Floransa’lı Medici Hanedanı ve Rönesans Sanatı

Mediciler aristokrat, soylu değiller. Taşralılar. Apenin Dağları eteğindeki Mugello Vadisi’nden geliyorlar. Buna rağmen zamanla sadece Floransa’da ve Toskana topraklarında değil, bütün İtalya ve Avrupa üzerinde etkin olacak bir saltanat kuruyorlar. İşte, Gombrich’e göre, bu saltanat sanat sayesinde kuruluyor. Mediciler, soylu olmamalarının açığını, modern müzeler ve koleksiyonlar çığırını açan girişimleriyle kapatıyorlar. Bütün Avrupa saraylarında ‘sonradan görme’ olarak horlanmalarına rağmen, İspanya, Almanya, Avusturya saraylarına nüfuz ediyorlar ve iki Fransız kraliçesi çıkarıyorlar. Bu Fransız kraliçelerinden ilki Louvre’un müzeye dönüştürülmesinde, ikincisi de dünyadaki ilk çağdaş sanat müzesi olan Museé de Luxembourg’un kuruluşunda rol oynuyor.

15. yüzyıl İtalyan ve Felemenk sanatının en büyük koleksiyonu Palazzo  Medici’de kurulur. Tarihçiler Palazzo Medici’yi “Rönesans uygarlığının evi” olarak anarlar. 16. yüzyılda Medici koleksiyonları,Galleria degli Uffizi’ye taşınır.

Müzeler, galeri tarzı teşhir düzenine Uffizi’de kavuşur. İlkin bir yönetim yapısı olarak tasarlanan ve bu nedenle de ‘ofisler’ anlamına gelen Uffizi’nin mimarı Vassari’dir. Vassari Medicilerin yükselişinde kilit bir figürdür. İlk sanat tarihi kitabı sayılan, “Cimabue’den Zamanımıza En Mükemmel İtalyan Mimarlarının, Ressamlarının ve Heykeltraşlarının Yaşamı” adındaki eserin yazarı olması dolayısıyla sanat tarihinin babası olarak kabul edilir.

Ve Medici himayesindeki sanatçıları, Michelangelo’yu, Rafael’i, Leonardo’yu bu tarihin zirvesine yerleştiren odur.

Kitabı sayesinde kurduğu Batı estetik kanonu hala önemli ölçüde ayaktadır. Ayrıca Medici koleksiyonlarının küratörüdür, veya yeni tabirle ‘sanat yönetmeni’dir. Sanat eğitiminde lonca düzeninden akademiye geçişin başını çeken de Vasari’dir. İlk sanat akademisi olarak kaydedilen Academia Dell’Arte del Disegno 1563’te, zamanın Medici prensi I.Cosimo, Michelangelo ve Vasari’nin yönetiminde kurulur.

Accademia Florence

Medici müzelerinin kuruluşu, üniversitelerin, akademilerin, kütüphanelerin örgütlenmesiyle baş başa yürür. Örneğin, Medici egemenliğinin ‘Altın Çağı’nı simgeleyen Muhteşem Lorenzo, hümanizmin entelektüel merkezi sayılan ve ilk Grek kürsüsüne sahip olan Floransa Üniversitesi’ni Pisa’da yeniden canlandırır. Ayrıca İstanbul’un fethinden kaçan alimlerle Floransa’da ayrı bir üniversite açar. Yine Avrupa’nın ilk büyük kütüphanesi sayılan San Lorenzo Kütüphanesini kurar; mimarı Michelangelo’dur. Academia Dell’ Arte del Disegno’nun açılmasını Roma, Polonya, Paris ve Antwerp akademileri izler.

Antik eserler yerine çağdaş sanata öncelik veren koleksiyon rejimi, ilk kez Medicilerin himayesinde başlar. Bu sayede, modern anlamıyla bir ‘sanat piyasası’ doğar. Bu piyasa, 17. yüzyılda özellikle Hollanda’da iyice yayılacak ve 19. yüzyıla gelindiğinde, galerilerin kurulmasına yol açarak, sanatın, saray ile kilisenin ve akademinin denetiminden çıkarak özerkleşmesinin önünü açacaktır. Sanatın, siparişe bağlı zanaat ortamından kurtulmasına yardımcı olacaktır.

