Schopenhauer:Yaşamı ve Felsefesi

Resim

Schopenhauer, Arthur (1788-1860)
Hegel’in “iyimserci usçuluk” anlayışına karşı temellendirdiği “kötümserci istenç felsefesi”yle, Tolstoy ile Conrad’dan Thomas Hardy’e, Proust ile Wagner’den Thomas Mann’a, Nietzsche ile Freud’dan Wittgenstein’a dek kendisinden sonraki pek çok yazar, sanatçı ve filozof üstünde derin etkiler bırakmış “Kant sonrası” Alman filozofu.

İngiliz dostu olmasıyla tanınan varlıklı ve açık görüşlü bir ailenin oğlu olarak Danzig’de dünyaya gelen Schopenhauer, çocukluğu boyunca ailevi nedenlerle sürekli yolculuk etmek durumunda kalmıştır. Nitekim eğitiminin değişik aşamalarını Almanya dışında, en çok da İngiltere ile Fransa’da sürdürmüş olması, klasik diller ile çoğu modem Avrupa dilini iyi derecede konuşabilmesinin başlıca nedenidir. Kendisinden sonra yerine geçmeye ısınsın diye, henüz çocuk denebilecek bir yaşta babasının dayatmalarıyla iş yaşamına girmiş olmakla birlikte, babasının ölümünden sonra kendi isteği doğrultusunda tıp eğitimi almak üzere 1809 yılında Göttingen Üniversitesi’ne kayıt yaptırmış; babasından kalan hatırı sayılır mirasla yaşamının sonuna dek en ufak bir maddi güçlük çekmeden yaşamıştır.

‘Tıp eğitimi almaya daha yeni başlamışken ilgisi bütünüyle felsefeye kayan Schopenhauer, çok geçmeden kendilerine nefret derecesinde tepki duyacağı Fichte ile Scweiermacher’den de dersler aldığı Berlin Üniversitesi’nde iki dönem felsefe öğrenimi görmüştür. O bunu hiçbir zaman kabul etmeyecek olsa da özellikle “istenç” anlayışının oluşumu üzerinde Fichte’den aldığı bu derslerin büyük bir payı olduğu kuşku götürmezdir. Bu arada annesinin bir romancı olması onun gençlik yıllarını geçirdiği Weimar’ da Goethe, Scwegel ve Grimm Kardeşler ile tanışmasına vesile olmuş; 1813-1814 kışında kısa bir süreliğine de olsa Goethe ile düşünsel bir yoldaşlık kurmasına olanak tanımıştır. Goethe, en azından başlarda, Schopenhauer’un felsefesi ile Newton’a karşı geliştirdiği kendi “renkler kuramı” (Farbenkhre) arasında birbirini bütünleyen bir ilişki olduğunu belirtmiş; buna karşı Schopenhauer da 1816 yılında tamamladığı “Uber das Sehn und die Farben” (Görme ve Renkler Üzerine) adlı incelemesini Goethe’nin renkler kuramından aldığı esinle yazdığını içtenlikle dile getirmiştir.

Resim
Irvin Yalom’un yazdığı “Schopenhauer Kürü” isimli kitabın orjnal kapağı

Schopenhauer, bütün düşünsel yaşamı boyunca gerek dönemin egemen felsefesi Hegelciliği gerekse akademik felsefeyi eleştirileriyle yaylım ateşine tutmuştur. Nitekim asla vazgeçmediği bu sözünü sakınmayan tavn, onun felsefi çalışmalarının değerinin yaşamının son on yılına gelene dek çok büyük ölçüde gözardı edilmesi ya da kasıtlı olarak görmezden gelinmesi gibi olumsuz bir sonuç doğurmuştur. İlginç olanı, kendi ülkesinde ancak yaşamının sonlarına doğru edinebildiği bu seçkinliği de çok büyük ölçüde Almanya dışından bir kaynağa, ingiliz yararcılarının dergisi Westminsler Review’da yayımlanan bir dizi tanıtım yazısına borçlu olmasıdır. Bununla birlikte, Schopenhauer’un ulusal boyutta bir tanınırlık kazanmasında, 1848 devrimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla toplumun içine düştüğü genel karamsarlık durumunun da etkili olduğu söylenebilir. Nitekim yoksayıcı tınılarının keskinliğiyle dikkat çeken dönemin toplumsal çöküntü ruhu, önce onun kötümsercilik anlayışını, hemen ardından da bir bütün olarak felsefesini popüler bir konuma taşımıştır. Yetişkin yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği Frankfurt’ta yazdığı büyük felsefe yapıtlarında istediği yankıyı uyandıramayan Schopenhauer, iki ayrı cilt olarak yazdığı, denemeler ile (s)özdeyişlerden kurulu “Parerga und Paralipomena” (Kalıntılar ile Kırıntılar, 1851) başlıklı yapıtının büyük bir ses getirmesiyle, bir anda bütün Almanya’da tanınan, beğeniyle okunan bir yazar konumuna gelmiştir.

