Nietzsche Hegel’ e Karşı

E.Munch un Nietzsche Portresi

Günümüzde pek çok post-yapısalcı düşünür, doğruluk ile durağan anlam düşüncesi “yanılsama” sını yermesi; iktidar istencine olan inancı; Dionysosça yaşama biçimini evetleyici tutumu; siyasal ve toplumsal eşitlik inancına beslediği düşmanlık nedeniyle Nietzsche’nin felsefesinden büyük ölçüde etkilenmektedir. Birkaç düşünürle örneklersek: 1950′li yılların sonlannda Nietzsche’nin düşüncesinden etkilenen Michel Foucault’nun bu yıllarda tarihselcilik ile insancılığa eleştirel bakmaya başladığını görürüz. Sol kanadın uzun bir süre boyunca etkin bir militanı olan bir başka yazar Jean-François Lyotard, Sovyetler Birliği’ ndeki gelişmeleri acımasızca yerdikten sonra Nietzsche’nin düşüncelerine dönmüştür. Jacques Derrida yazılarında sürekli olarak Nietzsche’yi yardımına çağırır. Gilles Deleuze de yine aynı biçimde Nietzsche’ den derinden etkilenmiş bir başka düşünürdür. Birçok yazar Marx’ın diyalektik yöntemi radikal biçimini kendine mal ederek, bu yöntemin tutucu içeriğini dağıtarak Hegel’i feshettiğini ileri sürer. Hegel felsefesinin hem biçimini hem de içeriğini bütünüyle yadsıyan Deleuze, gerek Hegel’in gerek diyalektik düşüncenin ilk gerçek eleştirmeninin Nietzsche olduğunu ileri sürer.

Şimdi dilerseniz, Nietzsche’ nin felsefesinin belli başlı özelliklerinin Hegel ve Marx’ a karşı girişilen polemikte nasıl kullanıldığını görelim. Nietzsche genellikle yanlış anlaşılan bir filozoftur;

“Klasik Yunan”üstüne düşünmek yerine “Dionysos” üstüne düşünürken, hatta “kendini yetkinleştirme” [self-perfection] üstüne düşünmek yerine açık açık “çekişme” ve “iktidar” üstüne düşünürken çoğunlukla üstüne konuştuğu “savaş”tır.

Burada onun düşüncesinin arkasında yatan pek çok şeyi görebiliyorum. Örneğin Nietzsche’ nin felsefesinde sürekli olarak yaratıcılığın göklere çıkarıldığını görürüz -bütün dahiyane yaratılarda yeni değerler ile yeni normların yaratılması söz konusudur. Bu yüzden Nietzsche ile Nietzschecilik arasında bir ayrım yapmamız gerektiği kanısındayım. Nietzscheci olmak bir anlamda kendi içinde çelişkilidir. Nietzscheci olmak için önce Nietzscheci olmamak gerekir.

Nietzsche devlet ile siyasal liberalizm gibi iki puta tapılmasına bütünüyle karşıdır, çünkü temelde siyaset karşıtı bir düşünürdür.

Her ne türden olursa olsun herhangi bir “parti”ye bağlı olma düşüncesine tiksintiyle bakar. Erkek ile kadın üzerine benzeri korkular salan bir iktidar diye düşündüğünden devleti uygunsuz görür. Gelgelelim, Nietzsche yalnızca devlete değil aynı zamanda her türden siyasetin yüceltilmesine de karşı çıkar.

Kısaca söylendikte, yaşamının ve düşüncesinin temel güdülenimi çağcıl dünyadan uzakta kendini yetkinleştirmeye çalışan siyaset karşıtı bireydir. O yüzden Goetheci insan tipinin, özünde devrimci olmayan, hatta devrim karşıtı olan, bir köşede derin derin düşünen bir insan tipi olduğunu düşünür Nietzsche.

