Hegel:Bilinç,yaşam, sonsuzluk, ilişki..

Old National Galerideki Hegel resmi

BİLİNÇ VE YAŞAM

Tinin Fenomenolojisi’nde “Özbilinç” üzerine olan bölüm, Hegelci diyalektiğin başlıca uğraklarından birisini oluşturur. Bilinç, nesnesinin artık ona yabancı olmadığını keşfeder. “İçsel yapı” veya “şeylerin özü” bilinçle tüm ilişkiden ayrı olan bir “kendinde nesne” olmaya son verir. Özbilinç, dolaysız formunda, Arzu’ dur ve karşılaştığı nesne arzusunun nesnesinden başka bir şey değildir. Bilinç bu durumda yaşamla özdeştir ve arzunun harekete geçirdiği varlık, arzusunun nesnesini özsel olarak yabancı bir şey gibi görmez. O, canlı bir varlık olarak, “başkası olma” karakterini yalnızca, doyumda fiilen çözülen bir karşılaşma içerisindeki bir uğrak olarak deneyimler. Canlı varlık nesneyi iç eder ve onu, et ve kan haline gelebilmesi için kendi tözüne katar. Bu şekilde, nesnesinin ve kendisinin kendinde özdeşliğini olumlar. Hegel, Fenomenoloji’ den birkaç yıl önceki Jena’daki yazılarında, canlı varlık ile inorganik çevre arasındaki bu ilişkiye defalarca göndermede bulunur: “Organik olan dolaylanmamış güçtür, deyim yerindeyse, organik bir akışta inorganik olanı temellendiren edimdir.” Hegel başka bir pasajda şöyle der: “Yemek ve içmek inorganik şeyleri kendilerinde veya hakikatte oldukları şey haline getirir”, “bu, onların bilinçdışı kavranışıdır.”

Burada, Hegel’in kavrama ediminden, eşdeyişle nesneye nesnenin gelişimiyle çakışan bir bilgi biçimi yoluyla nüfuz etmekten ne anladığını görüyoruz. İnsanın canlı deneyimleriyle özdeş olan bu bilinç kavramı, bizi, Hegel’in en eski düşünümlerine götürür. Hegel, Bern ve Frankfurt’tayken, felsefi spekülasyondan ziyade insansal durumun bir betimlemesi ile ilgileniyordu. Hatta İbrahim üzerine veya Sevgi üzerine erken yazılarına dair bilgiye sahip olmadan, Hegel’in Bilinç ve Yaşam üzerine daha çetrefılli derindüşünmelerinin yerinde bir yorumunu sunmak neredeyse olanaksızdır.

Bununla birlikte, Hegel’in erken çalışmalarıyla ilk Jena Sistemi ya da Fenomenoloji arasında önemli bir farklılık bulunmaktadır. Erken çalışmalarda Hegel, yaşamı betimlemeyi yeterli görürken, sonrakilerde onu kavramsallaştırmaya çalışır. Düşünce ve yaşam, bundan böyle, yaşamın düşünceyi her zaman geride bıraktığı ve düşüncenin de yaşamı asla kavrayamadığı ayrı alanlar olmayacaklardır. Yaşamın, yaşam olarak kavramsallaştırılabilmesi ve düşüncenin de yaşamın kendisini kavramak ve ifade etmek için geleneksel formlarıyla bağını koparabilmesi için, bu iki terim özdeş kılınacaktır. Bu yaşam kavrayışı, kuşkusuz, Alman Romantizminin baştanbaşa ortak bir temasıdır. Faust’un Birinci Bölümünde, Goethe canlı düşünce ile can çekişen spekülasyonu karşılaştırır:

Canlı bir doğa yerine. şu tanrının
Yaratıp içine insanlarz doldurduğu,
Senin çevrende hep isler, küjler içinde
Hayvan kaburgalarz, insanların bacak kemikleri.