Söz konusu yapıtta yer alan, kadınların gerçekten anlayabilecekleri tek kitabın yemek kitabı olduğu türünden keskin tümcelerle dolu “Kadınlar Üstüne” gibi ateşli denemeleri, tıpkı kendi döneminde olduğu gibi günümüzde de türlü övgülerle birlikte tüm şimşekleri de üzerine çekmeyi sürdürmektedir.

En çok etkisi altında kaldığı felsefe yapıtları arasında Platon ile Kant’ınkilerin yanı sıra Hint felsefesinin temel kaynakları olan Upanişadlar da dikkat çekmektedir. Schopenhauer, bu özelliğiyle, günümüzde dahi Doğu felsefesi ile Batı felsefesini başarıyla ilişkilendirmiş az sayıda fılozoftan biri olmayı sürdürmektedir.

Doğu fılozofları üstüne ayrıntılı çalışmalar yaparak Batı felsefesince alımlanabilir bir biçimde Doğu felsefesini yeniden yapılandıran ve felsefesinin temel öğretilerini Hint dini ile Buddhacılığın öğretileriyle açıktan besleyen ilk Avrupalı filozof olmasının yanı sıra

    Schopenhauer’un Batı felsefesi tarihinde, öteki pek’ çok şey bir yana, özellikle şu nitelikleriyle önemli bir yer tuttuğu söylenebilir:

  • (ı) tarihe mal olmuş pek çok büyük fılozofun tersine, genel felsefe anlayışına olgunluk, yetişkinlik ya da geç (sonraki) döneminde değil, düşünsel yaşamının ta başlarında ulaşmış olmasıylaki ilerleyen yıllarda yazdığı hemen bütün yapıtlar, daha ilk yazılarında ulaştığı bu genel konumun temel eğilimlerini çeşitli bakımlardan açımlamaya dönük bir nitelik sergilemektedirler;
  • (II) “tanrıtanımazcılık”ın metafizik dayanaklarını sağlam bir biçimde, üzerine tanrıbilimin gölgesini düşürmeden ortaya koyan ilk filozof olmasıyla;
  • (lll) acı çekmenin evrenselliğini vurgulayan, acı yaşantısı üstüne kendisinden önceki hiçbir filozofun yapmadığı denli kapsamlı bir açıklama sunan ilk fılozof olmasıyla;
  • (iv) istemenin tüm gerçekliğin ana belirleyeni olduğunu savunan “istenççilik” anlayışım geliştirmiş olmasıyla;
  • (v) usun istencin bir aracı olarak tasarlandığı bir anlayış temelinde bilginin istence tabi olduğunu göstererek bilinçdışı tasarımı ilk kez felsefenin gündemine sokmasıyla.
Özellikle Schopenhauer’un “istenççilik” savunusuyla usdışına yönelik yaptığı önemli vurgu, modern felsefenin akış yönünde önemli bir değişiklik meydana getirmiş; Kierkegaard, Nietzsche, Bergson, James, Freud gibi pek çok önemli düşünür, istenç bağlamında sunduğu çözümlemelerle vardığı sonuçları onaylamasalar da, istenç anlayışıyla Schopenhauer’un felsefe tarihinde yeni bir başlangıç noktasının temellerini attığı konusunda en u fak bir kuşku belirtisi dahi göstermemiştir.
Schopenhauer’un en temel felsefe savunusu, evrendeki her şeyin altında yatan temel gerçekliğin, yani Kant’ın “kendinde şey”inin (Ding an sich), “istenç” olduğunu tanıtlamaya yöneliktir.
Bu bağlamda, Kant’ın “kendinde şey (noumenon) dünyası”nın insan bilgisine açık olmadığı savına karşı, Schopenhauer ne düşünsel olarak ne de duygusal olarak kendinde şeyin bilinemez olduğu düşüncesiyle yaşayamayacağımızın altını çizerek kendinde şeyin zorunlu olarak görüngüler dışında doğrudan bilgisine sahip olduğumuz tek şey olan iç deneyimimizin nesnesi “istenç” olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte Kant’ın kendinde şeyin kendi içinde birlikli bir yapısı bulunduğuna yönelik düşüncesini kabul eden Schopenhauer, bütün görüngülerin temelinde yatan en son gerçeklik olarak istencin de birlikli bir yapısı olduğunu savlayarak buna gerekçe olarak da çokluğun yalnızca uzam ile zaman bağlamında söz konusu olduğunu göstermiştir. Ayrıca adı çoğunlukla “kötümsercilik” anlayışının en önemli kurucuları arasında da anılan Schopenhauer, insanın en son anlamda kurtuluşunun ancak usdışı kozmik istenci yenmesiyle olanaklı olabileceğini savunur.
Schopenhauer, bir yanda insan zihninin uşağı olacak denli bedene ya da fiziksel organizmaya bağımlı olduğuna yönelik savunusuyla, öbür yanda istenç ile tutkuların çoğunlukla us yoluyla bastırılıp çarpıtıldığına yönelik saptamasıyla, Freudcu ruhçözümleme kuramını da öncelemeyi başarmıştır.