Nietzsche’ nin belli bir dizgesi olmamasının felsefece güçlü mü güçlü nedenleri vardır. Her dizgenin kendi içinde sorgulanamayacak bir öncüller kümesine indirgenebileceğinisavunur: “Dizge kurma istemi .gerçekte bütünlükten yoksun olmanın bir göstergesidir”. Bütün sayıltılar sorguya çekilmelidir. Hiçbir dizge tek başına doğruluğu ortaya çıkaramaz; olsa olsa her dizge belli bir görüş ya da bakış açısı edinmek anlamına gelir. Bu nedenle kendimizi tek bir dizgeye hapsetmemeli, varolan çeşitli bakış açılarını dikkate almalıyızdır. Nietzsche hiçbir sonlu dizgenin içtutarlılığının asla kendi doğruluğunun garantisi olamayacağını ifade eder. Saldırısı bu anlamda bütünüyle öncüllerin sorgulanmasında gördüğü usdışı eksikliğine karşı çıkmasına dayalıdır. Ona göre bilim kişisel olmayan bitmiş bir dizge değil, aralıksız süren küçük ama yürekli denetimlerle donanımlı, tutku dolu bir araştırmadır. Kafasında düşündüğü “şen bilim” asla deneyden korkmaz; tasarladığı “iyi istenç” ise yeni kanıtları kabul etmek adına gerekirse önceki konumları terketmeyi göze alır.

Hegel ile Nietzsche’nin felsefesi arasında birçok ayrılık bu lunmaktadır. Hegel diyalektiğinde kavramların yetersiz olmasına bağlı olarak varılan çelişkiler daha yüksek düzeyde, daha yeterli bir kavrama ulaşılmasını sağlar. Bu süreç sürekli Mutlak yönünde bir diyalektik olarak kendisini yineler. Buna karşılık, Nietzsche’ de diyalektik kendi önünü kesen, kendi temellerini baltalayan bir süreçtir. Hegel her zaman sürecin sonunda varılacak bireşime,. erişilen bir öncekinden daha büyük birim üstüne vurguda bulunurken, Nietzsche’nin ilgisi “olumsuz” ve “birey”le sınırlıdır, Nietzsche’nin “olumsuz” üstüne yaphğı vurgunun bir sonucu, acı çekme ile acımasızlığa yüklediği büyük öneme bakarak görülebilir -kendini altetmenin olumsuz görünümü.

Nietzsche bu yüzden bireyle, onun kendini gerçekleştirmesine yönelik çabalarıyla oldukça ilgiliydi. Hegel’in tersine Nietzsche bir tarihçiden çok bir psikologdu. Bireyselliğe yaptığı vurgu onu sonunda iktidarı isteyen uçsuz bucaksız bir bireyler çoğulluğu anlayışına götürmüştür.

Bütün insanların eşit derecede iyi olma ve güzeli yaratma yetisi taşımadıklarını öne sürer. Doğa kimi insanlara diğerlerine göre çok daha iltimaslı davranmıştır. Sosyalizmi de demokrasiyi de yadsımasının en temel nedenidir bu.

Şimdi, Nietzsche’ nin gerek tarih felsefesinin gerek değerler kuramının temel bir noktasına dönmek istiyorum. Nietzsche’ nin başlıca varsayımlarından biri bengidönüş öğretisidir. Bu öğreti bütün herşeyin hiçbir koşula bağlı olmaksızın sonsuz bir biçimde yinelenmesi anlamına gelir.

Nietzsche’nin söz konusu düşünüşü, belli bir ilerlemeye, tasarıya ya da amaca bağlı olarak tarihe ya da yaşama anlam yüklemenin yadsınması üstüne kuruludur.

Nietzsche umutları gelecek çukuruna dolduran her türden inanca yukardan bakar. Deneysel olgular ona tarihin bir ilerleme öyküsüne konu olduğu inancını uyandırmaktan uzak görünürler: “İnsanlığın amacı zamanın sonunda yatmaz; bu amaç yalnız ama yalnız insanlığın en üst türlerinde mevcuttur.” (Zamansız Düşünceler.)

Bu görüşün tam tersine, dünyanın bütün somut görüntülerinde kendini gösteren bir Mutlak Tin olduğuna inanan Hegel, gerçekliğin kendisini barındırdığı çelişkiler içerisinde açığa vuracağım, sonunda Tin kendi bilincinin farkına varana dek gitgide yükselen düzeylerde bir gül gibi açacağını kabul etmiştir. Bütün felsefece idealizmler için bu görüş, insanlık kültürünün ve tarihinin bu salhk sürecin ancak bir bölümü olarak görülmesini zorunlu kılar. O nedenle siyasal kurumlar, sanat yapıtları ve toplumsal gelenekler genellikle tek bir içsel özün çeşitli dışavurumları olarak görülürler.

