmek istiyordu. Ona göre, bu bilgi eski Atina’ nın çiçek açma dönemi gibi, kültür gelişimimiz boyunca kendini yenilemesi çok zor olan ve insanlıkla ve güzellikle dolu bir çığı reddederek uzaklaşma anlamına geliyordu. Puriten meslek sahibi olmamızı istedi. Öyle olmak zorundayız. Çünkü manastır, hücrelerinden meslek yaşamına taşınınca ve dünyevî ahlâka egemen olmaya başlayınca, kendi açısından çağdaş ekonomik düzenin teknik ve ekonomik varsayımları üzerine kurulu mekanik-makine üretime bağlı büyük evrenin kurulmasına yardımcı oldu. Bu evren bugün, bu mekanizma içinde doğmuş olan bütün bireylerin yaşam biçimlerini bir şekilde belirledi ve etkilemeye de devam edecektir.

Baxter’ in görüşüne göre dünyevî mallar ile ilgili kaygılar insanın her zaman üstünden atabileceği ince bir palto gibi, yalnızca azizlerin omuzlarında durmalıdır fakat kader, bu paltodan demir bir kafesin oluşmasına hükmetmiştir. Asketizm dünyayı yeniden kurmayı ve kendi ideallerini dünyada gerçekleştirmeyi üstüne aldıktan sonra, tarihte daha önce hiç görülmedik bir biçimde bu dünyanın malları insanlar üzerinde artan ve nihayet kaçınılmaz bir güç kazanmıştır.

Bugün onun ruhu kim bilir belki de en sonunda bu kafesten kaçmıştır. Şimdi mekanik temele dayanan muzaffer kapitalizmin artık bu desteğe ihtiyacı yoktur.

Diğer yandan 20. yüzyılın düşünüşünün, modern hayata kesinkes hayır diyen karşıt kutbuna baktığımızda bu hayatın neye benzediğine dair şaşırtıcı benzerlikler olduğunu görürüz. Max Weber’ in 1904’ te yazdığı Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu adlı yapıtının doruk noktasında, modern ekonomik düzenin muazzam kozmosu tümüyle demir bir kafes gibi görülmektedir. Kapitalist ve bürokratik olan bu kaskatı düzen, bu mekanizma içine doğan tüm bireylerin yaşamlarını karşı konulmaz bir güçle belirlemiştir. En son fosilleşmiş kömürde yanıp bitene kadar da, insanın yazgısını belirlemeyi sürdürecektir. Bu noktada Marx ve Nietzsche dışında, Tocqueville, Carlyle, Mill, Kierkegaard ve tüm öteki 19. yüzyıl eleştirmenleri, modern teknoloji ve toplumsal örgütlenmenin insanın yazgısını nasıl belirlediğini fark etmişlerdi. Ama hepsi de modern bireylerin bu yazgıyı anlayacak ve bir kez anladılar mı onunla mücadele edecek yetenekte olduklarına inanıyordu. Modernliğin 21. yüzyıldaki eleştirmenleriyse, diğer insanlarla olan inançtan tümüyle yoksundur. Weber’ e göre, çağdaşları sadece ve sadece ruhsuz uzmanlar, kalpsiz sezgicilerdir. Bu hiçlik, insanlığın daha önce erişemediği bir gelişme düzeyi elde ettiği gibi bir saplantıya kapılmıştır. Yani, modern toplum bir kafes olmakla kalmaz, içindeki insanlar da o kafesin parmaklıklarınca biçimlendirilir. Bizler ruhu, kalbi, cinsel ya da kişisel kimliği olmayan varlıklarız. Tıpkı modernizmin fütürist ve tekno-pastoral formlarında olduğu gibi, burada da bir özne olarak modern insan yok olup gitmiştir. İronik bir biçimde 20. yüzyılda demir kafesi eleştirenler kafes bekçilerinin bakış açısını benimsemişlerdir. İçindekiler içsel özgürlük ve kişilikten yoksun olduklarına göre kafes, bir hapishane değildir. Kafesin bütün yaptığı bir hiçlikler nesline arzuladığı ve gerek duyduğu boşluğu sağlamaktır.

Weber, insanlara karşı pek az inanç besliyordu; ama bu inanç ister aristokrat ya da burjuva, ister bürokratik ya da devrimci olsunlar, yöneticilerde daha azdı. Modernliğin özüne ilişkin çarpıcı ifadeleri olan Foucault demir kafes ve ruhları kafesin parmaklıklarına göre biçimlenmiş içi boş insanlar hakkındaki Webergil tema üzerinde bitmek bilmez çeşitlemeler yapmıştır. Onun bütünsellikleri modern hayatın her yönüne ilişkindir. Bu temaları, Foucault takıntılı bir gayretle işler ve düşüncelerini okuyucularının üzerine demir kapılar gibi kapar. Modern insanlık için özgürlüğün mümkün olduğunu düşünen insanlara karşı büyük bir hoşgörü besler. Foucault Weber’ in tahayyül bile edemediği denli sımsıkı bir kafes sunmuştur. Hiç kimse henüz gelecekte o kafeste kimin yaşayacağını ve bu devasa gelişimin sonunda tamamen yeni peygamberlerin mi yoksa eski ideoloji ve ideallerin mi güçlü bir biçimde yer alacağını bilmiyor.

Yrd. Doç. Dr. Nuray KARACA
felsefe ansiklopedisi 4. cilt, ebabil yayınları


Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>