Resim

Schopenhauer’in Jeana üniversitesinde doktora tezi olarak sunduğu “Yeter Neden ilkesinin Dört Saçaklı Kökü, 1813″ başlıklı çalışması, pek çok bakımdan yaşamının ilerleyen yıllannda vereceği felsefe yapıtlannın temelini ‘oluşturmasıyla oldukça önemlidir. Tezin temel savı, Kant’ın “görüngüler (pheinomenon) dünyası”na karşılık gelen “tasarımlar dünyası”nın bütünüyle “yeter neden ilkesi”nce yönetildiğidir. Bu ilkeye göre, olanaklı bütün nesneler, hem öteki nesnelerce belirlendikleri hem de kendileri dışındaki bütün öteki nesneleri belirledikleri zorunlu bir ilişki içinde bulunmaktadırlar. Dolayısıyla, her bilinç nesnesi ancak öteki nesnelerle ilişkisi doğrultusunda açıkIanabilirdir. Bu noktada Schopenhauer, ancak bu durumu baştan benimsemek koşuluyla, Kant’ın tanımladığı anlamda dünyaya ilişkin bir-takım zorunlu sentetik a priori doğruların bilinmesinin olanaklı olduğu saptamasında bulunur.

Schopenhauer’a göre “yeter neden ilkesi”nin bütün tasarımların (ya da görüngülerin) kendisine uymak zorunda olduğu dört temel biçimi vardır. Schopenhauer, yeter neden ilkesinin kökünü oluşturan bu dört temel biçimi sırasıyla, (ı) “oluş”; (ıı) “varolma”; (ııı) “bilme”; (ıv) “eyleme” olarak belirlemiştir.

    Schopenhauer, tasarımlar arasındaki bu zorunlu ilişki türlerinden,

  • “oluş”ta nedensellik ilkesi diye de bilinen neden sonuç ilişkisini;
  • “varolma”da uzam-zaman ilişkisini;
  • “bilme”de öncül-sonuç arasındaki kavramsal ilişkiyi;
  • “eyleme” de eylem-itki ilişkisini temellendirmektedir.

Schopenhauer bu düşüncelerini başyapıtı “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya, 1818″ çok daha derinlikli bir bakış altında alabildiğine ayrıntılandırmıştır. Bu bağlamda Schopenhauer’un gözünde Kant’ın övülmeyi hak eden en büyük başarısı, görüngüler dünyasını kendinde şeyden son derece başarılı bir biçimde ayırarak, insan özgürlüğünü görüngüler alanına değil de kendinde şey alanına yerleştirmiş olmasıdır.