Hegel’ in dizgesinin idealizmini terk eden Marx tarihsel gelişimin maddesel yasaları üzerine yoğunlaşmışhr. Marx’ta Tinin yerini Ekonomi almıştır. Onun görüşünde ekonomik güçler, tarihsel gelişimin her bir aşamasını sıralayan toplumsal ilişkilerin tikel bir dizgesini belirlemekteydi. Böylece sınıf mücadelesi tarihsel gelişimin temel ilkesi haline geldi.

Yukarıdaki genel taslağı verme nedenlerimden birisi, pek çok düşünürün bu tür bir” erekbilgisel” Marxçılığa karşı çıkmasıdır. Fransız sağ kanadının “yeni felsefecileri” bu tür bir Marxçılığın, Marx’ı tarihsel yasalar bağlamında bilimsel bir kuramcı olarak anlamaktan çok onu bir kurtuluş öyküsü anlatıcısına dönüştürdüğünü dile getirirler. Bununla birlikte, söz konusu felsefeciler, bundan daha fazlasını da ‘söylemektedirler: Hegel’ den Gulag’ a doğrudan doğruya bir hat geçtiği savında bulunurlar. Aşamalar şunlardır: ilk başta, tarihin erekbilgisi anlamına gelen Mutlak Tin düşüncesinin Hegel tarafından icadı gelir. Sonraki aşamada Marx, maddeci terimlerle kavradığı tarih içerisine bu erekbilgisini yeniden yerleştirir. Son aşamada, erekbilgisel sürecin sonundaki çelişkinin ortadan kalkması (Stalincilik ile birlikte), katıksız güç içerisinde ayrımların yok olması anlamına gelir. Böylelikle Mutlak Tin tarih adına bir sivil polis olarak kapıyı çalar.

Post yapısalcılık ve postmodernizm-Madan Sarup s.133-136

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

2 Responses to Nietzsche Hegel’ e Karşı

  1. İnternette pek çok ankette Nietzsche’nin en iyi düşünür listelerinde ilk 10’a bile girememesini anlaşılmadığına bağlıyordum, oysa bence düşünceleri gerçeklerin dünyasında yeterince karşılık bulamadığı için ’’vasatın üstünde ama eksiksiz değil’’ seviyesinde kalmıştır. Nietzsche ve Stirner gibi düşünürlere sormak isterdim: ’’Bütün insanlar ölmüş olsa ve dünyada tek başınıza kalmış olsanız tüm gerçekliklerin üstünde gördüğünüz Ego’nun bir önemi olacak mıydı?’’ Bir anlığına bile olsa toplumu, realiteyi yok sayan ya da bireyi toplumdan tamamen koparan bütün felsefeler eksik değil midir? Kendini gerçekleştirmek için insanın her şeyden önce buna bir fırsatı olması gerekmez mi? Ben yerin altında bir maden ocağına insem ve yüzü gözü kapkara çaresiz işçilere Nietzsche’den alıntılar okusam, beni gerçekçi olmadığım için haklı olarak dövmek istemezler mi? Başka deyişle, sabah 7’de çıkıp akşam 7’de yorgun bir zihinle eve dönüp tüm enerjisini ve zamanını iğrenç bir iş hayatına, zengini daha zengin etmek için feda etmek zorunda kalsaydı Nietzsche tek bir kitap yazabilecek miydi? Özgür birey olmak için gereken otoritesiz zemini amaçlayan ideolojiler de dahil, tüm ideolojileri, siyasal isyan hareketlerini küçümseyebilecek miydi? Nietzsche bireye vurgu yaparken hakkını üç boyutlu veremediği için bireyi daha da değerden düşürmüş bir düşünürdür.

  2. bence; hegel, feuerbach, kierkegaard, spinoza, hume, kant, frued, descartes, platon, konfüçyüz ilk 11

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>