Mediciler dönemine ait bir başka önemli yenilik,sergilerin ortaya çıkmasıdır. Kimi dinsel festivallere eşlik eden ve Akademi’nin gözetimi altında düzenlenen ilk sergilere Francis Haskell ‘geçici müzeler’ der.

Bu anlamda 1706’da Medici’lerden Ferdinand’ın düzenlediği sergi bir eşik oluşturur. Hayatta olmayan ressamların eserlerinden düzenlenen bu sergi, ‘usta’ (master) ünvanının yerleşmesine ön ayak olur. Üstelik bu sergi kataloglanır. Böyle sergilerdeki öncelik, artık Medici’nin gücünü ve servetini değil , bizzat sanatı teşhir etmektir. Floransa sanatına yön vermektir, sanatçılara ustalarını öğretmektir.

Bu yenilikler, zamanımızda, özellikle müzelerde sürekli sergilerin yanı sıra düzenlelen büyük sergilerin, monografik gösterilerin, blockbusterların habercisi sayılır.

Bu devrimler sayesinde ilk kez ressamlar ve heykeltraşlar, zanaatkarların katından, yavaş yavaş şairlerin ve filozofların katına yükselmeye başlarlar. Başlıca becerileri boya karmak olması nedeniyle, ressamlar eczacılarla paylaştıkları loncalardan giderek ayrılırlar. Lonca düzeninden sıyrılarak, şairler, alimler ve filozoflarla birlikte sarayın ve saraya bağlı olan akademinin çevresinde örgütlenirler.

Palazzo Medici Riccardi

Sanat dünyasında gerçekleşen bütün bu çığır açıcı dönüşümleri, elbette yoğun bir yapılaşmayla birlikte gelişen bir mimarlık rönesansı tamamlar. Toskana’lı mimarlar Brunelleschi, Alberti ve Palladio, uygulamalarının yanı sıra düşünsel eserleriyle de bu rönesansa öncülük ederler ve geleceğin mimarlığında etkili olurlar. Örneğin 20. yüzyılda bile devlet ve sanat yapılarına egemen olmayı sürdüren klasik stil Palladio’dan türer. Washington’daki White House da, Osman Hamdi’nin Müze-i Hümayun’u da, St. Petersburg sarayları ve müzeleri de, Bombay Sanat Müzesi gibi kolonyal yönetimlerin mimarlığı da Palladio’dan izler taşır. O nedenle, değilmi ki her imparatorluk merkezine damgalarını vurmuşlardır, belki de ilk nesil küresel mimarlar, bu rönesans mimarlarıdır.

Medicilerin bütün bu siyasal ve sanatsal egemenliğinin arkasında çok güçlü bir ticaret ve finans ağının yanı sıra bu finans ağı ile eklemlenen özel bir himaye sistemi bulunur. Medici bankaları Floransa’dan, Venedik ve Milano’ya; Roma’dan Bruges ve Londra’ya kadar yayılır. Ve yine ilginçtir, koleksiyonlar o zamanki nakliye olanaklarının kısırlığına rağmen, bu banka ağı içinde dolaşıma girer. Yani para ve sanat aynı şebeke içinde işletilir.
Floransa’nın, Avrupa’nın kültür merkezi haline gelmesi sonucunda, bu kültürden nasiplenmek isteyen bütün sanatçılar, bilginler, aristokratlar, tüccarlar, aydınlar Floransa’ya akmaya başlarlar. Toskana’ya aylarca, hatta yıllarca süren geziler düzenlenir. Seçkinler, Greko-Romen köklere dayandığı açıklanan uygarlıklarının uyanmasını izlemeye giderler. Turizm dediğimiz hadise böyle doğar. Zamanımızda iyice kalabalıklaşan sanat-kültür seyyahları böyle peyda olur.

Son Medici Anna Maria Luisa, Medici Hanedanı’na ait bütün serveti, koleksiyonları, müzeleri 1743 yılında Floransa halkına vasiyet eder. Vasiyetine göre hiçbir eser Floransa’yı terk etmeyecek ve “devletin şanı, kamunun yararı ve yabancıların merakı” için ilelebet korunacaktır.

Medici koleksiyonlarında izleri görülmeye başlayan ve bu koleksiyonlara modern mahiyetini kazandıran, sanatın sekülerleşmesi, tarihselleşmesi, kamusallaşması ve yaratıcı deha kültürünün inşası gibi eğilimler, asıl Louvre’la bir sisteme kavuşur, rasyonalite kazanır.