Schelling, doğayı canlı bir bütün olarak kavrayabilmek için, Yargı Yetisinin Eleştirisi ile bağını koparmıştı. Jena yazılarında Hegel, arkadaşının Doğa Felsefesi’ne dayanarak, bu yaşam kavrayışını oluşturmuş ve sistemleştirmişti. Ne var ki, Hegel’in yaşam üzerine spekülasyonları Schelling’inkilerden ayrılır. Hegel, yaşamla, biyolojik bir kavram olarak değil de zihin ve tinin yaşamı olarak ilgilenir. Hegel’in kavramı doğanın bir sezgisinden ziyade insan bilincinin gelişiminin sezgisidir. O, biyolojik itkilerden çok insansal arzu ile ilgilenir. Eğer Hegel’in felsefesi bir bütün olarak karakterize edilecek, kökeni ve temel sezgisi ifade edilecek olsaydı, onun insansal yaşamın düşüncesi olmaya çabaladığını söylemek gerekirdi. Hegel erken bir fragmanında “yaşamı düşünmek, işte sorun budur,” der ve ekler: “Kendinde yaşamın bilinci, insan olanın bilinciyle aynı şey olacaktır.”

Schelling’in doğa felsefesi, “doğanın hakikati” olan ve doğayı varsayan tinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunduğu ölçüde Hegel’in sisteminde özümsenmektedir. Hegel, Metaphysik’in ilk bölümlerinde, doğayı Mutlağın tam bir belirişi olarak değil, İdea’nın alt bir uğrağı olarak görür: Doğanın tini, gizli bir tindir. “o kendisini tinle aynı formda geliştirmez; sadece onun bilincinde olan tin için tindir, kendinde tindir ama kendisi-için tin değildir.” Ayrıca, “Hegel’in doğa felsefesi hiç de bir doğa metafiziği değildir, ama şüphesiz bir doğa bilimi metafiziğidir, eşdeyişle insanın doğa bilgisinin bütününün bir metafiziğidir.” Hegel, öyleyse, Jena’daki yazılarda geliştirdiği doğa kavrayışını Schelling’e borçludur. Ama üzerine düşündüğü temel deneyim, tüm alanlarındaki insan deneyimidir. Schelling’in düşüncesinin orijinal karakteristiği olan “kozmik duygudaşlık” Hegel’de bulunmaz. Öte yandan, Schelling’te bulunmayan tinsel ilişkiler anlayışı, Hegel’de mevcuttur. Tinin Fenomenolojisi’ndeki sonsuzluk ve özbilinç üzerine olan pek çok bölüm, yaşam bilincinin düşünce ve derin-düşünme yoluyla gelişiminin özsel rolünü gösterir. Bilincin gelişiminin, Hegelci diyalektikte yaratıcı ve dinamik bir rolü bulunmaktadır, çünkü Jena yazılannda söylediği gibi, tin “kendisini keşfedendir,” ve doğa sadece tinin kendini-keşfetme sahnesidir.

YAŞAM ,SONSUZLUK, İLİŞKİ

Özbilincin karşılaştığı nesne, partes extra partes görülen soyut bir varlık veya algının “şey”i olmaya son verir; özbilincin nesnesini kendisinin bir imgesinde sahiplenebilmesi için, yaşamın bütünlüğünün duruş noktasından görülen canlı bir varlık olur. Spinozacı terimlerde, özbilinç kendisini yaşam ile canlı varlık, cins ile birey, töz ile kip arasındaki ilişkide keşfeder. Bu ilişki, anlağı kategorileriyle bağını koparmaya zorlar. Çünkü anlak, parçaları daima birbirleriyle dışsal bir ilişki içinde kavrar ve bir bütünlüğü ortaya koyduğunda, onu çokluluktan ayrı bir kendilik olarak kavrar. Dışsallık, uzaysallık ve mekanizma, sonuçta ileri sürdüğünden çok daha soyut bir tutum olan algının tutumunu tanımlayan karakterlerdir.

“Yalın olanın çoklu bir dışsallıkta her zaman için bulunuşu” anlak için bir sırdır.Ama sonsuzluğu oluşturan, bütünün ve onun parçalarının dirimli bir içkinlikteki tam da bu ayrılmazlığıdır. Yaşam ve sonsuzluk kavramları özdeştir. Hegel, Jenenser Logik’te, sonsuzluğu Bir ve Çok arasındaki diyalektik bir ilişki açısından kavrar, ama bu diyalektik içerisinde Yaşam kavramı keşfedilebilir. Karşılıklı olarak, yaşamın kendisi bu diyalektiktir ve tin veya zihni diyalektik açıdan düşünmeye götüren de yaşamdır.