    Kant’ın bu ayrımı doğrultusunda dünyayı

  • “tasarım dünyası” ile
  • “istenç dünyası” olarak

ikiye bölen Schopenhauer, ünlü “Dünya tasanmlarımızdan ibarettir” savsözünde de açıkça görülebileceği gibi, dünyanın özne olmadan olamayacağını, dünyadaki her şeyin varolmak için bir özneye gerek duyduğunu düşünmüştür. Buna bağlı olarak dünyadaki bütün nesnelerin formlarının, öznede a priori olarak bulunan formlarla açıklanabileceğini savunmuş; bu formları her durumda yeter neden ilkesiyle temellendirme yoluna gitmiştir. Nitekim buradan hareketle matematiği, fiziği, felsefeyi ve etiği sırasıyla yeter neden ilkesinin temel görünümleri olan “neden-sonuç”, “uzam-zaman”,’öncül-sonuç”, “eylem-itki” ilişkileriyle tanımlamıştır. Ancak tıpkı Kant gibi Schopenhauer da yeter neden ilkesinin görüngüler dünyası ile kendinde şey dünyası arasındaki ilişkiye uygulanmasına kesinkes karşıdır. Görüngüler dünyası dünyanın yalnızca dış görünümüdür; dünyanın çekirdeğini oluşturansa istenç dünyasıdır.

Bu nedenle istenç, zaman ile uzamın dışında bulunmakta, ussal düşünce ile bilgi üzerinde kesin çizgilerle belirleyici olmaktadır.

Resim

Schopenhauer, büyük uğraşlarla yazdığı bu yapıtın umduğu sesi getirmemesi üzerine, aradan epey bir süre geçtikten sonra kitaba metafiziğinin genel bir değerlendirmesini sunduğu bir ek cilt yazma gereği duymuştur (1844). Bununla birlikte, bu önemli yapıt ilk yayımlandığı sıralarda büyük bir başarı kazanmamış olsa da Schopenhauer’un Berlin Üniversitesi’nde asistanlık almasını sağlamıştır. Nitekim elinde bu çalışmasıyla ders vermek üzere Berlin Üniversitesi’ne başvuran Schopenhauer, Hegel’le girdiği tartışma sonrasında isteğini yeterlik değerlendirme komitesine kabul ettirmeyi başararak akademik dünyaya ilk adımını atmıştır.

Aldığı asistanlıkla burada bir süreliğine felsefe dersleri veren Schopenhauer, aradan çok geçmeden kendisini şarlatan ve sofist olarak tanımlayan dönemin büyük fılozofu Hegel ile açık bir çatışma içerisine girmiştir. Nitekim kendisine verilen ders saatlerini değiştirerek, derslerini özellikle Hegel’in ders saatleriyle çakışacak biçimde vermeye başlamış; böylelikle Hegel’in öğrencilerini kazanarak ondan daha üstün bir düşünür olduğunu herkese kanıtlamak istemiştir. Ne var ki hemen bütün öğrencilerin Hegel’in büyüsüne kapılarak onu dinlemeye gitmesiyle açık bir başansızlığa uğrayan Schopenhauer, Hegel karşısında büyük bir yıkıma uğramış olmanın verdiği öfkeyle hemen ders vermeyi kesmiş, emekli olacağı 1831 yılına dek insanlardan ve toplumdan uzakta kendini bütünüyle çalışmalarına vermiştir.

Schopenhauer bu dönemde onlardan daha üstün olduğunu düşündüğü Hegel, Schelling ve Fichte’yi “çalçene”, “soytarı”, “şarlatan” türünden yer yer sövgüye varan ağır bir dille eleştirmiş; onların Kant’ın bıraktığı felsefe kalıtını hakları olmadığı halde zorla sahiplendiklerini öne sürerek, Kant’ın gerçek bir kalıtçısı varsa onun da kendisi olduğunun altını koyultarak çizmiştir. Schopenhauer’un hemen bütün yazılannda akaderniye yönelik bu öznel vurgularının önemli bir yeri bulunmakla birlikte, ötekilerle karşılaştırıldığında “Parerga und Paralipomena” içinde yayımladığı “Üniversite Felsefesi Üstüne” başlıklı yergi yazısının başlı başına akademik dünyadaki deneyimlerine dayanan özgeçmişsel bir kökeni bulunmaktadır. Bu yazıda bir anlamda kendisini dışlayan akademik felsefeye ve felsefecilere duyduğu bütün yergi dolu selamlarını göndererek boşaltmıştır.