19. yüzyıl müzeler çağını açan Louvre’dur. Louvre’la birlikte sanat, artık egemen bir hanedanı, prensleri, imparatorları ve tanrıyı temsil etmez. Geçmişin bütün sanatsal varlığını devralan halkları, onların kaderini, iktidarını, uygarlaşma ve ilerleme efsanelerini temsil eder. Ve sadece temsil etmekle, cisimleştirmekle kalmaz, bunu inşa eder. Louvre demek Fransa demektir. Devrim, evrensellik/ ulusallık/ bireysellik, aklın egemenliği, aydınlanma, yurttaşlık, demokrasi, devlet demektir. Kısacası modernlik Louvre’da örgütlenir, cisimleşir, teşhir edilir, göz önüne gelir, hakikat kazanır.

Modern zamanın sanat ve teknoloji himayecileri
Birleşik Arap Emirlikleri


Dubai

Artun konuşmasına modern zamanın medicilerinin Abu Dabi ve Dubai şeyhliklerinin kurucuları iki kuzen olduğunu söylüyor.. Göçebe bir Bedevi kabilesi olan Beni Yas kabilesi 1791 yılında Liva vahasını keşfeder ve bu yöreye yerleşmeye karar veriyor. Beni Yas soyundan gelen iki hanedandan biri, El-Falas’lar Abu Dabi’yi, diğeri El-Mahdumlar da Dubai’yi kuruyorlar. Bugün Abu Dabi Emirliğini yöneten Şeyh El Nahyan Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkanı.Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkanı. Dubai Emirliğini yöneten kuzeni Şeyh El-Mahdum da hem başkan yardımcısı hem de başbakanı. Bu şeyhler, Abu Dabi’yi ve Dubai’yi paranın ve sanatın Floransa’dan sonraki en önemli merkezi yapmaya kararlı görünmektedirler. Ve bu işe akıl havsala almayacak, bütün tarihin en şaşaalı dev projeleriyle koyulmuş bulunmaktadırlar. Bu hiper-projelerle, sıfırdan hiper-real bir alem oluşturmak peşindedirler.

Bu projelere göre Dubai teknoloji, mimari ve lüksün,Abu Dabi de kültür ve sanatın başkenti olacakmış.Dubaide suni olarak inşa edilen palmiye adası ve yukarıdan bakınca dünya haritası şeklinde adalar var.Dünyanın en yüksek kulesi olan El Burj ise 700 000 kişi kapasiteli ve 1.2 km yüksekliğinde.Yedi yıldızlı ,müşterilere rolles royce lar ve valeler tahsis edilen lüks oteller de cabası.Hidropolis oteli denizin otuz metre altında ve deniz kızları seyredilerek kahvaltı edilebiliyor.

Abu Dabi de ise 27 km lik bir alana kurulacak Saadiyat projesi ada üzerinde kültür kenti ,30 milyar dolara mal olacak kent 2018 de bitecekmiş.. Bu kompleks başlı başına bir kültür şehri oluşturarak diğer etkinliklerin toplaştığı öteki şehirlerle eklemlenecektir. Öteki şehirler, baştafinans şehri olmak üzere, internet şehri, medya şehri, Harvard’ın yönetimindeki sağlık şehri, şahların 64 kat yüksekliğinde olduğu ve Dünya Satranç Birliği Merkezi’nin bulunduğu satranç şehri gibi şehirlerdir. Her şehir, kendi özel yasaları, yönetimleri, güvenlikleri bulunan bir küresel şirketler birliği gibi örgütlenmiştir. Bir tür çağdaş beylikler veya kapalı cemaatler (gated communities). Şeyhler ise bir bakıma bu şirketlerinCEOları gibi görev yapar.

Louvre Abu Dabi’ye geliyor ve karşılığında toplam 1,3 milyar dolar alıyor. Louvre’un gelmesi tabii son derece anlamlı: Modernliği kuran müze, ona son veren bir rejim tarafından satın alınıyor. Gerçi Louvre da bir başka rejimin, koleksiyonlarına el koyduğu prenslerin yönetiminin sonunu simgeliyordu. Ama bu kez, Louvre’un Avrupa prenslerinden aldığını, iki yüzyıl sonra Arap prenslerine iade etmesine tanık oluyoruz. Fransız aydınlarının “Louvre Satılık Değildir” diyerek bu olaya karşı ayaklanmaları kar etmiyor ve Chirac giderayak imzayı atıyor. Herhalde, bu arada şeyhlerin Fransa’dan aldıkları son model 40 airbus uçak ve10, 4 milyon dolarlık silah karşısında direnemiyor.