Bununla birlikte, bir bütünlük olarak görülen bu yaşam kavramının, Hegelci düşüncede orijinal olan şeyin kaynağı olduğunu düşünmemek gerekir. J. Hoffmeister, Hegel’in Realphilosophie’si üzerine olan kitabında, bu kavramın tüm Alman romantik düşüncesine ortak olduğunu açıkça göstermiştir. Faust’un ünlü bir monologunda, Goethe yaşamın kaynağına seslenir:

Sonsuz doğa, seni nerede sımsıkı tutayım?
Neredesiniz ey memeler?
Yaşamın kaynağı, Göğün de yeryüzünün de dayanağı, siz,
Can atıyor yorgun yüreğim size?
Siz akın, emzirin bol bol, ben tükeneyim mi?’

Herder, Goethe ve Schelling natura naturans’ı natura naturata’yla ve “sonsuz üretkenlik” olarak doğayı “koşullu ve sınırlı bir ürün” olarak doğayla karşılaştırmak için Spinozacı dili kullandılar. Romantik felsefede, Ether kavramı, içerisinde tin, kuvvet ve maddenin uzlaştınldığı dünya-ruhunun benzeridir. Bu, aslında, Kant’ın bilinemez olduğunu ilan ettiği, doğanın duyulur-üstü dayanağıdır.

Dünya-ruhu kavramı, Schelling’in Özdeşlik kavramının büründüğü ilk formdur, eşdeyişle tam da Spinoza’mn Tözü gibi “her şeyin ondan geldiği ve her şeyin ona döndüğü en yüksek birlik”tir.

Hegel’in düşüncesinin özgünlüğü, öyleyse, Yaşam kavramında değil, “sonlu belirlenimler”in “aynmsız-olan”da kapsanmasına olanak tanıyan bir diyalektik yoluyla, yaşamı kavramsallaştınnaya dair felsefi girişimde bulunur. Bu nedenle, daha 1802′de Hegel, Nicelik kategorisi üzerine bir çalışmada, Schelling’in “kuvvetler”ini varlığın niteliksel özelliklerini ayırt etmeyi başaramadığı için eleştirir.Schelling, tüm sonlu gerçekliği, “Özdeşlik” çevresindeki bir takım salınımların ürettiği, Mutlaktan basitçe bir sapma olarak görür. Bu düşünce biçimi, doğanın sezgisi için uygun olabilir, ama içinde karşıtlıkların özsel ve niteliksel olduğu tinsel yaşamı kavramaya yetmez.

“Karşıtlık nitelikseldir ve Mutlağın dışında hiçbir şey olmadığından karşıtlığın kendisi mutlaktır ve o ancak mutlağın kendisi olduğu için kendisini aşabilir.”

Derin-düşünme ve karşıtlık, Mutlağın dışında değil, Mutlağın tam da merkezinde kavranmalıdır.

Ehrenberg, doğru bir biçimde, Hegel ‘in Nitelik kategorisini tartışırken Fichte’ye saldırmakta olduğunu, Nicelik kategorisini tartışırken ise Schelling’i eleştirmekte olduğunu söyler. Hegel’in kendi sistemi, diğer kategorileri aşan Sonsuzluk kategorisi üzerine inşa edilmektedir. Karş. Jenenser Logik, ss. xiii-xxiv.