Felsefesine geri dönersek, Schopenhauer’un “dünya denen bilmece”ye getirdiği çözümün kalkış noktasını, özünde Kant’a borçlu olduğu ama az çok bozarak benimsediği bir tür aşkınsal idealizm anlayışının oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim bu bağlamda kendisini, Kant sonrası filozoflar arasında Kant’ın felsefesini ileriye en çok taşıyan, Kant’ın anladığı anlamda “geleceğin felsefesi”ni en çok gerçekleştiren filozof olarak görmüştür. Ancak her görüngüye karşılık gelen bir de içsel gerçeklik bulunmaktadır. Bu bağlamda iç deneyimimiz bize şeylerin bu içsel doğasına yönelik belli görüler sunma yetisi taşımalıdır

Schopenhauer’a göre bu içsel doğa istençtir; bir ağacın büyümesinden insan davranışlarının doğasına kadar tüm doğal süreçler istencin değişik ölçülerdeki dışavurumlarıdır.

Dolayısıyla, iç deneyim aracılığıyla, kişinin kendi bedeninde varolan içsel istenç gerçekliğinden yola çıkarak varolan her şeyin doğasına hükmeden kendinde şeyi, yani istenci dolaysız bir biçimde bilmesi olanaklıdır. Hem bir nesne olarak hem de bir istenç olarak yaşamakta olduğumuz bedenimiz, istencimizin nesnelleşmesinden başka bir şey olmayan bedensel deneyimimiz, bize evrendeki her şeyin özünü istencin oluşturduğunu, doğadaki bütün varlıkların evrensel bir istencin nesnelleşmesi olduğunu bildirmektedir. Canlı ya da cansız bütün kendilikler istencin değişik biçimlerde ve derecelerde nesnelleşmiş görünümleridir. Bu anlamda evrenin en son anlamdaki gerçekliği olan bu istencin yok olup gitmesi söz konusu değildir; yok olup gider gibi görünen bütün varlıklar bir başka istenç görünümü altında varlıklarını sürdümektedirler. Bu söylenenlerden de çıkarsanabileceği gibi, evrende değişik türden varlıklar değişik ölçülerde istenç taşımakta, istençlerini değişik yollarla açığa vurmaktadırlar. Schopenhauer, görünürdeki bu istenç farklılıklarını Platon’un İdealar Kuramı’na giderek açıklama yoluna gitmiştir. Ona göre İdealar, görüngüler dünyasındaki değişik türden nesnelerin evrensel ilk örnekleri olarak bir istenç sıradüzeni meydana getirmektedirler. Ne var ki bu sıradüzenin her günkü deneyimlerde çoğunlukla gözardı edildiğine dikkat çeken Schopenhauer, insanların daha çok tikeller ve onların pratikte taşıdıkları değerlere odaklanmayı yeğledikleri saptamasında bulunmuştur.

Schopenhauer’un Platonculuğu kendi felsefesine doğal türler açıklamasıyla soktuğu görülmektedir. Bütün görüngüsel kendilikler aynı istencin dışavurumları olmalarına karşın bunların değişik türler altında çeşitli kılıklara girdiği görülmektedir. İşte bu durumu Schopenhauer, Platon’un İdealar ya da Formlar öğretisini yeniden canlandırmak yoluyla açıklamıştır. Bu çerçevede Platon’un İdeaları, görüngüler dünyasındaki gelip geçici tikellerin bengisel ilk örnekleri olarak, bir biçimde istenç dünyasıyla tasanm dünyasını birbirine bağlayan bir köprü görevi görmektedirler. Her bir tikel belli bir İdeayı açığa vurmaktadır.