Bütün bunlar modernliğin sona erdiğini ,postmodern dönemle birlikte görünüşün,biçimin ,şöhretin ve pazarlamanın öne çıktığı yeni dönemin başladığını açıkça gösteriyor.

Öteki Dubai ve Rönesans

Tabii bütün bu Abu Dabi ve Dubai fenomeninin, bu serapların, simulacrumun bir de öteki gerçek yüzü var Dubai gerçekten küresel sermayeyi tanımlayan sınırsızlığın, vatansızlığın vahası. Hiçbir kayıt, koşul, denetim olmayınca para da buraya akıyor. Özellikle de kara para. Dolayısıyla küresel mafya cirit atıyor burada. Böyle olunca küresel korporasyonlar, özellikle petrol ve savaş endüstrileri de buraya yığınak yapıyor. Örneğin, Halliburton. Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin kurduğu ve bu görevinden önce CEO’su olduğu Halliburton Şirketi, merkezini Dallas’tan Dubai’ye taşıyor. Son günlerdeki Blackwater skandalını biliyorsunuz: Hani birtakım özel güvenlik şirketlerinin askerleri keyiflerince bir çok sivili öldürüyorlar Irak’ta. İşte bu Blackwater Güvenlik Şirketi, Halliburton’ın bünyesinde bir kurumdur. Körfez, petrol kadar savaştan ve terörden de para kazanıyor. Çünkü her ikisi de petrol fiyatlarını fena halde tırmandırıyor. Bu tırmanış özellikle New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırılarla hızlandı. Para trafiğinin buradaki denetimsizliğinden yararlanan Taliban ve El Kaide örgütlerinin de Dubai İslam Bankası üzerinden çalıştıkları biliniyor. Bunun karşılığında, tabii bu örgütler de din kardeşlerinin kulelerine dokunmuyorlar. Aynı zamanda Dubai dünyanın en pahalı, fakat en canlı fuhuş pazarı. Yukardaki tablodan da başka türlü olması beklenemez.

Emirliklerde sermaye ve yöneticileri ne kadar özgürse, emek de o kadar mahpus. İşçiler hep gözden uzak veya gözden saklanmış şantiyelere kapatılıyorlar. Dolayısıyla kimse onları görmüyor. Ortalıkta emek yok, işçi yok, dolayısıyla yoksulluk da yok. Sanki sınıfsız bu toplumlar. Mike Davis buna “dünyada servet sahiplerinin komünizmi” diyor. Oysa, çoğu Güney Asya’an gelen işçiler, Dubai’nin görkemini inşa etmek için son derece gayri insani koşullarda çalışıyorlar e barınıyorlar. Cehennemi sıcakta her gün 12 saat iş görüyorlar ve karşılığında 100-150 dolar aylık alıyorlar. Yalnız 2004’te iş kazalarında ölen işçi sayısı 880. Ölmeyip de işi bitenler veya çalıştıkları koşullara razı gelmeyenler hemen sınır dışı ediliyor. Geldiklerinde ise, kaçmasınlar diye pasaportları ellerinden alınıyor. Bir tür yeni kölelik rejimi.Zaten 1971’e kadar İngilizlerin vekilliğinde yönetilen Dubai’de kölelik daha yeni, 1963’te kaldırılmış.. Kısacası, yurttaşlık yok, bireysel egemenlik yok, sendika yok, muhalefet yok, demokrasi yok, …  Bir şirketler federasyonu. Ve bu şirketler federasyonun CEO’su şeyhler; yöneticileri, uzmanları ise onları Osmanlı’ya karşı himaye etmek üzere vaktiyle bölgeye gelen İngilizler. Mike Davis’e göre sonuçtaki tablo, “neoliberal ütopya’nın ta kendisi” : Friedman, Hayek gibi neoliberalizmin fikir babalarının kurduğu Chicago Üniversitesi Ekonomi Okulu tarafından tasarlansaydı da ancak bu kadar olurdu.

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Floransa’lı Medici Hanedanı ve Rönesans Sanatı

  1. Ali Artun(Sanat Müzeleri) kitabından sınavım var ve kesinlikle gerekli olan bilgiyi aldım. Ellerinize sağlık:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>