16 Jenenser Logik, s. 13. “Karşıtlığın kendisi mutlaktır” demek, karşıtlığın (Gegensatz) çelişki (Widerspruch) olduğu ve karşıtlığın Mutlağa içsel olduğu anlamına gelir; başka bir deyişle, Mutlak Öznedir ya da Kendinin edimselleşmesidir. Hegel ‘in, şeylerin kendilerine dışsalolan derindüşünme yoluyla kavranan çeşitliliği; bağlılaşık olan ve dolayısıyla da karşıt yoluyla ilişkili olan iki terim arasındaki bir ilişki olan karşıtlığı; ve içerisinde karşltiığın her terime (her terim kendisi içerisinde karşıtını banndınr) içsel olduğu çelişkiyi ayırt ettiğini belirtmek gerekir. Çelişki, öyleyse, contradictio in subjectio’dur ve özne de bu nedenle gelişir, İlişki sonuç olarak artık önceden-varolan ve bağımsız iki terim arasındaki bir karşılaştırmanın sonucu değildir. Üç Hegelci tez özdeş hale gelir: Mutlak Öznedir, Karşıtlık Mutlaktır, Gerçeklik Gelişmedir. Öyleyse Hegel’in, yüklemlerinden önce-varolan bir özne kavramına neden karşı çıktığını anlayabiliriz. Özneyi yaratan, yüklemlerin yaşamıdır. Gelişiminden ayrı olarak koyulan Mutlak, ancak boş bir sezgi olabilir.

Hegel, Fichte’nin aksine, sonsuzu bilginin ötesindeymiş gibi kavramaz. Ne de Schelling’de olduğu gibi, farklılıklann salt dışsal etkiler olabilmesi için, karşıtlıklar dünyasını basit sapmalara indirgemeyi düşünür. Hegel’e göre, niceliksel farklılıklar tam da somut şeyin doğasını açığa çıkanr. “Üretkenlik” olarak olurnlanan ama tüm somut karşıtlıktan da yoksun olan sonsuz, sadece içerisinde tüm farklılıklann ortadan kaybolduğu bir boşluk sunar. An bir sezgi olarak kalan ve engeli tüm edimselliğinde ve içsel bir şeyolarak kavramayan bir gelişim sezgisi, “olumsuzlamaya asla son veremeyen bir tin”in sezgisidir. Eğer Mutlak gerçekten üretken olacaksa, olumsuz bir güç olarak, ayrım ve karşıtlığı kendi içerisinde onu olumsuzlayabilmek için koyan içsel bir etkinlik olarak kavranmalıdır. Burada, mutlak olabilmek için kendisini bölen ve ayıran mistik bir Mutlak imgesi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Ama bu mistik kavram Hegel’de, varlığa getirdiği anlıksal itkinin şiddeti tarafından geçerli kılınan diyalektik bir felsefe yoluyla dönüştürülmektedir. Hegel’in yaratıcılığı bu mistik imgede değil, sonuçlandırdığı bu imgenin kavramsal çevrilişinde yatar. Jenenser Logik okurnasında göze ilişen şey, mistik bir sezgi ile mantıksal ilişkilerin canlı gerçekliğini kavrayan bir düşünce sistemi arasındaki karşılıklı ilişkidir.

Sonsuz, sonlu karşıtlıklann ötesinde bulunmaz; tersine, bunlar sonsuz olarak kavranırlar. Hegel’in kavrayışında, sonsuz, sonludan daha az “dinginsiz” değildir: “Sonsuzun çözüştürücü akışı, kendisini sadece çözüştürdüğü varoluş yoluyla edimselleştirir. Aşılmış olan, buna karşın, bir mutlak olarak kalır. Kendisini tam da çözüştürme sürecinde meydana getirir; çünkü bu, kendisini yok eden bir varlığı önvarsayar.” Görünüşteki anlaşılmazlığına karşın yeterince açık olan bu pasajda temel bir düşünce bulunmaktadır. Hegel 1800 yılında belirttiği gibi, “ilişki ve ilişki-olmayan arasındaki bağı” düşünerek sonuca varıyordu.

17 Hegel, ayrık terimlerin ve bağlılaşık terimler arasındaki ayrımlann sonsuz birliğiyle uğraşan düşüncenin hareketini kavrar. Bu süreçte, soyutlama (olumsuzluk gücü) özsel bir uğraktır. Birlik, bağlılaşık terimler arasındaki ayrım karşısında sadece bir soyutlamadır ve evrik olarak.