Nitekim Schopenhauer’un gözünde “estetik deneyim”, tikellerdeki tümel İdeaların tanınabildiği bir bağlamdır; kendisine ancak böyle bir bağlamdan bakılan nesne insana “güzel” olarak görünmektedir. Schopenhauer’a göre estetik deneyim, “istenç girdabında oradan oraya savrulan ama bir türlü boğulmayan insanın ana istirahatgahıdır”.
Estetik deneyimde alınan hazza bağlı olarak bireyliğin, dolayısıyla ben’in anlamı da değişmekte, istençsiz bir bilince, dolayısıyla da tümele giderek daha bir yaklaşılmaktadır. Bu noktada Schopenhauer için tümelleri ya da Platoncu Formlar işin içine karıştırmaksızın saltık gerçekliği, tüm gerçekliğin altında yatan istencin asıl doğasını dolay(ım)sız bir biçimde deneyimlememizi sağlayan sanatın en arı biçimi müzik, öteki sanatlarla karşılaştırıldığında bu durumun en iyi yaşanabileceği alandır. İstenç sonlu istekleri doğuran en temel metafizik ilke olduğundan, insanların bütün yaşamları istemeyle, dolayısıyla da yaşanan mücadelelerle, çatışkılarla, doyumsuzluklarla ve düş kırıklıklarıyla geçip gitmektedir. İstenç bu anlamda bütünüyle bizi biz yapan olsa da çektiğimiz bütün acıların da ana kaynağıdır. Bireyler arasında yaşanan çatışkıları ürettiği gibi, kah istediğimizin önemli bir şey olduğuna bizi öyle ya da böyle inandırarak, kah durmadan yeni arzular doğurarak sonunda canımızın yanacağı kötü eylemlerde bulunmamıza ne den olmaktadır. Acı çekmeye yol açtığı gibi acıdan kaçınmaya yönelik bütün çabalara da taş koymaktadır. İşte istencin insanın başına ördüğü bütün bu sorunlar karşısında, genelde estetik deneyim daha özeldeyse müzik insana belli bir süreliğine de olsa bir soluklanma olanağı tanımaktadır; ama bu süre zorunlu olarak kısa erimli olduğundan, insan her durumda gerisin geriye “evrensel özne” olarak istençsizlik halini yitirerek “isteyen ben”e geri dönmeye yazgılıdır.

Resim

Tüm felsefesine içkin bir konumda bulunan Schopenhauer’un genel kötümser(ci)liği, yaşamı istencin boyunduruğunda geçen ve geçmeye yazgılı olan hep bir kötülük alanı olarak tasarlamasına neden olmuştur.

Buna göre, istencin insana bütün buyurduklarının “can sıkıntısı” ile “acı çekmek”ten başka bir yere çıkması ya da bir üçüncü duygu doğurması söz konusu değildir. İstencin nasıl gerçekleştiğine, evrenin istenççe nasıl belirlendiğine bakıldığında, yaşam zorunlu olarak kötü olmak durumundadır. Bu kötülük ise ancak istencin olumsuzlanmasıyla giderilebilirdir; yani sürekli kötülüklerin ve acıların kol gezdiği bu dünyadan kurtulmanın en güvenilir yolu, istence hayır diyerek yaşamın olumsallıklarından el etek çekmeyi başarabilmekten geçmektedir.
    Nitekim bu bağlamda Buddhacılığın Dört Yüce Hakikat’inin Schopenhauer tarafından da sonuna dek savunulduğu götülür:

  • yaşamak acı çekmektir;
  • acı çekme temelde istemeden kaynaklanmaktadır;
  • acı çekmenin önüne ancak istemeden kurtularak geçilebilir;
  • aşırılıklardan uzak bir yaşam acının sebebi olan istemeden kurtulmanın tek yoludur.

Açıkça ayırt edileceği üzere, Schopenhauer’un “yaşama istenci”ni bütünüyle olumsuzlamaya dönük *Nirvana yaşamı savunusu özünde bir tür çileci yaşam etiği üstüne bina edilmiştir. Azizlere yakışır bir biçimde yaşayan kimse, evrendeki bütün görüngüleri yönetenin aynı istenç olduğunu, istenç yoluyla gelip geçici yararlar dışında bengisel anlamda hiçbir kazanım elde edilemeyeceğini anlamış; kendisi üstünde hiçbir istenç edimiyle bozulamayacak sağlam bir denetim kurmayı başarmış kimsedir. Ne var ki pek çok felsefeci, yaşam öyküsüne bakıldığında Schopenhauer’un öyle hiç de dünyevi hazlardan el etek çekme gayreti içinde olmadığını gerekçe göstererek, bu söyledikleriyle kendi yaşamının büyük bir tutarsızlık sergilerliğine dikkat çeker. İntihara bütünüyle karşı olduğu gibi Doğulu felsefelerin temel öğretisi “ruh göçü”nü de yadsıyan Schopenhauer, intihar etmenin bir çıkış olmadığını çünkü intiharın da son çözümlemede istencin istediğinin yapılarak istencin olurlanmasından öte bir anlama gelmediğini öne sürmüştür.

    Schopenhauer, insana gerçek kurtuluşu getireceğini düşündüğü istenç ile girilen amansız savaşta yalnızca üç etmenin yardımcı olabileceği belirlemesinde bulunmuştur:

  • “felsefece düşünme”,
  • “sanat yapıtlarıyla girilen dolayımsız ilişki”,
  • birbirimizden yalnızca görünüşte (görüngüsel olarak) ayrı olduğumuz ama gerçekte bir olduğumuz düşüncesinden hareketle “ötekilere duyulan duygudaşlık ya da acıma”.

Schopenhauer’un yukarıda anılan yapıtları dışında aber den Wilkn in der Nahff (Doğadaki İstenç Üstüne, 1836) ile aber die Grundlage der Moral (Ahlakın Temeli Üstüne, 1841) başlıklı iki denemesini bir araya getirdiği “Etiğin İki Temel Sorunu, 1841″ başlıklı bir de etik kitabı bulunmaktadır. Bu bağlamda Schopenhauer’ un felsefesinin bir bütün olarak mutsuzluk ile ebedi kurtuluş tasarımları çevresinde yapılanmış olsa da aynı zamanda bir ahlak felsefesi öğretisi de içerdiği düşünülebilir. Buna göre, istenç insanda değişik duygulanımlar, eğilimler ya da yönelimlerle ortaya çıkmaktadır. Bunlardan hazza ve mutluluğa götürenler “ahlaksal”, diğerleri “ahlakdışı” diye nitelene gelmişlerdir. Oysa bu nitelendirmeler Schopenhauer’un gözünde bütünüyle bencilce yapılan çıkarsamalar oldukları gibi, istenç gerçeğinin yeterince kavranamadığının da açık bir göstergesidirler. Bu anlamda Schopenhauer için ahlakın en temel ilkesini sulandırmadan, olabildiğince yalın biçimde ortaya koymak olanaklıdır: “ahlak hiç kimseye zarar vermemek, başkalarına elden geldiğince yardım etmektir.”Ama buna karşı ahlaka bir temel bulmak hiç de öyle kolay değildir: “Bencil duygulardan, ahlak dışı itkilerden, usdışı eğilimlerden hangi ussal dayanak doğrultusunda bütünüyle sıyrılınabilir?” Schopenhauer için doğrudan ahlakın temeline yönelik böylesi önemli bir sorunun yanıtının bulunabileceği olası tek yer metafiziktir.

Schopenhauer’un yazma biçeminin özellikle her biri ayrı bir yazın ustası olan Alman filozoflar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Nitekim fılozof yapıtlarını dönemin klişeleşmiş söyleme biçimlerinden, yerleşik ağızlarından, bulanık felsefe deyişlerden bütünüyle uzakta, gündelik dilin yalın, duru açık seçildiğiyle kaleme almıştır. çoğu yazın kuramcısına göre, getirdiği yazınsal yeniliklerle yeni bir yazın biçeminin muştulayıcısı olan Schopenhauer, “sözlü saldın dili”ni olağanüstü bir güzellikte kullanmıştır. Bu bağlamda geliştirdiği yazınsal yeniliklerin kaynağında, duyduğu öfkeyi alabildiğine değişik yollarla dile dökme isteğinin yattığı söylene bilir. Yazınsal bir kılığa büründürdüğü öfkesinden, başını Ficlıte, Schelling ve Hegel’in çektiği Alman idealistleri ile dönemin akademik felsefecileri paylarına düşeni fazlasıyla almışlardır. Özellikle Parerga und Paralipomena’ da ortaya koyduğu (s)özdeyişlerle “(s)özdeyişle felsefe yapma geleneği”nin de ön-cülerinden sayılan Schopenhauer, günümüzde dahi geliştirdiği metafizik öğretilerden çok bu (s)özdeyişleriyle ilgi uyandırmaktadır. Bunun yanında Schopenhauer, ele alınan şeyin değerli olup olmadığını, sanıldığı kadar yetkin olup olmadığını sınamaya yönelik olarak uyguladığı “tartıya çıkarıcı” eleştiri biçemiyle yalnızca felsefecilere değil, pek çok büyük yazara da esin kaynağı olmuştur. Felsefe tarihinde kendi özgün düşünceleri yanında, özellikle Nietzsche üstündeki etkisiyle de sıkça gündeme gelen Schopenhauer, bir başka büyük fılozof Wittgenstein’ın da bütün yaşamı boyunca beğenerek okuduğu birkaç filozoftan birisi olmuştur.