İlişkiyi (Beziehung) düşünerek sonuca varmasını ve onu basitçe düşünülmeden bırakmamasını olanaklı kılan kilit kavram, Sonsuzluk kavramıdır. İçerisinde Hegelci sistemin genetik çerçevesini bulduğumuz 1802′nin diyalektik mantığının temelini sağlayan bu kavramdır.

ilişki problemi, Descartes’tan Kant’a, bilgi kuramının merkezi problemi olmuştu. Kartezyen cogito, Kartezyen kuşkunun kökensel olarak sorguladığı düşünce ile varlığın en derin birliğini an bir zihin edimi içinde kavrayan bir sezgiyi temsil eder. Kantçı felsefe, sonlu belirlenimler arasındaki yasamn veya ilişkilerin bir feslefesidir. Hegel, yasaların doğası üzerine bu derin-düşünmeyi, tüm astronomi bilgisinin zaman ve uzay arasında bir ilişkiyi önvarsaydığına dair tanıtlamasında sürdürür. Basitçe iki nicelik arasındaki empirik ilişkiler üzerine düşünmekle değil, ama zaman kavramının uzay kavramını nasıl önvarsaydığım ve yine uzay kavramı tarafından da nasıl ön varsayıldığın ıgöstermekle ilgilenir. Ama özellikle yaşamın kavramsallaştırılmasında, birlik ve ayrım kategorileri için gereksinim belirir. Sonsuzluk, ilişkinin canlı ilkesidir, yani bir ilişkinin her teriminin gelişiminin kavranabilmesini sağlayan diyalektik ilkedir. Sonlu bir belirlenimi sonsuz olarak almak, onu, dingin olmayan kendini-aşma veya “kendinden başka olma” yeteneğine göre kavramaktır: “Genel olarak belirli tikel, özsel olarak, olduğu şeyolmamanın mutlak dinginsizliğidir.”

Yine de sonsuza dek her tikel belirlenimin ötesinde olan aşkın bir varlık koymak yeterli olmayacaktır. Her belirlenim kendisini ,kendi bağlaşığı yoluyla olumsuzlar ama aynı zamanda onda kendisini keşfeder; çünkü kendi bağlaşığı da kendisini onun yoluyla olumsuzlar. Sonuç olarak, Sonsuz ya da bu iki yanlı hareketin bütünlüğü, hiçbir şekilde erişilemez bir aşkın olarak varsayılamaz. Bir ilişki içinde ifade edilen birlik, ilişkilendiği terimlerin ayrımını önvarsayar. Zira bu birlik, içerisinde terimlerin ayrımının yitip gittiği “aşkınsal bir varlık değil, bir aşkınlık edimidir. Öyleyse, sonsuz olduğu ölçüde, her şey ilişki yoluyla yaşam ve harekettir.

İlişkinin yaşamı, ilgisiz bir şekilde herhangi bir nesneye uygulanabilen biçimsel bir teknik olarak düşünülemeyecek olan Hegelci diyalektikte bulunabilecektir. Diyalektik, nesnenin yaşamıdır ve diyalektik düşünce de hiçbir şekilde soyut bir kategorileştirme değildir. Her canlı ilişki, genel olarak kavramsallaştırılması gereken kendi tikel yapısına sahiptir. Bunu gerçekleştirmek için, terimlerden her birini ve ilişkinin kendisini sonsuzluk kategorisi altında kavramak gerekir. Sonsuzluk, öyleyse, yaşamı ve canlı ilişkiyi kavramsallaştırmayı olanaklı kılan orta terimdir ve sayesinde bilgi probleminin ve yaşam probleminin tanımlanabildiği araçtır.

Hegel ‘in ilk mantık incelemesi, kendisine gençken sorduğu bir soruya yanıttır: İnsansal yaşamın anlaşılır koşulları nelerdir? Bununla birlikte, ilişkinin dinamiği ancak yaşamın etkin bir bilinci ortaya çıktığında gerçek anlamını kazanır. “Kendi-için” bir diyalektik olan sadece tinsel ilişkidir. Hegel’in doğadan “sadece kendinde bir kavram” olarak söz etmesi bu yüzdendir; çünkü biyolojik yaşam sadece ölümde ya da evrensel ve tikelin kökten bir çözülüşünde sona erer. Oysa Hegel’de ölüm, tinin yaşamının başlangıcıdır.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>