Nietzsche, sonradan bütünüyle terk ettiğini söylemekle birlikte, gençliğinde Schopenhauer’a delicesine tutkun olduğunu içtenlikle dile getirmiştir

. Öte yanda kimi felsefeciler ile müzik tarihçilerinin Richard Wagner’in Tristan ile Isolde başlıklı ünlü yapıtında Schopenhauer’un kör istencini müzik yoluyla anlatmaya çalıştığına yönelik düşünceleri de ilgi çekicidir

Felsefe Sözlüğü -Abdülbaki Güçlü-Erkan Uzun Bilim ve Sanat Yayınları s.1280-1287
Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to Schopenhauer:Yaşamı ve Felsefesi

  1. Schopenhauer in Kant ın mirasçıcı olarak ortaya çıktığını görüyoruz.Nietzschenin ortaya çıkışına daha kırk sene veya fazla var.Hegel ile aynı dönemde Schopenhauer. Hegel de Kant ın mirası üzerinde yükselen bir felsefe kurmakta.Ancak maksadı Kantın hakkında bir şey bilemeyeceğimizi öne sürdüğü numenal dünya ile fenomenal dünyayı bir çatı altında toplayan geçmişi,bu günü ve geleceği ile “her şeyin felsefesini” ortaya koymak.Kant “şeyler işte böyle” der ancak “neden öyle” açıklamaz,bilemeyeceğimizi söylerken -tam bir durum tespitçisi iken- Hegel büyük bir spekülatiftir.Bir hekim gözü ile bakarsak dr.Kant hastalıkların belirtilerini tek tek ayrıntılı olarak açıklayan “semptomlar” kitabını yazmışsa ,dr.Hegel semptomların nedenlerini ve hastalığın seyrini-prognozu- da içeren “sendromlar” kitabını yazmıştır.Schopenhauer ise Kantı büyük hekim gözü ile görmüş ancak ona bir katkı yapmıştır.Her şeyi açıklayan dev bir teori değilse bile bir katkı yapmış ve Kantın bahsettiği kendinde şeyin-numenin “istenç” olduğunu ve bunu “yeter neden ilkesi” ile fenomenlerde olduğu gibi belirlenemediğini-açıklanamadığını ancak insanın kendisinde de bulunduğu için içsel olarak deneyimlenebildiğini ileri sürmüştür.Schopenhauer kendisinden sonra sazı eline alacak olan Nietzsche nin tersine “istenci” ortaya koyduktan sonra kötümser bir eda ile geri çekilmiş ve istenci ele geçirmenin değil ondan uzak durmanın yararlı olacağını ileri sürmüştür.Oysa ki Nietzsche istençten kaçmanın reakitf nihilizm ve dünyayı olumsuzlayan köle ahlakına ait bir tepkiden başka bir şey olmadığını iddia etmişti.Akisne Nietzsche ye göre dünyayı ve istenci olumlamak gerekir.İyi ve kötünün ,acının ve hazzın üzerine yükselmek gerekir.Bu esnada ödenecek bede acı ise Nietzsche-Schopenhauer ondan kaçarken-onun üzerine doğru yürür..İlginç değil mi?Nietzsche ye göre Schopenhauer,nihilizmin üçüncü aşamasını yaşayan pasif bir nihilisttir..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>